Sosyal Medya

Özel / Analiz Haber

Mesut Şimşek yazdı: Küreselleşmenin izdüşümü

Soğuk savaşın bitmesiyle birlikte dünyamız öncekinden çok daha farklı koşulları bünyesinde hazmetmiş, karmaşık bir ilişkiler yumağı ortaya çıkarmıştır. Yeni toplumsal koşulları, üretim ilişkilerini, teknolojiyi, enerji kaynaklarını, değer ve normatif varsayımları vb. içinde barındıran bu süreç tam olarak küreselleşme kavramıyla kendisini inşa etmektedir. Küreselleşme hemen her konuda değinilen bir konu olmasından dolayı geniş bir literatüre sahiptir. Bununla birlikte içinde barındırdığı karmaşık ilişkilerden dolayı da anlaşılması zor ve idrak edilmesi çaba gerektiren bir düzeye sahiptir.



Küreselleşme karşılıklı bağımlılık gibi ekonominin küreselleşmesi ve bilgi transferi gibi birçok işe yarar öğeyireferans alarak dünyayı daha güzel bir yer haline getirme iddiasının bir tezahürü olarak anılıyor. Oysakiarkeolojisinde yatan öğelere bakıldığında küreselleşmenin sanıldığı gibi olmadığı idraki açığa çıkacaktır.Bunun en bariz iki örneği yaratmış olduğu tekçi totaliter ahlak anlayışı ile bir silindir gibi geçtiği tüm yerlerde ortaya çıkarmış olduğu toplumsal eşitsizliklerdir. ZaytmungBauman, toplumda mevcut olan eşitsizlikleri küreselleşmenin daha fazla derinleştirdiğini ifade ederek, avantajlı grupların daha fazla ayrıcalık elde ettiklerini ve sisteme entegre olamayan grupların ise yıkıcı zorluklarla karşı karşıya kaldıklarını ifade etmektedir. Bilindiği gibi küreselleşme, mahiyetinidünyanın olabildiğince küçültülmesi üzerine kurmaktadır. Böylelikle insanlar, mekan ve zaman olgusundan kurtulacak ve küreselleşmenin nimetlerden eşit oranda yararlanacaktır. Fakat, küresel düzen karşısında yerelliğin daha da zor koşullara itildiği ve yerellik yandaşı grupların zorlu yaşam standartlarıyla karşılaştığı görülmüştür. Toplumsal eşitsizliklere ek olarak küreselleşmenin ortaya çıkardığı tekçi totaliter ahlak anlayışı ise sisteme entegre olamayan grupların daha fazla kendilerini koruma güdülerini harekete geçirmelerine neden olmuştur.
Totaliter ahlak anlayışı, kültürel hegemonyasını da yanına alarak bir yönüyle küreselleşmenin yeni bir düzen kurma umuduna işaret etmektedir. Küreselleşmenin bu niyet göstergesi, uygulamaya konulduğunda istenildiği şekilde bir kazanım elde edememiştir.Çünkü sınırlarını ve anlamsal derinliğini kendisinin tayin ettiği,özgürleştirici görünen bir yaşam tarzını enjekte etmektedir. Bu durum ise anlaşıldığı üzere jakoben mantığı içerisinde gizlemektedir. Jakoben mantık, birçok durumda insanlarda sancı yapan özgüller yaratmıştır. Bu özgüller en temelde etnisite ile refereedilenlerlerdir. Son 20 yıldır İtalyan siyasetinde aktif rol oynayan Kuzey Ligi’nin ( LegaNord ) küreselleşmeye bakış açısı bize bu konuda önemli bir örnek olmaktadır. LegaNord, inşa edilmek istenen küresel köy projesinin çeşitlilik ve özerkliği ortadan kaldırmayı hedefleyen yeni bir ırkçılık olarak değerlendirmektedir.Bu yönüyleetnisite odaklı kültürel öğelerinin küreselleşme karşısında aşındığını hisseden insanlar, hem kendi kültürlerinin yaratmış olduğu baskıya hem de küreselleşmenin getirdiği ahlak anlayışının baskısına maruz kalması,geleneksel olan ilepost-modernparadigma arasında kalarak, insanın kendisine ve toplumuna karşı yabancılaşması gibi çeşitli varoluşsal acılar meydana getirmektedir.
 
Yabancılaşma tezahürüne sebebiyet veren bir diğer unsurda yine küreselleşmenin ortaya çıkarmış olduğu ‘Hareket’ kavramıdır.Küreselleşme, bireylerin yaşadıkları ve bağlı oldukları mekana meydan okumuştur. David Harvey’inde Zaman/Mekan sıkışması olarak adlandırdığı bu görüşte Mekân,  bireyleri ve toplumları sabit kılan önemli bir maddeyken; küreselleşmeyle birlikte gelen hareket etme kolaylığı, mekânın bağlayıcı etkisini ve ehemmiyetini creativedestruction dediğimiz yaratıcı tahrip ile büyük ölçüde sığlaştırmıştır. Gelişen teknolojiyle iletişim ağlarının gelişmesi, iletişim maliyetinin azalması ile insanların hızlı bir şekilde teknolojiyle senkronize hale gelmesi de zaman/mekan sıkışmasına zemin hazırlamıştır. Bilindiği gibi mekandüzen yaratır ve mekanın yok oluşu demek, düzenin büyük oranda yıkılması anlamı taşımaktadır.
 
***
Küreselleşmenin en temel izdüşümü, ulus ötesinde yaratılan ve tüm dünyayı hedefleyen siyasal, sosyal ve ekonomik bir düzen yaratmaktır. Bu durum ise en temelde militer akla hizmet etmektedir.Tarihin Sonu teziyle Liberalizmin zaferini ilan eden Francis Fukuyama,kültürel farklılıklara saygılı olan liberal değerlerin tüm dünyaya yayılması gerektiğini ifade ederken,küreselleşmenin totaliter ahlak anlayışını ve farklı kültürel değerleri iğdiş etiğini gözardı etmiş olabilir. Zira küreselleşme ideolojisi dünyanın kültürel çeşitliliğini, ekonomik piyasaların genişletilmesi ve bu sürece eşlik eden hayat tarzının yaygınlık kazanmasıyla tedrici olarak azaltmaktadır.Ancak Ulus ötesinde dayatılan bu gelişmeler, varolan sorunları çözmek yerine giderek arttırmıştır. Çünkü pek çok kişi ve grup kendi özgün kimliklerini enerjik bir şekilde savunmaktadırlar. Bu durum birbiriyle bağlantılı bir çok  girdi-çıktılara sahip olmuştur. Küreselleşme ve modern liberal anlayışlabirlikte hayat bulan çokkültürlülükkavramsallaştırması bunlardan biridir. Avrupa Birliğinin ortaya çıkmasıyla birlikte ulus-devletlerin ana düzenleyici referans çerçevesinin geri plana itildiği fikri, farklı grupların kültürel özgünlüklerini, farklı tarzlarını tanınması talebini teşvik eder görünmektedir. Görünen çeşitliliğin bir diğer kaynağı ise Avrupa dışı ülkelerden ve sayıları gün geçtikçe artan göçmenlerdir. Genel olarak, bu göçmenler, otokton ahaliden pek çok açıdan farklılaşan kültürel ve dini arka plana ve hayat tarzına sahiptirler. 
 
Göçmenlerin ve çocuklarının batı toplumlarına ekonomik ve toplumsal entegrasyonu son yirmi yıldır ilerlemediği fikri akademi dünyasında geniş ölçekte kabul görmektedir. Böylelikle bu yeni duruma karşı Batı demokrasilerinde ve akademik çevrelerde toplumun adapte olabilme arzuları ve fırsatlarına dönük siyasi ve entelektüel bir tartışma başlamıştır. Yaşanan tartışmaların çıktılarına bakıldığında göçmenlerin kabul edildikleri toplumun kültür ve kuramlarınca asimile etmeye dönük politik baskıları, göçmenlerin kollektif kimliklerine karşı saygısızlık olarak addedilmiştir. Bu doğrultuda toplumun çokkkültürlü veya çok etnikli yöne kayması gerektiği ifade edilmektedir. Tüm kültürlerin eşit olduğu tezine katkıda bulunan çıktılarçokkültürlülüğün anlam kazısına bakıldığında anlamını yitirmektedir.
 
Çünkü, tüm kültürlerin eşit olduğu tezi, Avrupa’nın nazarında tarihsel süreci de içine alarak değerlendirildiğinde büyük bir paradoksu ifade etmektedir. 19. Ve 20. Yüzyılın başında Avrupa düşüncesi, toplumlar ve kültürlerin bu dünyada, evrim merdiveninin farklı basamaklarına bağlı olarak konumlanabileceği argümanına dayanan sosyal ve kültürel evrim fikriyle aşılanmıştır. Bu düşünce tarzında yüksek evrim seviyesini temsil eden batı kültürleri, sonuç olarak daha düşük kültürlere ait kişileri uygarlaştırma hakkına sahip olduklarını düşünmektedirler. Bu evrimcilik anlayışına bağlı olarak ırkçı teoriler, daha yüksek ve daha düşük halkların farklı genetik miraslarından kaynaklanan kültürlerin eşitsizliği fikrini esas alırlar. Özellikle ikinci dünya savaşından sonra ciddi anlamda tepki toplayan bu anlayış soğuk savaş sonrası dönemde tekrardan canlanmıştır.
 
***
 
Kültürel hiyerarşi anlayışı etik dışı kabul edilse de küresel ideolojinin tezahürü olan ulus-üstü kurumların gölgesindeki Avrupa da ve daha birçok bölgedeciddi anlamda zaafa uğramaktadır. Zira etkinleşen ve son Avrupa Parlamentosu seçimlerinde de görüldüğü üzere daha fazla güçlenen sağ popülist hareketler bunun en açık göstergesidir. Sağ popülizmin nativist ve dışlayıcı karakteri çokkültürlülük fikrinin alanını daraltmaktadır. Oluşturmuş olduğu halk tanımına uygun düşmeyen kesimleri düşman ve tehdit olarak görerek yabancı düşmanlığını beslemektedir.
 
Avrupa’daki sağ popülist hareketlerin nativist ve dışlayıcı karakteri kozmopolit toplumdan yeni bir ulus inşa aşamasına daprojekte edilmektedir. Ve bu sayede milliyetçilikle entegrasyonu sağlanmaktadır. Belirtilmemiz gerekirse Popülizm Avrupa da milliyetçilikle birlikte anılmakta ve ikisini bir araya getiren kavramlar türetilmektedir. CasMudde 1989’dan beri Avrupa’daki sağ popülist ve radikal eğilimlerin milliyetçi/nativist unsurlar barındırdığını ifade etmektedir. Sol görüşlü partiler de bile milliyetçi özellikler gözlemlenmekte ve bu yüzden de popülizm ve milliyetçilik arasında bağ oluşmasının şaşırtıcı olmadığını ifade etmektedir. 
Popülizmi söylem tarzı olduğunu ve ulus inşa etmede araç olarak kullanıldığını ifade edenler ayrıca milliyetçiliğinde temel işlevinin ulus inşa ettiğini söylemektedirler. Bu inşa sürecinde vurgu, üzerinde yaşanılan toprak parçasının kutsallığı, o toprak parçasının üzerindeki egemenliğin gücü, ortak tarihi kültür mirası gibi kavramlardır. Bu kavramlar yüceltilmekte ve karşı çıkanlar tehdit olarak algılanmaktadır. Popülizmden ayrıldığı nokta ise popülizm toplumdaki tehdit edici unsurları seçkinler olarak belirlemekte ve karşısına saf, yoksul ve ezilmiş halkı konumlandırmaktadır. Fakat milliyetçilik ulusa ait kader birliğidir. Ve bu birliğin bütünlüğünü içte ve dışta tehdit edenler düşman olarak görülmektedir. Milliyetçilikte halk diğer uluslara karşı farklılığıyla inşa edilirken popülizmde halk seçkinlere karşı inşa edilir. Avrupa’daki öteki karşıtı ve milliyetçi söyleme sahip partiler için popülizm onları otoriter ve nativist özelliklerden sonra tanımlayan ideolojik bir özellik olabilir.
 
***
 
Şüphesiz küreselleşme bir çok girdi-çıktıya sahiptir. Yarattığı yeni üretim ilişkileri, kapitalist sistemle konsolidasyonu, kültürel alandaki hakimiyeti ve tetiklediği popülist hareketler,çokkültürlülüğün gün geçtikçe değerini yitirmesi, en temelde küreselleşmeye ve modern liberalizme karşı duyulan tepkilerin bir tezahürüdür. Popülizmin küreselleşmeye ve modern liberalizme verilen tepkiyi yakıt olarak kullanması ve nativist refleksleri, dışlayıcı karekteristiğini gün yüzüne çıkarmaktadır. Güçlenen sağ popülizm ise sadece toplumların egemen iktidar ilişkilerini kabullenmesi ve olası toplumsal direnç mekanizmalarının kırılmasına yarayan bir egemenlik aracı değildir.Aynı zamanda Çekirdek Avrupa egemenleri tarafından AB’nin çeperini demokrasiden arındırılmış bölge hâline dönüştürme aracı olarak kullanılmaktadır. Bilhassa Doğu Avrupa’daki AB üyesi ülkelerde sağ popülist parti ve hareketlerin doğrudan veya dolaylı destekleriyle iktidara gelen hükümetler, anayasa değişiklikleri, basın ve ifade özgürlüklerinin kısıtlanması, milliyetçi ve ırkçı politikalarla oluşturdukları otoriter rejimlerle neoliberal dönüşümü hızlandırıyor. Ve nihai olarakKüreselleşmenin etki alanı genişledikçe, popülizm nativist karakterli otoriter rejimleri destekleyip demokratik meşruiyeti son derece şüpheli hükümetlerle, Avrupa’nın neoliberal ve militarist dönüşümünü tamamlamak istemektedir.
 
KAYNAK: DÜŞÜNCE MEKTEBİ

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.