Sosyal Medya

Yazarlar

Yalnızsın ama sahipsiz değilsin!


Kalabalıkların ortasında yalnızlaşan bir çağda yaşıyoruz. Toplantılarımız, arkadaşlarımız, ailemiz, işimiz, sosyal çevremiz... Fakat bütün bunların arasında insanın içinde kimsenin ulaşamadığı bir yer var. Ve modern insan, belki de en çok orada yalnız.

Birileriyle konuşuyor ama anlaşılmıyor. Birileriyle yaşıyor ama paylaşamıyor. Birileri tarafından seviliyor ama kendisini sevilmeye değer hissedemiyor.

Geceleri ekranı kapattığında odasında yalnızca kendisi kalıyor. Ve insan, o sessizlikte kendisine şu soruyu sormaya başlıyor: “Bunca insanın arasında neden bu kadar yalnızım?”Belki de cevabı aradığımız yerde değil, kaybettiğimiz yerde bulmamız gerekiyor.

Kur’an bize Dâvûd peygamberi de anlatıyor. Bir peygamber, hükümdar, savaşçı, hâkim... Ve bir kul... Fakat bütün bu sıfatların ötesinde, Allah’la bağını hayatının hiçbir alanında koparmayan bir insan.

Dâvûd peygamberin hayatında güç, adalet ve anlamı aynı yerde görüyoruz. Fakat o bunların hiçbirini Allah’tan bağımsız düşünmüyor. Çünkü güç onun için bir üstünlük değil, emanettir. Hüküm vermek bir ayrıcalık değil, sorumluluktur. Hayat yalnızca yaşamak değil, Allah ile yaşamaktır.

Kur’an, Dâvûd’un Calut karşısındaki mücadelesini anlatırken bize önemli bir hakikati gösterir: İnsanların gözünde ölçü büyüklük olabilir. Kalabalık olabilir. Silah olabilir. Güç olabilir. Ama Allah’ın ölçüsü başkadır.

Dâvûd henüz hükümdar bile değildir. Allah’ın takdiriyle Calut’un karşısına çıkar ve onu öldürür. Ardından Allah ona mülk ve hikmet verir. Burada insanın güçle kurduğu ilişkinin en önemli sınavı başlar. Güçsüzken adil olmak görece kolaydır. Asıl mesele, insanların sana muhtaç olduğu bir anda, güç eline geçtiğinde ne olduğundur. Sözünün başkalarının hayatını değiştirebildiği bir anda... Bir insanın kaderine dokunabilecek bir makamda bulunduğunda... Hâlâ Allah’ın huzurunda olduğunu hatırlayabiliyor musun?

İşte Dâvûd’un farkı burada başlar. O, hükümranlığın içine girerken Rabbinden uzaklaşmadı. Makamına yükselirken secdesini kaybetmedi. Gücüne kavuşurken acziyetini unutmadı.

İnsanın Allah’la ilişkisi yalnızca zayıf zamanlarında kurduğu bir sığınak değildir. Asıl mesele, güçlü olduğunda da O’na muhtaç olduğunu bilmektir. Modern insan tam burada savruluyor. Gücü arttıkça Allah’a ihtiyacının azaldığını zannediyor.

Parası arttıkça... Bilgisi arttıkça... Teknolojisi geliştikçe... Makamı yükseldikçe... İmkânları çoğaldıkça...

İnsanın kendisini yeterli görme ihtimali büyüyor. Sonra çok garip bir şey oluyor. Dünyayı kontrol etme gücü kazandıkça, kendi iç dünyasını kontrol edemez hâle geliyor. Her şeyi biliyor ama neden yaşadığını bilmiyor. Herkese ulaşabiliyor ama kendisine ulaşamıyor. Her yere gidebiliyor ama nereye ait olduğunu bilmiyor. Konuşacak binlerce insan bulabiliyor ama içindeki cümleyi emanet edecek bir gönül bulamıyor. Çünkü yalnızlık her zaman insanın yanında kimsenin olmaması değil; kalabalıkların içinde Allah’sız yaşamaktır. Dâvûd’un hayatını modern insan için bu kadar kıymetli hâle getiren şeylerden biri de budur.

O, kalabalıkların içinde yalnız değildi. Çünkü kalbi boş değildi. Kur’an onun Allah’la bağını sadece sözlerle anlatmaz. Dağların ve kuşların onunla birlikte Allah’ı tesbih ettiğini bildirir. Demirin onun için yumuşatıldığını anlatır. Ona hikmet verildiğini söyler. Ve hüküm verirken adaleti emreder. Yani Dâvûd’un hayatında ibadet, adalet, üretim, yönetim, mücadele ve gündelik hayat birbirinden kopuk alanlar değildir.

Allah’la kurduğu bağ hayatının sadece bir köşesinde durmaz; hayatının tamamına nüfuz eder. Modern insan en büyük kopuşlarından birini burada yaşar. Nasıl mı?

Hayatı parçalara ayırıyoruz:

İş başka... Aile başka... Vicdan başka... İnanç başka... Para başka... Ahlâk başka... Siyaset başka... Gündelik hayat başka...

Dâvûd (as) ise bize bütünlüğü hatırlatıyor. Çünkü Allah’ı hayatın bir bölümüne koyup diğer bölümlerini O’ndan bağımsız yaşamak, insanın içindeki parçalanmayı daha da derinleştiriyor.

İnsan bir bütündür. Kalbiyle yaptığı iş arasında... İnandığı şeyle yaşadığı hayat arasında... Söylediği sözle verdiği hüküm arasında... Allah’a yönelişiyle insanlara davranışı arasında bir bağ vardır. Hikmet biraz da bu bütünlüğü görebilmektir.

Hikmet, sadece çok şey bilmek değil, bildiklerinin seni nereye götürdüğünü bilmektir.

Dâvûd’a mülk verilirken hikmet de verildi. Çünkü güç hikmetsiz kaldığında zulme dönüşebilir. Bilgi ahlâktan kopunca tehlikeye dönüşebilir. Adalet duygusu merhametten koparsa sertliğe dönüşebilir. İnsan kendisini merkeze koyduğunda, elindeki bütün nimetler zamanla kendi egosunun hizmetine girebilir.

Kur’an’ın Dâvûd üzerinden verdiği mesajlardan biri de şudur: Sana verilen şey, seni Allah’tan uzaklaştırıyorsa nimet olmaktan çıkıp imtihana dönüşebilir.

Bu yüzden Dâvûd’un hayatındaki en çarpıcı sahnelerden biri, iki davacının huzuruna gelmesidir.

Bir hüküm vermesi istenir. Hüküm verir. Sonra bunun bir imtihan olduğunu fark eder ve Rabbine yönelir. Çünkü adalet, insanın başkalarını yargılamasından önce kendisini Allah’ın huzurunda yargılayabilmesidir.

Herkes adalet istiyor. İşyerinde... Ailede... Toplumda... Devlette... İlişkilerde...

Ne yazık ki insanın adalet talebi çoğu zaman kendisine geldiğinde değişiyor. Başkası hata yaptığında hukuk istiyoruz ama hata yaptığımızda mazeretlerimizi sıralıyoruz. Başkası bize haksızlık yaptığında adalet istiyoruz, biz başkasına haksızlık ettiğimizde niyetimizi anlatıyoruz.

Tıpkı Dâvûd gibi kendinle karşılaşmaya hazır mısın?

Adalet, yalnızca başkasından beklediğin bir şey değil; kendine uygulamaya razı olduğun ölçüdür.Bunu anlayan insan, gerçek büyüklüğün elindeki güçte değil, o gücün sahibinin kim olduğunu bilmekte olduğunu da anlar. İnsan bunu unuttuğu anda sahip olduklarıyla kendisini tanımlamaya başlıyor. “Ben buyum. Makamım bu, param bu, çevrem bu, başarım bu.” Kendisini bunlarla özdeşleştiren insan, bunlardan biri elinden gittiğinde yalnızca bir şeyini değil, kendisini kaybediyor.

Dâvûd’un hayatı ise insana başka bir kimlik öneriyor: Sahip olduklarınla değil, kimin kulu olduğunla kendini tanı.

Modern insanın anlam arayışının düğümü de burada. Çünkü anlam, insanın daha fazla şeye sahip olmasıyla çoğalmıyor. Hatta elindekiler çoğaldıkça anlamı azalabiliyor.

Daha büyük ev... iyi araba... yüksek maaş... fazla takipçi... çok tanınmak... fazla tüketmek... Bütün bunların sonunda insan yine aynı soruya dönüyor: “Peki bütün bunların anlamı ne?”

Dâvûd bize hayatın anlamını hayatın kendisinden daha büyük bir hakikate bağlamayı öğretiyor. Allah’la bağı olmayan bir hayat, ne kadar başarılı görünürse görünsün insanın içindeki “neden?” sorusunu susturamıyor.

Dâvûd’un yalnız olmamasının sebebi yanında insanların bulunması değildi. Kalbinin sahibini bilmesiydi.

Modern insanın yalnızlığına bakarken bunu düşünmek zorundayız. Yalnızlığımızı sürekli insanlarla doldurmaya çalışıyoruz.

Yeni insanlar... Yeni ilişkiler... Yeni arkadaşlıklar... Yeni çevreler... Yeni ekranlar... Yeni eğlenceler...

Lakin kalbin ihtiyaç duyduğu şeyi hiçbir insanın omzuna yükleyemeyiz. Çünkü insan, insana yoldaş olabilir ama insanın anlamını insan veremez. İnsan seni sevebilir ama varlığının nedenini açıklayamaz. İnsan seni dinleyebilir ama ruhunun bütün sorularına cevap veremez. İnsan yanında olabilir ama kalbindeki boşluğu Allah’ın yerini tutarak dolduramaz. Bu yüzden Dâvûd’un hayatından modern insana düşen en büyük derslerden biri şudur:

Allah’la bağını kaybeden insan, kalabalıkların içinde bile yalnız kalabilir. Allah’la bağını koruyan insan ise yalnız kaldığında bile sahipsiz değildir.

Dâvûd’un hayatına baktığımızda yalnızca bir hükümdar görmeyelim. Gücün içinde Allah’ı unutmayan bir kul görelim. Hüküm verirken nefsinden korkan bir insan görelim. Elindeki imkânı üretime dönüştüren bir peygamber görelim. Allah’ı hayatının dışında bırakmadan yaşayan bir hayat görelim.

İnsanın asıl yorgunluğu, yaptığı işlerin çokluğundan değil; yaptığı şeylerin anlamını kaybetmesinden doğuyor. İnsan sadece dinlenerek iyileşmiyor. Neden yaşadığını hatırlayarak iyileşiyor.

Belki sen de bugün çok yoruldun. Herkese yetişmeye çalışırken kendinden uzaklaştın. Adalet ararken içindeki huzuru kaybettin. Anlam ararken daha fazla şeye sahip olmaya çalıştın. Kalabalıkların içinde kendini hiç olmadığı kadar yalnız hissettin. Bütün bunların ortasında ihtiyacın olan şey yeni bir hayat değil, hayatının merkezini yeniden bulmaktır.

Dâvûd’un hayatı bize tam da bunu hatırlatıyor: Güçlenebilirsin. Zenginleşebilirsin. Makam sahibi olabilirsin. İnsanlar seni sevebilir. Adın duyulabilir. Elin demiri bile yumuşatacak imkânlara kavuşabilir.

Fakat bütün bunların içinde kalbin Allah’tan koparsa, elindeki her şey çoğalırken içindeki yalnızlık da büyüyebilir. Ama kalbin Allah’la bağını korursa... Yalnız kaldığında bile sahipsiz değilsindir.

Şimdi Kur’an’ın aynasını bir kez daha kendimize çevirelim:

Sorunumuz gerçekten de hayatımızın çok yoğun olması mı? Çok şey taşıyoruz ama neden taşıdığımızı bilmiyoruz. Çok insan tanıyoruz ama kalbimizi kime emanet edeceğimizi bilmiyoruz. Çok şey biliyoruz ama abildiklerimizin bizi nereye götürmesi gerektiğini kaybettik. Çok güçlendik ama kime muhtaç olduğumuzu unuttuk.

Öyleyse Dâvûd’un hayatının önünde kendimize şu soruyu soralım:

Bunca insanın arasında gerçekten yalnız mıyım; yoksa Allah’ı hayatımdan çıkararak kendimi mi yalnız bıraktım?

Mehmet KAMAN

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

Tasarım ve Kodlama BEYRİBEY BİLİŞİM