Sosyal Medya

Makale

Adalet Kötürüm Olursa

Fransız düşünür Mirabeau Kontu, hukuk tarihine geçen o iyimser ve vakur sözü söylediğinde muhtemelen ideal bir işleyişi hayal ediyordu:

"Adalet topaldır, ağır ağır yürür, fakat gideceği yere er geç varır."

Ne var ki, bugünün Türkiye panoramasına baktığımızda, bu topallık çoktan bir felce, adalet ise büsbütün bir kötürümlüğe dönüşmüş durumda.

Adalet artık yürümüyor; olduğu yerde, altında ezildiği dağ gibi dosyaların arasında kımıldayamadan duruyor.

Mahkeme salonlarının kapıları aylar sonrasına verilen duruşma tarihleriyle kilitli.

"Bir yıldan önce biten dava" neredeyse bir şehir efsanesi.

Öyle ki, adalet arayışı kuşaktan kuşağa devredilen bir mirasa, açtığı davanın sonunu görmeye ömrü yetmeyen insanların dramına dönüşmüş vaziyette.

40 yılı deviren, ömür tüketen bu davaların sonunda verilen kararlar ise ne yazık ki kimseyi mutlu etmiyor. Üst mahkemelerden dönen, bozulan, tekrar başa sarılan dosyalarla birlikte adalet sistemi, içinde debelendikçe batan bir girdabı andırıyor.

İki yılda bir vizyona sokulan "Adalet Reformu" paketleri ise ne yazık ki ambalajı değiştirmekten öteye geçmiyor; düzen aynı, tıkanıklık baki kalıyor.

Peki, bizi bu kör düğüme getiren, adaleti yerinden kımıldatmayan o temel dinamikler neler?

1. Siyasetin Değişmeyen Arzusu: Adalete Hükmetme Çabası

Bu topraklarda yargı, hemen her dönemin muktediri için bir "hizaya getirme" veya "güç devşirme" alanı olarak görüldü.

12 Eylül askeri cuntasının üst düzey hâkim ve savcıları toplayıp takınacakları tutumu brifinglerle dikte etmesi, bu geleneğin en çıplak ortak hafızasıdır.

Sonraki yıllarda yöntemler değişse de niyet hep aynı kaldı:

Her gelen iktidar, adalet sistemini kendi lehine dizayn etmeye çalıştı. HSK (Hâkimler ve Savcılar Kurulu) gibi yüksek kurulların yapısıyla yapboz gibi oynanması, yargının bağımsız bir hakem değil, siyasi bir enstrüman olarak konumlandırılmak istenmesinin açık bir sonucudur.

2. Hukuku Baypas Eden Bürokrasinin Yarattığı İş Yükü

Sistemdeki tıkanıklığın en büyük müsebbiplerinden biri de hukukun evrensel ilkelerini hiçe sayan bürokrasi pratiğidir.

Başta SGK ve Vergi Daireleri olmak üzere birçok kamusal kurum, "hakkaniyet" gözetmek yerine refleks olarak kendi lehine, sokaktaki vatandaşı mağdur eden kararlar alıyor.

Bürokrasinin kendi içinde çözmesi gereken ya da en baştan adil kurgulanması gereken bu kararlar, yüz binlerce insanın mahkeme kapılarına dayanmasına yol açıyor.

Kurumların sorumluluk almaktan kaçarak topu yargıya atması, mahkemeleri devasa birer dosya deposuna çeviriyor.

3. Hayatın Gerçekliğine Sırtını Dönmüş İçtihatlar

Hukuk, toplumun ve hayatın ritmini yakalamak zorundadır; aksi takdirde zulme dönüşür.

Bugün boşanmak amacıyla mahkemeye başvuran ancak taraflardan birinin sırf "inat" uğruna kabul etmemesi nedeniyle yıllarca süren boşanma davaları bunun en somut örneğidir.

Evlilik müessesesi, iki taraflı rızaya dayanan bir yapıdır. Taraflardan biri o bağdan fikren ve kalben kopmuşsa, devlete düşen görev o evliliği zorla sürdürtmek değil; hakkaniyetli bir paylaşım ve koruma kalkanı sağlayarak o ilişkiyi hukuken de bitirmektir.

4. Adalet Adına Adaletsizlik: Ezbere Dayalı Pozitif Ayrımcılık

Hukukta denge, haklı ile haksız arasında kurulur; kategorik kimlikler arasında değil.

"Erkek karşısında kadına, işveren karşısında işçiye, mülk sahibi karşısında kiracıya" kayıtsız şartsız, mutlak bir pozitif ayrımcılık tanımak adalet duygusunu derinden zedeler.

Örneğin, somut hiçbir delil aranmaksızın sadece "kadının beyanının esas kabul edilmesi" ya da mülkiyet hakkının tamamen göz ardı edilmesi teraziyi bozar.

Şahit olduğum bir davada 1 yıllık kira kontratı ve buna bağlı tahliye taahhütnamesine rağmen, kirasını ödemeyen bir kiracının dükkândan çıkarılması 4-5 yıl sürdü.

Mahkemelerin, sözleşme özgürlüğünü ve yazılı metinleri hiçe sayarak "Kira kontratında ne yazarsa yazsın, biz onu yazılı olmayan teamüllerle 10 yıl kabul ediyoruz" mantığıyla hareket etmesi, mülkiyet hakkını fiilen askıya almaktır. Bir tarafı korurken diğer tarafı tamamen mağdur eden bu yaklaşım adalet değil, sistem eliyle yaratılan yeni bir haksızlıktır.

5. Liyakat Krizi ve Denetimsizlik

Nihayetinde sistemi işleten insandır. Sağlıklı ve işleyen bir adalet mekanizması, sadece binalarla değil, yüksek tecrübe ve hukuki formasyona sahip hâkim ve savcılarla mümkündür.

Özellikle 15 Temmuz sonrasında yargı camiasında oluşan devasa boşluğu doldurmak adına, yeterli mesleki olgunluğa erişmeden kürsüye çıkarılan binlerce tecrübesiz isim, kararlardaki hata payını artırdı.

Üstelik bunca acele atamaya rağmen mahkeme sayısı hâlâ yetersiz. Hepsinden vahimi ise hatalı karar veren, dosyayı keyfi olarak sürüncemede bırakan veya davayı gereksiz yere uzatan yargı mensuplarına yönelik caydırıcı bir yaptırım veya liyakat denetiminin işletilmiyor oluşudur.

Neticede...

Hukukun temel kaidesidir: GecikmiÅŸ adalet, adalet deÄŸildir.

Kararın 40 yıl sonra gelmesi, hak sahibinin mezarında haklı çıkmasından başka bir anlam taşımaz.

Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduÄŸu ÅŸey süslü reform paketleri veya içi boÅŸ mevzuat deÄŸiÅŸiklikleri deÄŸildir.

İhtiyacımız olan; siyasetin elini yargının üzerinden çektiği, bürokrasinin hukuka boyun eğdiği, liyakatli kadroların eliyle mülkiyet ve kul hakkının titizlikle korunduğu, hayata dokunan bir zihniyet devrimidir.

Aksi takdirde, bu hantal çarkların arasında sadece dosyalar değil, bir toplumun geleceğe ve devlete olan güveni öğütülmeye devam edecektir.

Veysel TEPELİ

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.