Yazarlar
Bir İnsan Meselesi
Bütün iddialar yerle bir. Bildiğimizi sandığımız her şey askıda; inandığımızı söylediğimiz şeyler yeniden tartıda.
Arayıştı, anlatmaktı çabamız ve yolculuğumuz… Lakin kaybolduk, haddi aştık. Sınırlarımızı bilmeden sonsuzluk hakkında konuştuk. Ve en çok da Tanrı’yı anlatırken kendimizi ifşa ettik!
Tanrı’yı konuşur insan…
Ama Tanrı’nın ne dediğini değil, Tanrı hakkında ne düşündüğünü söyler.
Cümleler uzar, kavramlar çoğalır, tartışmalar derinleşir, oysa anlam derinleşmez. Çünkü insan, anlamadığı bir şeyi savunmaya başladığında hakikati değil, kendini korumaya başlar.
Kendini koruma güdüsüyle Tanrı, hakikat olmaktan çıkar; insanın zihninde kurduğu bir temsile dönüşür.
Korktuğu için sert bir Tanrı icat eder insan. Kaygılandığı için cezalandıran bir Tanrı tasarlar. Güvende hissetmek için sınırlar çizer… sonra o sınırların Tanrı olduğunu söyler.
Oysa kurduğu şey Tanrı değildir. Kendi iç dünyasının yansımasıdır.
İnsan, yaşadıklarını mutlaklaştırır.
Gördüğünü genelleştirir.
Hissettiğini hakikat sanır.
Ve zamanla kendi zihninde bir tanrı imajı oluşur. Bu imaj; korkularla, beklentilerle, kırgınlıklarla, arzularla yoğrulmuştur. İnsanın kendisinden taşan ne varsa, Tanrı diye karşısına dikilir.
Sonra o imaj üzerinden konuşur.
O imaj üzerinden yargılar.
O imaj üzerinden hayatı anlamaya çalışır.
Ama yanlış bir tasavvurdan doğru bir hayat çıkmaz.
Çünkü insan, neyi yanlış anladıysa hayatını da onun üzerine yanlış kurar.
“Doğru olan budur.” derken aslında kendi zannını kutsar. Hakikati değil, kendi yorumunu savunur.
Ve can yakıcı, hayat yıkıcı yanılgı!
İnsan, kendi zihninde kurduğu Tanrı’yı savunurken, hakikatten uzaklaştığını fark etmez:
“Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edemediler…” (Zümer Suresi, 67)
Bu, bir bilgi eksikliği değil; bakış bozukluğudur.
İnsan bildiğini sandığı şeyle perdelenir. Yanlış bildiğini doğru sanır. Bu yanlışlık zamanla alışkanlığa dönüşür… sonra inanca.
Bir insan düşün:
Kendini doğru sanır. Konuşurken yumuşaktır ama hayatında serttir. Haklı olduğu yerde karşısındakini görmez. Haklı kalmak ister; doğru olmak değil.
Ve savrulur insan…
Çünkü hakikat, haklı olmaya sığmaz.
Tanrı’nın dili nettir.
İnsan ise o dili çoğaltır, parçalar ve yeniden kurar. Ortaya çıkansa Tanrı’nın sözü değil; insanın yorumudur. Ve o yorum, zamanla kutsallaştırılır.
İşte kırılma tam burada başlar…
Çünkü mesele hiçbir zaman Tanrı değildi. Mesele, insanın Tanrı’yı nereden ve nasıl gördüğüydü.
Ve insan, eğer gerçekten görmek isterse… yukarıya bakmayı bırakıp kendine dönmek zorundadır.
Çünkü vahiy, insanın Tanrı hakkında ne düşündüğünü değil; “Tanrı”nın insan hakkında ne söylediğini bildirir:
“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz…” (Kâf Suresi, 16)
Bu, bir tanım değil; bir inşadır.
Allah insanı anlatırken onu küçültmez.
Onu yok saymaz.
Onu değersizleştirmez.
Aksine insanı merkeze alır.
Onun zaafını söyler ama utandırmaz.
Sorumluluğunu yükler ama ezmez.
Hesabını hatırlatır ama umudunu elinden almaz.
Çünkü Allah’ın insana dair kurduğu dil; yargılayan değil, inşa edendir.
İnsana yük verir… ama o yükün içine anlam yerleştirir.
İnsana sorumluluk verir… ama o sorumluluğun içine izzet koyar.
Ve en önemlisi: İnsan kendini terk etse bile Allah insanı terk etmez.
İşte gerçek tasavvur budur.
İnsanı korkutarak daraltan değil, hakikatle yüzleştirerek genişleten bir tasavvur…
İnsanı bastıran değil, onu kendine doğru çağıran bir anlayış…
Bu yüzden mesele yalnızca Tanrı’yı anlamak değildir. Asıl mesele, insanın kendini hangi hakikate göre inşa ettiğidir.
Çünkü insan, inandığı Tanrı’ya benzer. Eğer Tanrı’yı kendi korkularından kurarsa,
korkuyla yaşar. Eğer Tanrı’yı kendi yargılarından kurarsa, yargıyla yaşar. Ama eğer Allah’ı, O’nun kendini anlattığı yerden anlarsa… işte o zaman hayatı da hakikate göre kurmaya başlar.
İnsan Tanrı’yı konuşur.
Allah ise insanı anlatır.
İnsan yargılar.
Allah rehberlik eder.
İnsan uzaklaşır.
Allah yakınlığı bildirir.
Ve insan, ne zaman bu farkı idrak ederse…
işte o zaman sarsılır.
Huzursuz olur.
Sorgular.
Ve eğer cesaret ederse…
Kendi kurduğu Tanrı’yı bırakır,
hakikatin gösterdiği Allah’a yönelir.
Yanlış olan Tanrı değildir.
Yanlış olan, insanın tasavvurudur.
Çünkü mesele hiçbir zaman bir Tanrı meselesi olmadı. Mesele her zaman bir insan meselesiydi.
Mehmet KAMAN

halit
Nisan 13, 2026 Pazartesi 13:45
güzel anlatım,peki çare ne,yani içimizdeki tanrı ya değil de Allah'a yonelmemizi sağlar...elbette Allah'ın elçiler aracigile bildirdiği ve kendini tanıttığı kitapları gerçek bir şekilde(kendi tanrısının bilgisi ile değil)anlamakla mümkün....işte insanımızın kaçtığı yol da bu,. tebrik edrim