Sosyal Medya

Makale

İslamcılık ideolojisinde egemenlik ve devlet-2

Batı Avrupa’da Kamusal Alanın ve Siyasal Bir Özne Olarak “Politik İnsan”ın Doğuşu; Burjuvanın Değiştirici Gücü:

Kara Avrupa’sında ticareti ve dolaysıyla kent yaşamını canlandıran tüccarlar oldu. Yabancı olmaları onlara görece bir üstünlük sağlıyordu; feodalin yerel kanunlarından azade oluşları, kilisenin karşı çıkmasına rağmen önceleri el altından yapılan sonraları aşikâr hale gelen ticaretin nemasından faydalanan yerel yöneticilerin çoğalması, büyük toprak sahiplerinin fazla ürünlerinin değerlendirilmesi, farklı ürünlerin pazar yerlerinde boy göstermesi ile birlikte lordun Pazar yerinin dolayısıyla kentinin bir cazibe merkezi haline gelmesi tüccarı vazgeçilmez bir unsur haline getirmişti.

 

Lordun tüccara verdiği imtiyazlar onun bir yabancı olmasından kaynaklanıyordu. Bir yabancıya verilen imtiyaz siyasala ait bir imtiyaz veya bir yetki paylaşımı değildi. ‘Şehir hukuku ya da şehirlerde yaşayanların elde ettikleri ayrıcalık ve özel hakların bütünü, güçlenen ve giderek burjuvaziye dönüşen tüccarlar sınıfında görülen ilerlemelere paralel olmuştur. Başlangıçta jus mercatorum olarak tanınan ticaret hakları bir grup insanın hukuku olarak ortaya çıkmıştı ve mevcut şehir düzeni ile bir ilişkisi yoktu. Tüccarlar arasında kullanılan bazı görenek ve kurallardan ibaretti. H. Pirenne’e göre tüccarların bu hukuku yavaş yavaş burjuva hukukuna dönüşecektir. Başlangıçta o dönemin şehir sayılabilen yerleşme yerlerinde geçerli olan hukuk kuralları çok farklı idi. Bir kısım insan özgür bile değilken, bazıları devlete, bazıları ise feodallere bağlı yasal yükümlülükler altında yaşıyorlardı. İnsanın insan üzerindeki mülkiyet hakkı olduğu salt tarım uygarlığının ürünü olan bu hukukun yeni hayat düzeni ile uyuşması mümkün değildi. Bu durum karşısında tüccarlar ve ailelerinin özgür olması gerekmektedir.’[1]

Tüccarın kenti bir ticaret merkezi haline getirmesi, orada sanayinin gelişmesine de neden oldu. Endüstriyel hareketlenmenin amili olan imalatçı unsurlar da tüccar gibi yabancılardı ve tüccardan sonra kentlere gelip yerleşmişlerdi. Kendi kendine yeten tarımsal bir örgütlenme içinde kendilerine yer bulan esnaf ve zanaatkârlar da bu tarımsal örgütlenmeye uygun hareket ediyorlardı. Loncalar etrafında örgütlenen zanaatkârların üretimleri ihtiyaca göre ve ihtiyaç kadardı. Lordun tarıma dayalı üretim yapan küçük imalatçısı ile kale ve kale şehrini inşa eden, bakım ve onarım faaliyetlerini deruhte eden bağımlı zanaatkârı, kentlerdeki yeni endüstriyel hareketlenmenin dışındaydılar ve yeni imalatçı kitle dışarıdan geliyordu.

Tüccar ve tüccara bağlı olarak gelişen şehirler gittikçe kalabalıklaşıyordu. Bu durum kır kent ayrımını kalın çizgilerle belirginleştirirken aralarında sıkı bir ilişkiyi de geliştiriyordu. ‘Hiçbir uygarlıkta, kent yaşamı, ticaret ve sanayiden bağımsız olarak gelişmemiştir. Ne antik çağda ne de modern zamanlarda bu kuralın dışında kalan bir durum olmamıştır. İklim, halk ve din ayrılıkları, bu bakımdan tıpkı çağların ayrılıkları gibi önemsizdir… Bu evrensellik, zorunlulukla açıklanmaktadır. Gerçekten, bir kent grubu, ancak yiyecek maddelerini dışarıdan getirerek yaşayabilir. Ancak, bu dış alımın, buna denk düşen ya da bununla eş değerdeki mamul ürünlerin dış satımıyla dengelenmesi zorunludur. Böylece, kentle çevresindeki kırsal bölge arasında sıkı bir karşılıklı hizmet ilişkisi kurulur. Bu karşılıklı bağımlılığın sürdürülebilmesi için ticaret ve sanayi vazgeçilmez ögelerdir; sürekli bir alışveriş sağlamak için birincisi, değişim amacıyla mal sağlamak için de ikincisi olmasaydı, kent yok olup giderdi… Kentsel ekonomiden daha eski olan kırsal ekonomi, kentsel ekonomi ile yan yana varlığını sürdürmüştür; biri, ötekinin gelişimini engellememiştir.’[2]

Pirenne, kent ve kır ilişkisindeki bu evrenselliğe rağmen, Batı Avrupa’daki kentlerin oluşum ve gelişimlerinin kendine has bir görüntü çizdiğini söyler. Ortaçağ Avrupa’sındaki kentlerin özellikleri birbirlerinden tek tek farklıydı ve süreç de tek tek ve oldukça farklı işlemiştir. Bununla beraber konunun açıklığa kavuşturulması için bir genelleme yapmanın ihtiyaç olduğunu belirtir. İlkel burjuvaziyi temsil eden tüccarların kentlerde yerleşmeye başlaması ve ardından tarım dışı bir manifaktür faaliyetinin oluşumu bir orta sınıf meydana getirmişti.

Burjuvanın mal dolaşımına yönelik özgürlük talepleri, bağımsız yerel siyasal birimler olan feodallerin toprakları üzerinden geçen ticari metaya gümrük uygulamaları, tüccarın kârını eritmesi ile yakından ilgiliydi. Burjuvanın bağımsız yerel siyasi birimlere karşı özgürlük talepleri, çetin mücadeleler ile üniter bir devlet anlayışının doğuşunun zeminini oluşturmuştur. ‘Kentlerin doğuşu, Batı Avrupa’nın tarihinde yeni bir dönemin başlangıcını belirtmiştir. O zamana değin toplum yalnızca iki etkin düzen tanımıştı: rahipler sınıfı ve soylular. Orta sınıf onların yanında yerini alarak toplumsal düzeni tamamlamış, daha doğrusu, bu düzende son bir düzeltme yapmıştır. Bundan böyle toplumsal düzenin yapısı değişmeyecekti; kendisini oluşturan tüm öğelere sahipti; yüzyıllar boyunca uğrayacağı değişiklikler ise, dar anlamda, alaşımın içindeki farklı bileşimlerden başka bir şey değildi. Rahipler sınıfı ve soylular gibi, orta sınıf da ayrıcalıklıydı. Belirli bir yasal topluluk oluşturuyor ve sahip olduğu özel yasa, hâlâ nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan kırsal bölgelerde yaşayan yığınlardan onu soyutluyordu. Gerçekten, daha önce de görüldüğü gibi, orta sınıf ayrıcalıklı durumunu bozulmadan korumak ve bu durumdan doğan yararları kendisine saklamak zorundaydı. Özgürlük, orta sınıf anlayışına göre, bir tekeldi… Bununla birlikte, özgürlük düşüncesini her yerde yayma ve bilinçli olarak istemeksizin, kırsal sınıfların yavaş yavaş özgürleşmesinde araç olma görevi bu orta sınıfa ayrılmıştı.’[3]

Kent gruplarının oluşması ve pazarların canlanması, kırdaki ekonomik örgütlenmeyi alt üst etti. Ticaretin canlanmasından önce, efendisinin hakkını verecek ve kendisine yetecek kadar üretim yapan kır işgücü, ürünlerinin uluslararası ticarete konu olacak bir şekilde pazarlarda artık para ettiğini görünce daha fazla üretmeye başladı. Kır işgücü, lordunun değişmez oranlı hakkını verdikten sonra kendisine hatırı sayılır bir nema kaldığını görünce, tarım yaptığı toprakları genişletmeye başladı. Lord da kendisine akan bu zenginliği görünce eli altındaki toprakları hızla tarıma açtı. Her geçen zaman içinde yeni kasabalar kuruluyor, etkin bir tarım yapılarak servete dönüştürülüyordu. Önemli bir fark vardı; bu yeni kasabalar özgür kasabalardı. ‘Böylece, eskisinden bambaşka yeni bir köylü tipi ortaya çıktı. Eski köylülerin belirleyici niteliği kölelikti; yeni köylüler ise özgürdüler. Üstelik kasabalar aracılığı ile kırsal bölge örgütüne iletilen ekonomik tedirginliğin yol açtığı bu özgürlük, kentlerin özgürlüğünü örnek almıştı. Bu yeni kasabalarda oturanlar dar anlamda kırsal kentsoylulardı… Bu kasabalar yasal kuruluşlar olup, kent kurumlarından esinlendiği açıkça görülen yerel özerkliğe sahiptiler.’[4]

Toprağın geçimlik bir güvence olmasının dışında, zamanına göre müthiş bir zenginlik doğurabileceğinin anlaşılması ve bu zenginlikle birlikte biriken nakit paranın da para kazanabileceği gerçeğinin anlaşılması, geleneksel toplumsal örgütlenmeyi anlamsızlaştırarak yeni bir toplumsal örgütlenmeye geçilmesine yol açmıştır. Ticaretin uğramadığı iç bölgeler henüz köleliği yaşarken, ticaret ve sanayi ile ortaya çıkan orta sınıfın meydana getirdiği özgürlük, zenginliği beraberinde getirmişti.

Feodalin kasasına akan nakit para, geleneksel örgütlenmeyi sarsmaya başlamıştı. Kilisenin görevlileri haricinde ortaya çıkan prenslerin memurları, yeni bir idari örgütlenmenin habercisiydiler. ‘Belki de feodal devletin en çarpıcı niteliği hemen hemen hiç maliyesinin olmayışıydı. Bu devlette paranın hiçbir rolü yoktu. Prensin topraklarından elde edilen gelir yalnızca onun kendi kesesini dolduruyordu. Kaynaklarını vergi yoluyla artırması olanaksızdı. Prensin mali bakımdan yoksulluğu, gerektiğinde değiştirilebilen ve kendilerine ücret ödenen kişileri işe almasını da önlüyordu. Görevliler yerine, yalnızca kalıtım yoluyla değişen vasalları vardı; bunlar üstündeki yetkisi de, kendisine karşı içtikleri bağlılık andı ile sınırlıydı… Onüçüncü yüzyılda icra memurlarının ortaya çıkması, bir prensin gerçek bir kamu yönetimi kurmasına ve hükümranlığını zamanla egemenliğe dönüştürmesine olanak verecek siyasal gelişimin ilk belirtisi oldu. Çünkü, bunlar kelimenin tam anlamıyla memurdular. Emeklerinin karşılığı, toprak bağışı yoluyla değil, ücretle ödenen, sırasında görevden alınabilen bu memurlarla yeni bir hükümet tipi ortaya çıkmıştır’.[5]

Habermas, ‘kamu’ kavramının genel geçer ve üzerinde oydaşılmış bir tanımının bulunmadığını söyler. Kamu kavramının bir tanımdan ziyade, bir betimlemeyi barındırması, genel geçer bir kamu tanımını zaten mümkün kılamamaktadır. Ayrıca betimlemenin özü gereği geniş bir perspektif bakışı mümkün kılmasına rağmen nihayetinde bir ‘aktarım’ olduğu için ‘indirgemeci’ bir mahiyet taşıdığını sürekli akılda tutmak gerekiyor. Hebermas, burjuva kamu modelinin için ilk sınırlarını çizerken kamusal ve kamu kavramlarının birbirleriyle uyuşmayan çeşitli anlamları olduğunu söyler ve bu uyuşmayan kavramsallaştırmaların ‘birbirleriyle bulanık bir ilişkiye girdiklerini’[6]belirtir. Habermas kamusalı, özel/kapalı alan ve açık alan kavramsallaştırmaları üzerinden ‘aleniyetle’ ilişkilendirir. ‘Geleneksel toplumdaki segmentasyonlarda bulunan kapalı dünyalar on yedinci yüzyıldan itibaren giderek umumun ortak yaşam alanında aleniyet kesbetmekteydi. Aristokratların malikânelerinde, emekçi sınıfın izbe mahallelerinde dışa kapalı dünyalar aleniyet kazanmakta ve sır perdesi aralanan açık bir toplum ortaya çıkmaktaydı. Kamusal yaşam sadece aleniyet kazanmakla yetinmemekte, aynı zamanda giderek artan bir dinamizm de kazanmaktaydı. Sosyal yaşamın renkliliği ve ortak yaşamın genişleyen alanı aile ve kapalı cemaat içindeki duygusal ilişkiler etrafında gelişen özel yaşam alanını giderek daraltmaktaydı.’[7]

Berman, varsıl kesimlerle yoksul kesimleri birbirinden ayıran yalıtılmış mekânların, şehirlerde hep var olduğunu söylemektedir. Bu iki kesimin var olduğu, kamusal alanda “hayatların aleniyet” kazanması ile ancak görünür olmuştur demektedir. Modernizm ile birlikte bu iki yalıtılmış kesim yüz yüze gelmişlerdir. Berman, bu yüz yüze gelişi “çıplaklık, çıplak kalma, yüz yüze gelmeyi önleyen aristokrasinin örüntülediği koruyucu hâlenin kaybedilmesi” kavramları ile açıklar. ‘Marx işçi sınıfının bağdaşamayan insanlarının “yaşamlarının gerçek koşulları ve diğer insanlarla olan ilişkileriyle yüz yüze gelmeye” zorlandıklarında onları yıkan soğuğu alt etmek için bir araya geleceklerini ummaktadır. Kuracakları birlik yeni bir komünal hayata yakıt olabilecek bir kollektif enerji yaratacaktır. Manifesto’nun asli amaçlarından biri de soğuktan çıkış yolunu göstermek, komünal sıcaklığa duyulan ortak özlemi beslemek ve yoğunlaştırmaktır. İşçiler keder ve korkudan ancak benliğin en derin kaynaklarıyla bağlantı kurarak kurtulabilecekleri için, benliğin güzellik ve değerinin kollektif olarak tanınması yolunda mücadeleye hazır olacaklardır. Onların komünizmi, geldiği zaman, bir yandan giyeni sıcak tutarken bir yandan da onların çıplak güzelliğini sergileyen bir tür saydam giysi gibi görünecek, böylece hem kendilerini hem de başkalarını en geniş biçimde tanıyabileceklerdir.’[8]

Berman, kentsel mekânlarda yüz yüze gelmeyi sürdürüyor; modern imparatorlukların kentleri modern zamanlara uygun bir tasarım ile değiştirme ve yeniden inşa etme iradelerini ve sonuçlarını aktarıyor. ‘… III. Napoleon’u imparatorluk kararnamesiyle yetkilendirilmiş olan Paris ve civarı Valisi E. Haussmann Ortaçağ’dan kalan eski şehrin bağrında muazzam bulvarlar ağı oluşturuyordu. Napoleon ve Haussmann, yeni yolları kentin dolaşım sistemindeki atardamarlar olarak tasarlamıştı. Bugün orta malı olmuş bu imgeler 19. Yüzyıl kent yaşamında bir devrimi ifade ediyordu. Yeni bulvarlar trafiğin şehir merkezinden akmasını sağlayacak ve bu nedenle bir uçtan bir uca uzanacaktı (o zaman için Don Kişotça ve akıl almaz bir girişimdi bu.) Buna ilaveten kenar mahalleleri temizleyecek, karanlık ve boğucu iltihaplı yığınlar arasında “nefes alacak yer” açacaklardı… Bulvarlar merkezi pazarları, köprüleri, kanalizasyon, suyolları, opera ve kültür saraylarını ve büyük bir parklar ağını da içeren geniş bir kentsel planlama sisteminin sadece bir parçasıydı. Haussmann’ın en çarpıcı ve ünlü izleyicisi Robert Moses 1942’de şöyle yazıyordu: “Adım adım büyük ölçekli modernizasyon sorununu ilk kavramış olan Baron Haussmann’dır.” Yeni inşaatlar yüzlerce binanın yıkımına yol açtı, binlerce insanı evlerinden etti, yüzyıllardır varlığını sürdürmüş mahalleleri tümüyle yok etti. Ama şehrin tümünü, tarihte ilk kez tüm sakinlerine açtı. Artık, sadece mahallelerde değil mahalleler boyunca hareket etmek mümkündü. Yüzyıllardır birbirinden yalıtılmış hücreler halinde yaşayan Paris, artık birleşik bir fiziksel ve insani mekân oluyordu.’[9]

Kamu kavramının ortaya çıkışı, aristokrasinin ve ruhban sınıfının tekelinde bulunan yönetsel aygıta, ‘üçüncü sınıfın’ dâhil olma iradesini göstermesi ile gerçekleşmiştir. Dolayısıyla kamusallık modern bir kavram olup, modern olana aittir. ‘Burjuva toplumunda kamu, kendisini ilkin kamusal topluluk olarak bir araya gelmiş özel şahıslar suretinde ortaya koyar. Özel şahıslar, hükümetin düzenlemelerine tabi olan kamuoyunu, kamusal erke karşı vakit geçirmeksizin sahiplenerek; bu erkle, esasen özelleşmiş olan ama kamusal bakımdan da önem taşıyan mal dolaşımını ve toplumsal emekle ilgili genel kurallar konusunda hesaplaşmaya koyulurlar. Bu siyasal mücadelenin, kendine özgü, tarihsel olarak benzeri olmayan bir aracı vardır: kamusal akıl yürütme (usavurum, muhakeme).’[10] Habermas, aristokratik otoritenin temsil edildiği devletle dolaysız bir ilişkiye giren şirketleşmiş sermayeyi bu süreçte yok sayar. Aristokrat olmayan sermayenin dolaysız bu ilişkisi, burjuva kamusunun oluşumu için bir araya gelmiş özel şahıslar grubu dışındadır. Asıl olan; ‘…o zamana dek ev ekonomisinin çerçevesi ile sınırlanmış faaliyetler ve bağımlılıklar, evin eşiğinden kamunun ışığına…’[11] Çıkmasıdır. Habermas evin eşiğini atlamış bu özelleşmiş iktisadi faaliyetlerin artık kamuya mal olduğunu söyler. Yaşamlar gibi iktisadi faaliyetler de aleniyet kazanmıştır. Toprağa ve loncalara bağımlı kapalı devre bir üretim anlayışının kapitalist bir mahiyet ile değişime uğraması, mal ve hizmet dolaşımının her türlü kayıttan azadelik talebi, kamuya mal olmuş iktisadi faaliyetlerin bir ‘toplumsallık’ meydana getirmiş olması, burjuva kamusunun oluşumunun etkenleridir.

Habermas, burjuva kamusunun oluşumunda okuma ve tartışma toplantılarını önemli görür. Kamuoyunun oluşumunda bu okuma ve tartışma ortamlarının etkili olduğunu kayıtlar. Önceleri devlet erkine bağlı yayın organları olarak çıkan gazetelere özel muhalif kişilerin sahip olması ve yaygınlaşmasını burjuva kamusunun gelişmesinde ve kökleşmesinde diğer bir itici güç olarak görür. Gazetelerde boy gösteren siyasal dil gittikçe etkinleşerek siyasal talepler haline gelecektir.

‘Siyasal işlevi olan bir kamu, ilk olarak 18. Yüzyıl döneminde İngiltere’de ortaya çıkar. Devlet erkinin kararlarını etkilemek isteyen güçler, taleplerini bu yeni forum nezdinde meşrulaştırmak için, akıl yürüten kamusal topluluğa yönelirler. Bu praksis ile bağlantılı olarak, zümre (lonca) meclisi modern bir parlamentoya dönüşür; şüphesiz bütün yüzyıl boyunca devam eden bir süreçtir bu.’[12] Habermas ilk önce İngiltere’de başladığını söylediği kamunun siyasal işlevinde, gazeteler, toplantılar şeklinde başlayan kamuoyunun oluşumunun, siyasal muhalefetin akıl yürütme araçları haline getirildiğini söylemektedir. İngiltere’de tacın yanına getirilmiş olan parlamentoda hükümet erkinin etkilenmesi yönünde halkın sesi olmak, halkın sesine kulak vermek ve halkın sağduyusuna güvenmek olarak sıkça serdedilen kamuya yapılan atıflar nihayetinde yarışmacı ve genel oya dayalı bir seçimle iş başına gelen iktidarlar ile demokratik bir siyasal yaşamı meydana getirmiştir.

‘Fransa’da da, lakin ancak 18. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren, siyasal akıl üreten bir kamusal topluluk ortaya çıktı. Bununla beraber, Devrimden önce bu kamusal topluluk, kendi dinamiklerini, dönemin İngiltere’sinde olduğu gibi etkili bir şekilde kurumsallaştıramadı. Sansürün onayı olmaksızın tek bir satır basılmamakta, siyasal gazetecilik gelişememekte, peryodik basın bir bütün olarak cılız kalmaktaydı… Eksik olan, sadece gelişmiş bir siyasal gazetecilik değildi; ayrıca böyle bir basının etkisi altında yavaş yavaş halk temsilciliğine dönüşebilecek bir zümre meclisi de yoktu; Genel zümre meclisleri 1614’ten beri toplantıya çağrılmıyordu. Mevcut parlamentler (parlömanlar), yani esasında Kral’a bütünüyle bağımlı olmayan yegâne siyasal güç konumunda olan yüksek mahkemeler; burjuvanın zirveleri değil, burjuvalaştırılmış ara iktidarları cisimleştirirler; o da mutlakiyetçi yönetimin merkeziyetçiliği karşısında tutunabildikleri ölçüde. Nihayet bu tür kurumlar toplumsal temelden de yokundular. Hükümdarlık yönetimi altında, genel olarak ticaret ve sanayi ile uğraşan burjuvalar değil; spekülatörler ve bankerler, tacir imalatçılar, büyük tüccar ve mültezimler, ulusun zenginliğini elinde toplayan burjuvazi haline geldiler. Fakat bunlar, siyasal açıdan ulusun kaderi üzerinde etkide bulunamıyorlardı; İngiltere’de olduğu gibi, soyluluk ve yüksek bürokrasi ile birleşip, sağlam bir itibara dayanan ve sermaye yaratan sınıfların çıkarlarını Krala karşı siyasal açıdan da savunabilecek türdeş bir üst tabaka oluşturmuyorlardı… Burjuva kültürü salt ideoloji değildi. Özel şahısların salonlarda, klüplerde ve okuma topluluklarındaki akıl yürütme faaliyetleri üretim ve tüketim döngüsüne, hayati mecburiyetlere dolaysızca tabi olmayıp, hayati mecburiyetlerden özgürleşme şeklindeki Helenistik anlamda “siyasal” karaktere salt edebî biçimi (öznelliğe dair yeni deneyimlerin anlaşılır kılınması) içinde dahi sahip bulunduğundan; daha sonra ideolojiye indirgenen fikrin, yani insanlık fikrinin oluşumu burada mümkün olabildi. Zira mülk sahibinin biyolojik/tabii şahısla yani insanla özdeştirilmesi, özel alanın kendi içinde, özel şahısların hayatlarının bireysel yeniden üretimi yararına yürüttükleri işler ile özel şahısları kamusal topluluk olarak birleştiren ilişkiler arasında bir ayrım yapma şartına dayanır. Fakat tam da bu eşik, edebi kamu tüketim alanına intibak ettiği ve oranda düzleşmiş olur.’[13]Habermas’dan yapılan bu uzun alıntıdan da anlaşılacağı üzere, burjuva kamusunun siyasal işlevi, billurlaşmış bir siyasal işlev olmak zorundadır. Bu zorunluluk, Habermas’da burjuvayı soyut bir alana çeker. Burjuva ve burjuva kamusunun soyutluluğu aynı zamanda kamusalı ideolojik bir kutuplaşmanın ve çıkar temelli bir çatışmanın alanı yapar.

‘Livre Rouge, bütün hükümetçe bağışlanmış iratların listesini içeren bir kırmızı kitaptı. Sayfaları arasında bir berber olan Ducrest’in de adı vardı. Niçin yılda 1.700 livre irat bağışlanmıştı ona? Çünkü Kont d’Artois’nin kızının berberiydi. Kızının, yapılacak saçı bile çıkmadan bebekken ölmüş olması hiçbir değiştirmiyordu. Ducrest iradını kullanıyordu… Gelir gideri düzenleyeceğine, gider geliri belirliyordu. Gelişigüzel, düşüncesizce harcama daha büyük miktarda para toplayacak şekilde vergilendirmeye yol açıyordu.’[14]Ruhban ve laik soylular; üretmeden tüketenler sınıfı. Üçüncü sınıf; üretenler ve ürettiklerine soylular tarafından el konulanlar.

 

Sombart, bu iki sınıfın zorunlu ilişkilerinin değişiminden yola çıkarak burjuvayı ve kapitalizmi çözümlemektedir. Burjuvayı yaratan, ekonomik faaliyetlerin büyüklüğü yani ekonominin hacmidir. Burjuvaya değiştirici bir güç hamledilmesinden ziyade, esasında güç; ekonominin gittikçe artan hacmi ve artan bu hacmin getirmiş olduğu ilişkilerin ve ekonomik faaliyetlere bakış açısının değişimidir. Aslında çözümlenmesi gereken ana soru şu: ‘…ekonomik zihniyet mi ekonomik bir yaşamın oluşmasına yol açtığı yoksa tam tersine ekonomik yaşamın mı ekonomik bir zihniyetin oluşmasına yol açtığı soru(sudur)’[15] Sombart, Ortaçağ zihniyetinde varsıllığın zihniyetini toprakla özdeşleştirir. Bir toprağa sahip olmak efendi olmaktı. Efendi yani senyör, toprağının ona bahşetmiş olduğu zenginliği dağıtan cömert biri olmalıydı. Bir senyör ne kadar eli açıksa ve ne kadar çok harcıyorsa o kadar senyördü. Altın, daha doğrusu bir değer ölçüsü olan para, sadece bir güç gösterisinden öteye geçmiyordu. ‘Germenler, Roma İmparatorluğunun sınır bölgelerinde akınlara başladıklarında altınları olmayan bir halktı. Üçüncü yüzyıldan sonra Romalıların gümüş paraları giderek kötüleşmeye başlamıştı. Üstü ince bir gümüş tabakasıyla kaplanmış, değersiz bakır parçalarından başka bir şey değildi. Bu yüzden altın Germenlerin ilk ele geçirmek istedikleri nesne haline gelmiştir. Bununla birlikte peşinden koştukları, altın para şeklinde dökülmüş metal parçası değil savaşçı süsleri ya da değerli kap kacak şeklinde altındı… Üzerinde değerli bir süs eşyası taşımak savaşçıyı onurlandırırken, aynı zamanda bir gurur kaynağı oluyordu… Geç Orta Çağ yüzyıllarına kadar Avrupa halklarının sürdürdükleri bu hazine biriktirme tutkusunun aşk ve paradan daha önemli olduğu söylenebilir.’[16]

Bir köylü, bir esnaf ya da bir zanaatkâr, geçinebilmek için hava şartlarına, toprağın verimine, hasadın başarısına bel bağlıyordu. Esnaf ve zanaatkâr için köylünün kasaba ya da kente geliş gidiş sıklığı çok önemliydi. ‘Kapitalizm öncesi dönemin kısıtlı olanakları nedeniyle halkın büyük çoğunluğu geliriyle gideri ve gereksinimleriyle üretilen mallar arasındaki orantının bozulmamasına dikkat etmek zorundaydı. Hiç kuşkusuz burada ilk sırayı alan gereksinimler gelenekler tarafından belirlenmiş olup, karşılanması gerekenlerde bunlardı. Kapitalizm öncesi ekonomi oluşumuna damgasını vurmuş olan geçim düşüncesinin de bu şekilde ortaya çıkmış olduğu söylenebilir.’[17] Burjuva bu ekonomik örüntülerden çıkmamıştır.

Burjuva, ekonomiyi yönetebilen bir zihniyetin ürünüdür. Sombart, burjuvayı bir sınıf olarak değil bir “insan tipi” olarak tarif eder. Bu insan tipinin yaslandığı zihniyetin bir “erdemler” manzumesi ürettiğinden bahseder: ‘Günümüzde “kapitalist zihniyet” olarak adlandırılan şeyin oluşumunda girişimci ruhu ve elde etme içgüdüsü ya da kazanç aşkının yanı sıra kendilerini “burjuva erdemleri” olarak adlandırdığım ve pek çok psikolojik nitelik arasından çekip çıkartarak ürettiğim bir bütün vardır. Bu deyimle ifade etmeye çalıştığım şey iyi bir burjuva ya da aile babası, sağlam ve “duyarlı” bir adamında bulunması gereken düşünce ve ilkelerdir… kentte oturan herkes ve karşımıza ilk çıkan tüccar ya da zanaatkâr “burjuva” değildir… İyi bir ev sahibi ekonomik yaşantısını akla uygun bir hale getirir. Burada söylenmek istenen şey ekonomiyle ilgili hiçbir şeyin ev sahibinin gözünden kaçmaması, bütün ekonomik sorunlarla ilgilenmesi, ayıp ya da onur kırıcı şeylermiş gibi bunlardan söz etmekten utanmaması tam tersine fırsat buldukça ekonomik başarılarıyla övünmesi gerektiğidir. Bu öğüt o dönem için yepyeni bir düşüncedir çünkü böyle düşünen ilk insanlar büyükler ya da zengin olarak adlandırılanlardır… Eskiden yaşamış olan senyör kadar hatta ondan da çok para harcayabilecek birinin ekonomik yönetim sorunlarını düşüncelerinin ve uğraşılarının merkezine yerleştirmesi yeni, yepyeni bir şeydir… Senyörlük ekonomisi her şeyden önce harcama üzerine kurulmuş olan bir ekonomidir. Senyörün konumuna uygun bir yaşam sürdürebilmesi için belli bir gelire ihtiyacı vardır. Yararsız harcamalar yapması ve israf edebilmesi için belli reçetelere ihtiyacı vardır. Bizim ilgilendiğimiz dönemde ekonominin temelinde bir değişiklik olmuştur. Ekonomi harcamalar üzerine oturmayı bırakarak gelirler üzerine oturmaya başlamıştır.’[18]

Senyörün şan ve şöhret için değerli meta biriktirmesi ve bu birikimini israfça harcamasının aksine, burjuvanın “tasarruf zihniyeti”, sermaye birikimini sağlayan dinamik bir olgudur. Tasarruf zihniyetinin, kıt kanaat geçinen kesimlerde değil de varlıklı kesimlere yayılması, yepyeni bir anlayış olan gelir eksenli bir ekonomi anlayışına uygun bir davranıştır. ‘Tasarruf zihniyeti hiçbir dış zorlamaya gerek kalmadan, özgürce, kişinin kendi arzu ve iradesiyle yerleşmelidir. Bir kez daha dikkat edilecek olursa burada sorun tasarruf zihniyetinin yiyecek bir lokma ekmek bulmakta zorlanan küçük insanlar arasında yayılması değil, zengin insanların evlerine sokulmasıdır. İşte size o günün insanlarını hayretler içinde bırakan bir yenilik daha. Varlıklı insanların artık para harcamaktan kaçınmaya başladıkları görülmektedir… Dünya tasarruf düşüncesiyle tanışmaya başlamıştır. Bu zorla değil gönüllü olarak yapılan bir tasarruftur. İhtiyaçtan doğan zorunlu bir tasarruf değil, bir erdem olarak algılanan tasarruftur… XVI. Yüzyıldan günümüze kalmış pek çok “tüccar kitabı”, “tüccar sözlüğü”nde iş yaşamında erdemli olmak akıllıca davranmak gibi konularla ilgili yaşlı ve genç tüccarlara yönelik bol miktarda öğüt vardır. Temel kurallar hiç şaşmamaktadır. Her konuda iyice düşünmek, düzenli, kanaatkâr, titiz ve tutumlu olmak. Bu kurallara uyduğun takdirde her şeye sahip saygın ve varlıklı bir vatandaş olursun denilmektedir.’[19] ‘Bir insan, kredisini etkileyecek en önemsiz davranışları bile dikkate almak zorundadır. Alacaklıların, senin çekicinin vuruşlarını sabahleyin saat 5 ya da akşamleyin 8 civarında duymaları onları memnun eder. Sen işinin başında olman gerektiği zaman, alacaklın seni bilardo masasına gördüğü ya da sesini meyhanede işittiği zaman, ertesi sabah ödemeni hatırlatır ve sen parayı henüz kullanmadan önce onu senden geri ister.’[20] 

Max Weber, Sombart’ın ekonominin büyüklüğü üzerinden zihniyetin ve ilişkilerin değişiminde geleneksel bir ekonomik düzenin varsayıldığını söyler. Weber’e göre; asıl olan, geleneksel olanın “kapitalist ruh” ile değişmiş, hatta altüst olmuş olmasıdır. Kazanç güdüsü her zaman var olmuştur, fakat modern kapitalizmde kazanç güdüsü bir tutku haline gelmiştir. Eskinin ya da geleneğin “kararınca kazanma” iradesi sakin yaşamı mümkün kılıyordu. Modern kapitalizmde ise sürekli kazanma hırsı (vurgun/vurguncu değil) bir ruh halidir. Bu ruh halini temsil eden burjuvayı Weber, “sonradan görmeler” olarak takdim eder. Weber’e göre her şeyi altüst eden işte bu sonradan görmelerdir ki; ekonomik faaliyetlerinde hiçbir engelleyici gücü görmek istemeyen güç, bu güçtür. ‘Esasen Yeniçağın eşiğinde, burada “Kapitalizmin Ruhu” olarak adlandırdığımız anlayışı taşıyanların, ticaret aristokrasisi içindeki kapitalist girişimciler değil, daha çok sanayi sektöründe yükselen orta sınıf katmanları olduklarını göreceğiz. 19. Yüzyılda da bu anlayışın klasik temsilcileri, ticari miras zengini Liverpoollu ve Hamburglu aristokrat beyefendiler değil, genellikle ufak ufak yükselen Manchester ya da Rheinlad-Westfalyalı sonradan görmeler oldu. 16 yüzyılda da benzer bir durum vardı. O zamanlar yeni doğmakta olan sanayi, büyük ölçüde, sonradan görmelerin ağırlıklı gücüne göre oluşmuştu… Geçen yüzyılın ortalarına kadar… tüccarların günlük yaşamıysa şöyle cereyan etmiş olmalıydı: Çok yoğun olmayan çalışma saatleri, saygın yaşama biçimi için iyi zamanlarda küçük bir servet biriktirebilecek kadar yeterli miktarda kazanç, iş ilişkileri üzerinde anlaşma yapılırken rakipler arasında tamamen göreli büyük bir uzlaşma, sabah erkenden dükkanı açtıktan sonra “eş dost çevresi”nin bol bol günlük ziyaretleri, sohbet toplantıları, akşamüstü keyif içkisi ve yaşamın sakince akışı… Zamanın birinde, sakince işleyen bu düzen birdenbire bozuldu; üstelik örgütlenme biçiminde herhangi bir köklü değişiklik gerçekleşmeksizin. Ne olmuştu da her şey tersine dönmüştü? Aslında olup biten yalnızca şuydu: Ortaklık yapan toptancı ailelerden birine mensup genç bir adam kentten köye taşındı, dokumacıları kendi ihtiyacına göre titizce seçti, onları giderek daha bağımlı kıldı, denetimini gittikçe arttırdı ve böylece çiftçilerden eğitimli işçiler yetiştirdi. Diğer yandansa tüketicilere olabildiğince doğrudan ulaşarak satış yaptı: Perakende ticareti ele geçirdi ve müşterilere kişisel olarak reklam yaptı. Onları her yıl düzenli ziyaret etti. Her şeyden, ürünlerinin niteliğini tüketicilerin ihtiyaç ve arzularına uygun hale getirmeyi, onları “beğendirecek şekilde” yapmayı bilmekteydi ve aynı zamanda “ucuz fiyat, yüksek satış” ilkesini uygulamaya başladı. Şimdi her zaman ve her yerde olan şey, “akılcı hale getirme” sürecinin sonucu tekrarlandı: Yükselemeyen kişi düşmek zorunda kaldı. Cennet gibi yer, başlayan yıkıcı rekabet kavgası altında çöküşe uğradı, büyük servetler kazanıldı ve para faize değil, yeniden işletmeye yatırıldı. Eski sakin ve güvenli yaşama standardı, yerini ruhsuz bir ölçülülüğe bıraktı. Yeni girişimciler, bu ruhsuz ortama, kazandıkları parayı harcamak istedikleri için değil sadece para kazanmak istedikleri için katıldılar ve yükseldiler.’[21]

Bu aşamada burjuvaziyi siyasete, iktidar talebine yönelten neydi? Köylü dişinden tırnağından arttırdıkları ile küçük de olsa bir toprak parçası almanın peşindeydi. Ağır vergileri ödedikten sonra toprağına kavuşuyordu ama feodal kanunların dayattığı angaryaları devam ediyordu. Köylü toprağına kavuşuyordu ama özgürlüğüne kavuşamıyordu. Burjuvanın toprağı yoktu daha doğrusu burjuva, toprağa bağımlı bir ekonomik anlayışa mahkûm değildi. Köylünün toprağı, burjuvanın parası vardı. ‘Köylü gelirinin tam ne kadarını vergi olarak ödüyordu?.. Yapılan hesaba göre kazancının yüzde seksenini çeşitli vergi tahsildarlarının elinde kalıyordu. Kalan yüzde yirmiyle beslenmesi, barınması ve ailesini giydirmesi gerekiyordu. Köylünün homurdanmasında şaşılacak bir şey yok… Daha önce de köylü ayaklanmaları olmuştu. Bu ayaklanmalar feodal düzenlemelerin takımını silip süpürememiş, ama köylülerin durumunu da düzeltmişti. Şimdi engelleri tamamen yok etmek için köylülerin yardıma ve öncüye ihtiyacı vardı. Yükselen orta sınıfta aradıklarını buldular. Fransız Devrimi’ni yapan ve bundan en kazançlı çıkan yükselen orta sınıf, burjuvazi oldu. Burjuvazi Devrim’i yaptı, çünkü yapması gerekiyordu. Zorbaları devirmese kendisi ezilecekti. Küçük civciv gibiydi, büyümüş, kabuğunu kırması ya da ölmesi gereken noktaya varmıştı. Gelişen burjuvazi için ticaret ve endüstrideki kısıtlama, düzenleme ve baskı, hükümetin küçük gruplara tekel ve ayrıcalık bağışlaması, çağını doldurmuş loncaların ilerlemeyi kösteklemesi, kendilerine söz hakkı tanınmadan yasalar çıkarılması ve eski yasaların varlığı, mücadeleci devlet memurlarının çoğalması, hükümet borçlarının gittikçe büyüyen hacmi (bütün bu çürüyen, yozlaşan feodal toplum) kırılması gereken kabuğu meydana getiriyordu.’[22]

Burjuvanın eğitimi, mesleği ve parası olmasına rağmen soylular katında itibarı yoktu. Soyluların kan bağına dayalı üstünlükleri, her türlü ayrıcalıkları edinmeleri için yeter sebepti. Burjuva, yönetim işlerinden anlıyordu, yönetim hakkında bilgileri ve öngörüleri vardı. Feodal sisteminin yozlaşmış kalıntıları, akıl dışı bir yönetimi muhafaza etmekte ısrarlıydı ve bu ısrar, burjuvanın birikimini tehdit ediyordu. ‘Burjuvaziyi kimler oluşturuyordu? Bunlar yazarlar, doktorlar, öğretmenler, avukatlar, yargıçlar, devlet memurları, (eğitim görmüşler sınıfı) tüccarlar, imalatçılar, bankerlerdi; hem zaten paralı, hem de fazlasına göz dikmiş durumda… Yetenekleri vardı. Kültürleri vardı. Paraları vardı. Ama bütün bu şeylerin onlara toplumda sağlaması gereken yasal yere bir türlü gelemiyorlardı… Burjuvazi, politik gücünün iktisadi gücüyle orantılı olmasını istiyordu.’[23] ‘Ve aynı şekilde, bu süreçte pervasız ve acımasız spekülatörler, ekonomi tarihinin her döneminde rastlanan türden ekonomik maceraperestler, dışarıdan göze çarpmayan ve ekonomik yaşantının bu yeni ruhla işlemesi için kararlı dönüşüm sağlayan “büyük para babaları” pek yoktur; tersine, ağır yaşama şartları altında yetişmiş, aynı zamanda ölçüp biçen ve cesur, her şeyden önceyse ölçülü ve istikrarlı, katı burjuvaca görüşleri, “ilkeleri” ve politikalarıyla kendilerini tamamen işlerine adamış insanlar vardır… Kapitalist ekonomi düzeni para kazanma “mesleğine” bağlılık gerektirir. Bu ekonomi düzeni dış dünyadaki mallara karşı bir davranış türüdür ve bu davranış da, yukarıda sözü edilen yapıya çok uygun ve ekonomik varoluş kavgasındaki zafer şartlarıyla çok ilişkilidir. Sözü edilen “kar düşkünü” yaşama biçimiyle herhangi bir “dünya görüşü”nün zorunlu bağlantısı konusundaysa bugün nerdeyse hiç konuşulmamaktadır. Kapitalist ekonomi düzeni özellikle herhangi bir dinsel güç tarafından onaylanmayı gerekli görmez ve ekonomik yaşantının kilise kurallarıyla etkilenmesini, hatta devlet tarafından yapılacak düzenlemeyi bile, hissedilir olduğu ölçüde engel olarak algılar. Ticari ve sosyal politik çıkarlar “dünya görüşü”nü belirleme eğilimindedir. Kim kendi yaşama biçiminde kapitalistçe başarının gerektirdiği koşullara uyum sağlayamazsa yok olup gider yahut hiç yükselemez.’[24]    

1-      Modern Devlet ve Bürokrasi:

Genel bir ayırım yapılacak olur ise; devleti açıklayan iki ana yaklaşımdan bahsedilebilir. Birincisi; devleti, artan toplumsal ihtiyaçların giderilmesi yönündeki örgütlenme biçimleri olarak açıklayan “olgusal” yöntemdir. İkincisi; devleti, her türlü bağlamından bağımsız “aşkın” öznel bir varlık olarak açıklayan yöntemdir.

‘Devlet, toplumun büyümesi ve karmaşık bir yapıya erişmesinin sonucudur.’[25] Büyüme ve karmaşık bir yapının devlete dönüşmesinde farklılaşma, anahtar bir rol üstlenmektedir. Toplumsaldaki farklılaşma durumu siyaseti doğurmaktadır. Farklılıkların anlamlı ve müşterek sonuçlara matuf olabilmesi için eylemleri düzenleyen, yönlendiren, öncelikleri tespit eden bir öznenin bulunması gereklidir. Siyasetin toplumsal hiyerarşiyi oluşturarak toplumu oluşturan unsurlardan ayrık bir özne olarak teşkilatlanmasından ise devlet doğmaktadır.

Siyaset ve devlet ilişkisi salt mekanik bir ilişki olmaktan öte karmaşık bir ilişkiler ağına sahiptir. ‘İnsanoğlunun sosyal bir canlı olması gerçeği, beraberinde iş bölümü, uzmanlaşma, yer aldığı müşterek faaliyetlerde farklı rol ve statüleri gündeme getirmiştir. Tüm sosyal oluşumlar ve müşterekliklerde bir emir-itaat ilişkisi yer alacağından, Aristoteles’in ifadesiyle, insan sosyal bir canlı olduğu kadar siyasal bir canlıdır da. Bu açıdan bakıldığında siyaset, sadece resmi kurumlarla sınırlandırılacak kadar dar bir eylem alanı değildir. Aynı şekilde, Weber’in ‘irade yürütebilme becerisi’ olarak tanımladığı iktidar da tüm insan ilişkilerinde yer alan bir olgudur…16. yüzyıl itibariyle toplumdan farklılaşmış bir grubun kullandığı merkezileşmiş iktidar ve belli bir toprak parçasının tümü üzerinde bütünleşmiş bir örgüt olarak devletten bahsetmek mümkündür. Yönetme nesnesi hem nüfus hem de toprak olan ‘yönetici devlet’, nüfusu yönetmek için eğitimden sağlığa, güvenlikten dine, ekonomiye, çok çeşitli zeminlerde birçok farklı işlevi bünyesinde toplayan ve yurttaşlarının yaşamları üzerinde doğrudan adli tasarrufta bulunabilen devlettir.’[26]

Devlet ve devlet aygıtlarının insanlığın tabii bir yönelimi olup olmadığı yönündeki tartışmaların nihayetinde gelip dayandığı nokta; devlet denilen olgunun tarihsel süreç içerisinde sürekli değişimler geçirmiş olduğu gerçeğidir. Siyasal değişim, esasında makul olanın değişimidir. Değişen makuliyetler, mevcut sosyal ve siyasal gerçeklikler dâhilinde toplumsal bir eleştiriyi vücuda getirir ve bu eleştiri daha çok “yönetsel olanın ne olması gerektiği” yönünde bir itiraza dönüşür. İtiraz, iktidarı hedeflemiş bir iradenin siyasal bir talebi olarak siyasala ait olanları köklü değişimlere uğratır.

Modern devlet, artık makuliyetini kaybetmiş Avrupa merkezli feodal siyasal örgütlenmesine karşı, burjuvanın rasyonel yönetim talebinden doğmuştur. ‘Devlet nasıl ortaya çıktı? İnsanların bir arada yaşamaktan kaynaklanan sorunlarını çözmek için devletin icat edildiğini veya kendiliğinden bir süreç içinde evrimle ortaya çıktığını savunanların yanında, onun kökenini, insanlar arasındaki çatışma potansiyelinde arayanlar da vardır. Yine devleti, ilahî iradenin ürünü olarak görenlerin yanında, insanlığın veya evrensel aklın gelişiminde ulaşılan en yüce kurum olarak alkışlayanlar da mevcuttur. Bir kurum olarak devletin tarihsel gelişimi içinde ön plana çıkarılan boyutları (örgüt yapısı veya işlevi; rızaya veya zora dayanması vs.) neler olursa olsun, onun gelişim süreci ilişkin genel kabul gören bazı tespitler yapabiliriz. İlk olarak söylenmesi gereken, devletin insanlık tarihiyle yaşıt olmadığıdır. İnsanlığın devletsiz yaşadığı dönemler olmuştur. Devletin ortaya çıkışı ve gelişimiyle ilgili olarak vurgulanması gereken diğer bir konu ise, Onu oluşturan -güç kullanma ve egemenlik gibi- temel unsurların ve bu unsurlara yüklenilen anlamların zaman içinde önemli farklılıklar gösterdiğidir. Üçüncüsü, devlet her zaman bugünkü anlamıyla mevcut olmamıştır. İnsanların bir arada yaşadığı, yöneten ve yönetilen farklılaşmasının ve az çok merkezî bir otoritenin belirginleştiği ilk çağlardan itibaren, adına devlet denilen siyasî örgütlenmeler mevcut olmuştur. Modern devlet nispeten yeni bir olgudur ve Onaltıncı Yüzyılda (bu tarihi bir yüz yıl önceye veya sonraya taşıyanlar da vardır) Batı Avrupa'da ortaya çıkan ve zamanla dünyanın her yanına yayılan bir devlet biçimini ifade etmektedir. Modern devleti, kendisinden önceki devlet formlarından ayıran en önemli fark, öncekilerde çoklu ve bölünmüş iktidar yapılarının mevcut olmasıdır. Belirli sınırlar içinde meşru güç kullanma tekeline sahip egemen bir otorite olarak, devletin geçtiği aşamalarda tarih içinde belirginleşen "Eski Yunan polisleri, Roma İmparatorluğunun kabile federasyonları, feodal krallıklar, site veya kent devletleri, modern devlete içkin olan siyasi iktidar 'birliğinden yoksundur"(lar).’[27]

Burjuvanın rasyonel yönetim talebi, devletin ve devlet aygıtlarının işlevselliğini yeniden tanımlamış ve bu işlevselliğe koşut olarak devletin örgütlenme biçimini ve içeriğini belirlemiştir. ‘Modern devlet, siyasal iktidarın dönüşüm ekseninde kurumsallaşmış siyasal iktidara karşılık geldiği için, devletsiz toplumlardan ve kutsallaştırılmış siyasi iktidardan faklı olarak, yasayı söyleyenin de onu uygulayanın da farklı organlara tekabül ettiği bir yapılanma gösterir. Artık yasa-uygulama birliği ortadan kalkmıştır. Yasa-uygulama birliğini ortadan kaldıran modern devlet yapılanması, fiziksel, rasyonel ve hukuksal özelliklere sahiptir. Modern devletin omurgası meşru şiddet tekelidir ve egemenlik ve sınırlarla birlikte devletin fiziksel yapısını meydana getirirler. Bununla birlikte, devlet, idari merkezileşme anlamına gelen bürokrasi sayesinde rasyonel bir nitelik kazanır.’[28]

Değişimler, mevcudun zemininde vuku bulur. Mevcuda yönelik eleştiri, esasında mevcudun hayatiyetini devam ettirebilmesini amaçlayan sosyal, siyasal ve ekonomik bir meşruiyet sorgulamasıdır. Meşruiyet sorgulaması sonucunda el değiştiren iktidar, dar anlamda siyasal bir tasfiye niyetini değil, mevcudun makul olanın işaret etmiş olduğu yönde hayatiyetinin devam etmesini amaçlar. ‘Bugünkü anlamıyla kullandığımız modern devlet ise, Avrupa'da feodalitenin sönmekte olan ateşinden doğmuştur. Monarklann zayıf figürler olduğu ve seküler iktidarı feodal lordlarla, manevî iktidarı ise Kiliseyle paylaştıkları feodal dönemde yönetim ve ekonomi, merkezî bir düzenlemeye çok fazla ihtiyaç duymuyordu. Ancak bu yapı Onaltıncı ve Onyedinci Yüzyıllarda önce Fransa ve İngiltere'de, sonra da Prusya, Rusya ve Avrupa'nın diğer yerlerinde değişmeye başladı. Monarklar, toprak aristokrasisini egemenlikleri altına almayı başardılar. Askerî güçlerin kralların buyruğuna girmesi, savaşlar, toprakların genişletilmesi ve vergi toplama ihtiyacı, bir kraliyet bürokrasisinin belirginleşmesini de beraberinde getirdi. Bürokrasinin büyümesiyle birlikte, toplumdaki yerel yönetim ve adalet de daha tek biçimli hale gelmeye başladı. İşte modern devlet, yukarıda bahsedilen "çok merkezli ve çoğulcu iktidar yapısından, bölünmemiş... tek (mutlakçı) bir iktidar merkezine kaymayı ifade ediyordu.’[29]

Yukarıdaki kısa tanım ve açıklamalar ışığında modern devletin temel özellikleri;

  • Sınırları belirlenmiş ve eşdeğer diğer devletlerin çoğu tarafından tanınmış bir toprak parçası üzerinde bulunmak (Fiziksel Bütünlük),
  • Bu toprak parçası üzerinde yaşayanlar ile devletin, hak ve yükümlülükler bağlamında siyasi ve hukuki bir bağın mevcudiyeti ve devletin egemenlik tekeli (Toplumsal Sözleşme ve Siyasal Bütünlük),
  • Yönetim faaliyetlerinde mutlak bağımsızlık (Siyasal ve Yönetsel Bağımsızlık),
  • İktidar aygıtının bir bütün oluşturacak şekilde merkezileşmesi,
  • Yasama, yürütme ve yargının birbirlerinden ayrışması ve bağımsızlaşması,
  • Yönetim faaliyetlerinin rasyonelleşmesini sağlayan aygıtların oluşumu; bürokrasinin oluşumu ve gelişimi.

Devletin tecelli ettiği ve billurlaştığı alan bürokrasidir. “Devlet” denilen soyut varlığın somutlaştığı bürokrasi devlet aygıtlarının bütününü ifade eder. Devletin egemenlik ilkesinin hissedildiği, kamu hizmeti olaylarının kurumsal alanların varlığı, aynı zamanda bir düzen fikrini ve mevcut düzenin nitelik ve niceliğini betimler. Özellikle yönetilenler, akıp giden zamanın hemen her aşamasında yüz yüze kalmak zorunda kaldığı bürokratik yapılarda “nasıl bir devlette” yaşadıklarına dair ipuçları bulurlar.  ‘Bürokrasi kavramı, genellikle özel yönetimden farklılığı vurgulanarak, kamu yönetimi ile aynı anlamda kullanılmaktadır. Bürokrasi, siyasi sistemin bir parçası olan yönetsel yapıyı ve onun eylemlerini anlatmaktadır. Böylece bürokrasi, politik toplumlardaki (merkezi yönetim ve yerinden yönetim kuruluşları) yönetimi ve kamu politikalarının uygulamasını ifade eder. Başka bir anlatımla bürokrasi, devletin yürütmeye ilişkin kolunun yapı ve faaliyetlerinden meydana gelir. Yapısal bir kavram olarak bürokrasi, devletin örgütsel görünümünü yansıtır. Her devlet, yasalarla belirlenen görevlerini yerine getirmek için ulusal, bölgesel ve yerel düzeyde çeşitli örgütlenmelere gider. Bu devlet örgütlerine, kamu bürokrasi de denilir. İşlevsel bir kavram olarak bürokrasi ise, genel kuralları ve kamu politikası kararlarını uygulama sürecidir. Bu süreç, belirli usul ve kurallar çerçevesinde memurların işlem ve eylemlerinden, kısacası faaliyetlerinden oluşur. Genel kurallar, bu süreç içinde ferdi olayların çözümüne ilişkin özel kararlara dönüşür. Kırtasiyecilik, hantallık, gizlilik ve kötü yönetim gibi olgular, idari prosedürlere ve memurların davranışlarına bağlı olgulardır. Yönetim bilimi ile uğraşanların büyük bir kısmı, bürokrasiyi, kamu yönetimi ve kamu yönetimi sistemi anlamında kullanmakta; bu bürokrasi tanımı, karşılaştırmalı kamu yönetimi incelemelerinde, önemli bir analiz aracı olmaktadır.’[30]

Bürokrasi esas itibariyle modern bir kavramdır. Modern devlet, temel özellikleri itibariyle anlamını bürokraside bulmaktadır. Bürokrasi modern devletin rasyonel tezahürüdür. Feodal Avrupa’nın değişimini mümkün kılan temel düşünsel eleştiri, rasyonalizmdir.

Modern devlet, kurumsal yapısını, rasyonalitenin değişim ve dönüşüm süreçleri ile oluşturmuştur. Rasyonel olanın belirleyiciliği, değişimleri ve değişimlerin sonuçlarını sanki “kendiliğinden” oluşuyormuş gibi bir görünüm sergilemesine yol açmıştır. Bu bir tür içkinlik duygusu, ana değişimleri dahi sıradanlaştırmıştır. ‘Kamu idaresinin ne olması gerekliğine dair iyice düşünülüp taşınılmış bakış açısı, çeşitli unsurların etkisi altında adım adım ortaya çıkarak, 19. yüzyılın ikinci yarısında devlet hizmeti anlayışında bir dönüm noktası oluşturan ama genellikle sıradan bir etki uyandıran reformlarda somutlaş(mıştır).’[31]

Sanayi Devrimi ile başlayan, sanayileşme yönelimi ile devam eden süreç, farklı ve kendisine özgü toplumsal değişimi ve bu değişime paralel olarak kendisine özgü toplumsal ilişki ve örgütlenme biçimleri meydana getirmiştir. Bu durum dolaysız olarak devletin somut yüzü olan kamu yönetimine ve bürokrasiye etki etmekle kalmamış, gündelik hayatın ritmi,  artık “bürokratikleşmiş bir toplumsalda” cereyan etmeye başlamıştır. ‘Sanayileşme ile birlikte, yeni bir takım toplu üretim yöntemleri ve örgütlenme biçimleri ortaya çıkmıştır. Kitlesel üretimin avantajları, büyük fabrika düzenini; ekonomik ve yönetsel yararlar, büyük şirketleri ve büroları doğurmuştur. Sanayileşme ile üretim ve tüketim birbirinden ayrılmıştır. Üretim, evden alınarak fabrikalara ve bürolara taşınmıştır. Üretimin evden fabrika ve büroya taşınmasıyla, geniş aileden "çekirdek aile" ye yönelik bir dönüşüm yaşanmıştır. Çalışanlar, kendilerini korumak ve haklarını geliştirmek için büyük sendikalar meydana getirmişlerdir. Sanayileşmenin, bürokrasiyi geliştirdiği ve siyasal sistemleri daha merkeziyetçi hale getirdiği söylenebilir. Standartlaşma, uzmanlaşma, yapısal büyüklük, merkezileşme, birbirine bağımlılık ve kentleşme, sanayileşmenin ortaya çıkardığı önemli gelişmelerdir. Bu gelişmeler, birbirine güç katarak gerek özel sektörde, gerekse kamuda güçlü bürokrasilerin doğmasına ve gelişmesine neden olmuştur… Günümüzde sosyal ilişkileri bürokratikleştiren organizasyonların sayıları ve yapıları giderek büyümektedir. Uzmanlaşmış fonksiyonlara sahip büyük yapılı örgütler, modern hayatın çok önemli yapısal özelliklerinden biridir. Örgütsel toplum, her bir sosyal alana yayılmış büyük ölçekli bürokratik kurumlardan meydana gelmiştir. Günümüzde halkın büyük bir kısmı, çalışma hayatlarını örgütler içinde geçirmektedir; ikamet ettikleri yer olarak bir yerel yönetimin hemşehrisidir; alış-veriş yapmak için büyük marketlere, tedavi olmak için hastanelere, yönetime katılmak için siyasi partilere, iş bulmak için iş kurumuna, kendilerini ve sahip oldukları araçları ve malları çeşitli risklerden korumak için sigorta şirketlerine, çocuklarının eğitimi için okullara, kendilerini geliştirmek ve topluma yararlı olmak için çeşitli dernek ve vakıflara üye olmakta ya da gitmektedirler. Toplumun bürokratikleşmesi demek, o toplumdaki örgütlerin sayı ve yapı itibariyle büyümeleri anlamındadır. Başka bir anlatımla bürokratikleşme, toplumun, bürokratların değer ve davranışlarının egemenliği altına girmesi biçiminde de tanımlanmaktadır.’[32]

(Devam Edecek)               



[1] Tuna, Korkut, Toplum Açıklama Girişimi Olarak Şehir Teorileri,  İz Yayıncılık, İstanbul, 2011,       s. 92-93.

[2] Pirenne, Henri, Ortaçağ Kentleri Kökenleri ve Ticaretin Canlanması, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011,  s.99-100.

 

[3]Pirenne, a.g.e., s.157-158.

[4]Pirenne, a.g.e., s.160.

[5] Pirenne, a.g.e., s.165-166.

[6] Habermas, Jürgen, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü,  (Çev. Anıl Bora, Mithat Sancar), İletişim Yayınları, İstanbul, 2010, s.57.

[7]  Çaha, Ömer, İdeolojik Kamusalın Sivil Kamusala Dönüşümü, Makale, Doğu Batı Düşünce Dergisi Sayı 5, s. 83-84

[8] Berman, Marshall, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011, s. 155.

[9]   Berman, a.g.e.,  s. 205-206-207.

[10] Habermas, a.g.e., s. 93.

[11] Habermas, a.g.e., s. 57.

[12] Habermas, a.g.e., s. 135.

[13] Habermas, a.g.e., s. 148-149-277.

[14] Huberman, Leo, Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla, (Çev. Murat Belge) İletişim Yayınları,  İstanbul, 2011,  a.g.e., s. 166

[15] Sombart, Werner, Burjuva-Modern Ekonomi Dönemine Ait İnsanın Ahlâki ve Entelektüel Tarihine Katkı,  (Çev. Oğuz Adanır), Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2008, s.21.

[16] Sombart, a.g.e., s. 37-39.

[17] Sombart, a.g.e., s. 24.

[18] Sombart, a.g.e., s. 114-116-117.

[19] Sombart, a.g.e., s. 117-125-126.

[20] Weber, Max, Protestan Ahlakı ve Kapitalizm Ruhu,  Bilge Su Yayıncılık, Ankara, 2011, s. 21-22.

[21] Weber, a.g.e., s. 34-35-36-37.

[22] Huberman, a.g.e., s. 168-169.

[23] Huberman, a.g.e., s.169-170.

[24] Weber, a.g.e., s. 39-40.

[25]Eryılmaz, Bilâl, Kamu Yönetimi - Düşünceler-Yapılar- Fonksiyonlar- Politikalar, Umuttepe Yayınları, Kocaeli, 2013, s. 24.

[26] Bayram, Ahmet Kemal- Çınar, Kerim, İktidar ve Siyasetin Gölgesinde Bürokrasi ve Demokrasi İlişkisi: İdealler, Zorunluluklar, Gerilemeler, Makale, http://www.aku.edu.tr/AKU/DosyaYonetimi/SOSYALBILENS/makale/c9s1m2.pdf (Erişim Tarihi: 13.10.2013)

[27] Türköne, Mümtaz’er (Editör),  Siyaset, Lotus Yayınları, Ankara, 2008, s. 72.

[28] Saygılı, Abdurrahman, Modern Devlet’in Çıplak Sureti, Makale, http://auhf.ankara.edu.tr/dergiler/auhfd-arsiv/AUHF-2010-59-01/AUHF-2010-59-01-saygili.pdf. (Erişim Tarihi: 17.10.2013)

[29] Türköne, a.g.e., (Siyaset) s. 73.

[30]Eryılmaz, Bilâl, Bürokrasi ve Siyaset- Bürokratik Devletten Etkin Yönetime,  Alfa Yayınları, İstanbul, 2010s. 11-12.

[31] Dreyfus, Françoise, Bürokrasinin İcadı, İletişim Yayınları, İstanbul, 2007, s.183.

[32] Eryılmaz, a.g.e., (Bürokrasi ve Siyaset- Bürokratik Devletten Etkin Yönetime),  s. 18-19.

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');
window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');