Sosyal Medya

Özel / Analiz Haber

Bilginin hikmetini terkediş: Günümüzde üniversite ve zihniyet meselesi

Doğu’da ve Batı’da üniversitelerin, başlangıçta dini kurumlar üzerinde ortaya çıkması, insanın evren ve varlık algısı ile olan bağının anlam üzerinden farkına vardığını gösteriyor. Bugün dünyanın tüm üniversiteleri bir şekilde Batı üniversite modeli üzerinde şekillenmiş bulunuyor. Batı üniversiteleri ise içinde var oldukları anlam dünyası ve düşünce tarihinin mirası üzerinde şekillenmiştir. Bu yönüyle Batı üniversite modelini takip eden tüm üniversitelerin, varlığın bilgisi ile kurduğu ilişki, Batı düşüncesinin varlık ve evren anlayışı ile aynı doğrultuda gerçekleşiyor.



Evrende her şey taşıdığı içkin bilgiyle var olur. İnsan da onu insan yapan bilgiyle buradadır. Ancak diğer varlıklardan farklı olarak o, yaradılışından sahip olduğu bilginin yanında evrenin bilgisine de ulaşıp hem evrene hem de kendisine müdahale edebilir. Diğer varlıklar kendi hakikatlerinin dışına çıkamazken, bu yönüyle insan, ne isterse o olabilecek bir varlık olarak istisnadır.
 
Bu bağlamda bilgi, varlığın mahremiyetidir ve çoğu zaman varlığın kendisi bile bu bilginin farkında değildir. Her varlığın biçimi sahip olduğu iç-kin bilgide saklıdır ve bu bilginin farkına varmak, onun mahremiyetine girerek onu bilmektir. Bilmek ise varlığın bu mahremiyetine müdahale eden çaba kadar sorumluluk da ister.
 
Modern bilim, varlığın mahremiyetine (bilgisine) kolayca ulaşabileceği araç ve yöntemlerini geliştirmiş ancak varlığın mahremiyetini koruyamamıştır. Artık kolayca elde edilen bilgi, bağlamından kopartılmış olarak piyasaya saçılmış durumda. Böyle bir bilgi ise eline düştüğünün arzularını tatmin etmekten öte anlam ifade edemiyor. Günümüz üniversitesi artık bilgiye ulaşmak kadar, onun süreç içerisindeki bağlamlarını yakalayıp ifade ettiği anlamla ilgilenmek zorunda. Çıkarları peşinde varlığın bilgisine kolayca ulaşan modern insan, onun anlam bilgisi olan bağlamlarını hiçe sayarak, anlam dünyasını yok etmek üzere. Bilgiye ulaşmanın bu kadar kolay olduğu bir çağda üniversitenin misyonu bilgi aktarmaktan çok, onun an-lamına ilişkin bağlamlara ulaşacak yöntemlerle uğraşmak olmalıdır.           
 
Evren ve varlık algısı
 
İnsanın varoluş serüveni, onun zaman içinde ulaştığı bilgi ile yaşadığı ortama müdahalesi üzerinden takip edilebilir. Diğer varlıklardan farklı olarak sahip olduğu bilgi ve bilinç ile insan, her şeye dönüşebilecek bir varlıktır. Her şey olabilecek bu varlık, gerçekliğinin ne olduğu bilgisinin peşindedir. Tüm dinlerin, ideolojilerin ve felsefi sistemlerin amacı, kurdukları anlam üzerinden, insan hakikatine uygun yaşam alanları tesis etme iddiasına dayanır. İnsanlık tarihinin mücadeleleri de bu alanlar üzerinde gerçekleşir. 
 
Doğu’da ve Batı’da üniversitelerin, başlangıçta dini kurumlar üzerinde ortaya çıkması, insanın evren ve varlık algısı ile olan bağının anlam üzerinden farkına vardığını gösteriyor. Bu nedenle inanç sistemleri, sahip oldukları evren anlayışlarına uygun modeller üzerinden, evren ile ilgili bilgi üreterek insanın da dönüşümünü gerçekleştirir. Dinler, ideolojiler veya felsefi sistemlerin, evren algılarına uygun bir düşünme sistemi ile yaşamsal alanlar kurduğunu, düşünce tarihinin izini sürerek görebiliyoruz. Düşüncenin ve inancın serüveni, tarihin ana omurgasını oluşturur. Çünkü insan, yaşam sistemini buradan kurar ve buradan savunur. Aslında savaşlarla öne çıkan tarihin esas yapısını, süreç içerisinde dönüşen ve bu dönüşümle tüm ilişkileri de dönüştüren düşüncesinin serüveninde aramak gerekir. Onu takip etmeden yapılan tarih çalışmaları, malumat veya gıybetten öte bir anlam ifade etmeyecektir.
 
Bugün dünyanın hemen tüm üniversiteleri bir şekilde Batı üniversite modeli üzerinde şekillenmiş bulunuyor. Batı üniversiteleri ise içinde var oldukları anlam dünyası ve düşünce tarihinin mirası üzerinde şekillenmiştir. Bu yönüyle Batı üniversite modelini takip eden tüm üniversitelerin, varlığın bilgisi ile kurduğu ilişki, Batı düşüncesinin varlık ve evren anlayışı ile aynı doğrultuda gerçekleşiyor.
 
Bilginin hikmetini terkediş
 
Tarih, insanın kendi hakikatini, evrenin bilgisi ile aradığını, bu yüzden de düşünce ve inanç sistemlerinin birer evren modeli üzerinden şekillendiğini gösteriyor. Bu modeller, arayışı bırakıp kendilerini mutlaklaştıran bir hakikat anlayışına saplandığında ise onlara karşı gelmenin anlamını Galieo’nun karşılaştığı tepkide görmek mümkündür. Ancak bilimin, evrenin sırlarını çözerek, onda olan gücü elde etmeye başlamasıyla, insan ve evren arasındaki ilişki de anlam ve hakikat ilişkisinden saparak, ötekine karşı tahakküm ilişkisine dönüşmüştür. Özellikle pozitivist algının sistemleştiği 19. yüzyıl, bilginin hikmetinin terk edildiği dönemin başlangıcı olmuştur. Bu süreç, evrenin bilgisinden doğru kendi hakikatini gerçekleştirmeyi amaçlayan insanın, bilginin gücüne kapılarak kendi hakikatini unutmasına dönüşmüştür. Bilginin insan için hikmeti, onun insanın hakikatine dair anlamıdır. Modern üniversitenin bilgi ile ilişkisi hakikat ve anlam üzerine değil,  pozitivist anlayışla güce odaklanmıştır. Oysa insanın en büyük gücü insanlığıdır. Bunun anlamını ise bu millet kısa süre önce yine gösterdi. Elbette insanlığı algılayacak bir zihniyeti terk etmiş modern siyaset bilimi, bunu izah edebilecek araçlardan yoksundur. Pozitivizmin eline düşen varlık, laboratuvar ortamında, sahip olduğu sırların ondan alınmaya çalışıldığı bir duruma indirgenmiştir. Varlık ile kendi hakikati arasında temel bağlar olan insan, bu bağı koparmış olarak, kendisi de laboratuvar ortamında üretilen bilgi ve gücün nesnesi durumuna düşmüştür.  
 
20. yüzyıl, hakikatle bağını koparmış olan insanlık bunalımına, hazır reçeteler sunan ideolojiler çağı oldu. Ancak onların da iddiası kendi reçetelerinin daha güçlü olduğu üzerinden insanlığı, derin fay hatlarıyla ayrıştırmaktan öteye geçemedi. Üstünlüklerini teknolojik aygıtlar kadar, kendisi gibi olmayanı düşman zanneden ideolojik aygıtlar üretme gücü ile kanıtlamaya çalışan bu çağın en prestijli üniversiteleri bile bu sistemlerin araştırma ve icat üslerine dönüştü.  Bu üslerde farkı olanı “üniversite bizimdir” sloganı ile susturmak, bilim için önemli bir ibadet aşkıyla gerçekleşti.  20. yüzyıl üniversitesinin içine düştüğü bu derin buhran ise hala atlatılamamıştır. Batılı gibi görünmenin iyi gelen psikolojisiyle yetinmekten kurtulup, farklı düşünceyi merak edip tartışmadan, sadece bilim sloganları ile bilim adamı olunamayacağının anlaşılmasıyla ulaşacağımız bilinçle, belki bu buhranı da atlatmış olacağız.
 
Üniversite ortamı, düşünenin kendine ait zihinle önermeler ürettiği ve onların tartışılmasından elde edilen bilginin anlamıyla insanlığa yol açtığı bir ortam olmak zorunda. İçinde var olduğu dünyayı, önermeler üzerinden tartışmak ise mutlak bilgiye sahip olmayanların işidir. Mutlaklar ise kendileri gibi olmayanlara ateşler salacakları, ellerinde tuttukları yıldırımlarla Olimpos’ta oturuyor. Uzun zamandır Batı düşünce tarihine eklemlenmiş ve kendi medeniyetine ait düşünceleri bile Batı düşünce tarihinden dermeye odaklanmış Türkiye üniversiteleri, kendi düşünce tarihi ve kavramları ile insanı önceleyen mecrasına kavuşmak zorundadır.
 
Özgürlüğün koşulu
 
Bilimsel araştırmanın en güçlü iki yöntemi olan tümdengelim ve tartışma yöntemleri, zihniyet üzerinden gerçekleşir. Bu zihniyet ise ait olduğu düşünce tarihinin deneyimleri ile ulaşılan, özgün bir zihniyet olmadan bir anlam dünyası üretemez. Bu aynı zamanda özgürlüğün de koşuludur. Özgür-lük kendi zihniyeti ile gerçekleşen eylemin, öznesi olmayı ifade eder. Çünkü insan ürettiği anlam ilişkileri ile kurduğu bir yaşamsal alanda, bu alan kadar özgür olur. Başka bir zihniyetin anlam dünyasında yaşayan, o dünyanın ve zihniyetin nesnesi olmaktan kurtulamaz. Burada Batı’da üretilen bilginin bizim için bir anlamı olmadığını söylemiyorum. Söylediğim bu bilginin hangi zihniyet, yöntem ve evren algısı doğrultusunda, hangi amaçla ele alınacağıdır. Bugün Batı üniversite anlayışı, bilgiyi laboratuar ortamında varlıktan alıp, posasını çöpe atan bir yöntem üzerinde işliyor. Varlığa bu amaçla yaklaşan sistemin insana karşı yaklaşımı da elbette bundan farklı değil. Bugün batıda bilginin değeri, tahakküm aracı bir güç olarak, ifade ettiği anlam üzerinden gerçekleşiyor. Bilginin teknolojik güce aktarılmasına odaklanmış günümüz üniversite modelleri, tarihin hiçbir döneminde görülmemiş bir bilgi birikimine sahip olunmasına rağmen, güç üzerinden girdiği rekabetle insanlığa geçit vermiyor. Tarih, insan olmayı dikkate almadan güce sahip olmanın, insanlığa hiçbir faydası olmadığını gösteriyor. Konusu evrenin bilgisi, bilginin anlamı ve insanın insanlığı olan üniversiteyi, kendimize ait bir zihniyetle, bizi özgür bir özne kılacak sorumluluk üzerinden ele alıp yeniden düşünmek zorundayız.  
 
Müellif: Ali Osman Sezer / Bülent Ecevit Üniversitesi
 

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.