Sosyal Medya

Yazarlar

Kurban Ol(un)madan, Kurban Olmaz!

Kültürümüzün hafızasında yer etmiş, sınır ihlallerini ve had bilmezliği en veciz şekilde eleştiren derinlikli bir deyimimiz vardır: “Cin olmadan adam çarpmaya kalkmak!” Kendi sığlığını görmeden, işin künhüne ve esrarına varmadan büyük iddiaların arkasına saklananları ne güzel silkeler bu söz. Biz de bu ifadeden mülhem diyoruz ki: “Kurban ol(un)madan, kurban olmaz!”

Her Kurban Bayramı eşiğinde sormayı alışkanlık hâline getirdiğimiz, âdeta bir ritüele dönüştürdüğümüz klasik bir derttir bu: “Hocam, kurban nasıl olmalı? Hangi cinsten seçilmeli, kaç hisseye girilmeli? Hangisi daha makbuldür?” Bu ve benzeri şeklî, fıkhî soruları ardı ardına sıralarız da kalbimizi deşmesi gereken o en temel soruyu sormayı nedense hep teğet geçeriz: “Biz neden bir başkasını (bir hayvanı, bir nesneyi, bir malı) kurban ediyoruz?”

Halbuki bu ibadetin özünü ve varoluşsal gayesini beyan eden âyet-i kerime meseleyi şöyle izah eder:

“Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; O’na ulaşacak olan sadece sizin takvanızdır.”[Hac 22/37]

Çoğumuz bu âyetteki ilâhî muradı, yani takvâyı; Allah (cc) adına hâlis bir niyetle bol besili bir koç alıp maddi bir varlığı feda etmede cömert davranmak, daha besili, daha iri yarı bir hayvanı seçmek olarak yorumluyor… Kısacası kesilecek/kurban edilecek “nesne”yi önceliyoruz. Niyet mevzusunu da sadece “cömert” olmakla, cimrilik yapmamakla ve gösterişten uzak durmakla sınırlı anlıyoruz. Günün sonunda metni, yine ortada duran öteki/nesne/hayvan üzerinden analiz ediyoruz.

Oysaki meseleye şöyle bakabiliriz: Kişi öncelikli olarak kendi benliğini, nefsini, konforunu; kısaca canını ve cananını hakikat yolunda fedâ etmeden, yani bizzat kendisi "kurban olmadan", kapısına bağladığı kurbanlığın Allah katında hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Ne yazık ki bugün yaşadıklarımız, bu temel mefkurede nasıl acı bir eksen kayması yaşadığımızı yüzümüze bir tokat gibi çarpıyor.

İnsanlığın İlk ve Öncü Kurbanlıkları!..

İnsanlığın ilk ve en büyük kurbanları şüphesiz nebîlerdir. Her Allah elçisi; öz varlığını, milletinin/ümmetinin hidâyeti ve selâmeti adına kurban etmiştir. Sahip oldukları veya olabilecekleri tüm imkânları, konforu, malı, mülkü ve makamı gözlerini kırpmadan feda etmişlerdir. Dahası; toplumsal ilgiyi, sevgiyi, başta aileleri olmak üzere en yakınlarını, şirke ve dünyaya karşı güçlü bir “Lâ” (Hayır) diyerek, “İllallah” (Ancak Allah) hakikatine kurban vermişlerdir. Onlar bu kutlu adanmışlığa önce kendi nefislerinden başlamışlardır. Çünkü bilirler ki dava sahibi olmak, davaya kurban olmayı gerektirir.

Bir lider, bir muallim veya bir rehber davasına bizzat kurban olursa, arkasından gelenler de bir gün gelir ashâb-ı kirâm gibi sadakatle haykırır: “Anam, babam ve canım sana feda olsun (kurban olsun) yâ Resûlullah!” [Buhârî, “Cenâiz”, 3]

Bu eşsiz bağlılık cümlesini tarihe kazıyan asıl amil, her şeyden önce Allah Resûlü’nün (sas) kendi varlığını ümmetinin hidâyetine kurban etmiş olmasıdır.

Benzer bir ufku Hz. Ömer’in (ra) şahsında da okuruz. Kendisinden sonra oğlu Abdullah b. Ömer’i halifeliğe aday göstermesini teklif edenlere verdiği o meşhur cevap, tam da bu minvalde zihinlerimizi sarsmalıdır: “Bir evden bir kurban (feda edilecek kişi) yeter!” [Bk. İbn Sa’d, Tabakât, 3/343]

Emîrü'l-Mü'minîn olmak, halife olmak ya da bir topluluğa adil bir yönetici olmak; kişinin kendi konforundan vazgeçip kendisini halkına, milletine fedâ etmesidir. İşte asıl "kurban olmak" budur.

Kurbanlıkların Yer Değiştirmesi, Küresel Eksen Kayması!

Günümüzde ise mevzu mevzî kaybetmiş, eksenler tamamen tersine dönmüştür. Artık herkes bir başkasını kurban etmenin, fedâ etmenin/ettirmenin kolaycılığına kaçıyor. Mesele sadece malı feda etmekle, onu bir yerlere bağışlamakla çözülmüyor; çünkü o feda edilen mal da artık bizim dışımızdaki bir "öteki" hâline gelmiş durumdadır.

Bu bencillik ve eksen kayması, aile içinden başlayarak dalga dalga tüm dünyaya yansıyor. Misal, evde bireyler sürekli olarak bir ötekinin (eşinin, kardeşinin, evladının) kendisini feda etmesini, fedakarlıkta bulunmasını, yani tabiri caizse “kurban olmasını” talep ediyor. Fakat kimse kendi konfor alanından en ufak bir ödün vermeye yanaşmıyor.

İş mali boyuta intikal ettiğinde ise cephe tamamen kapitalistleşiyor. Kişi, “Paramla, malımla her türlü kurbanlığı alırım, paranın gücüyle herkesi kendime ram ederim!” girdabına kapılıyor. Peki, sormak gerekir: Bu insan kurbanını Allah’a mı adıyor, yoksa kendi egosunun putuna mı kurban ediyor? İşte orası tam bir çelişkiler diyarı!...

Çağımızın Sessiz Kurbanları

Meseleye küresel boyutta baktığımızda ise trajedi daha da devasa bir boyut kazanıyor. Bugün Gazze bir kurban, Doğu Türkistan bir kurban… İslâm coğrafyasının mazlum toprakları, insanlığın ve ümmetin gözü önünde can çekişen birer kurbanlık olarak duruyor. Biz seyirciler ise bu kurbanlıklar için sadece konforlu koltuklarımızdan gözyaşı döküyor, ekran başında hayıflanıyoruz. En fazla sosyal medyada klavye mücahitliği yapıyoruz!...

Hâlimiz; boğazlanmaya doğru götürülen bir kuzuya bakıp içi sızlayan, lakin hemen ardından "İyi ki bıçak bana dokunmuyor, iyi ki ben değilim" diyerek gizliden gizliye sevinen ağıldaki diğer kuzuların hâlinden farksız. Dahası, vicdanını tamamen yitirmiş küresel bir güruh var ki onlar da bu mazlumlardan ne kadar et ve post çıkarabileceğinin, bu vahşetten nasıl bir siyasî ve ekonomik menfaat devşirebileceğinin hesabını yapıyor; âdeta uluslararası bir kasaplar şebekesinin “soğuk zincir halkası” gibi soğukkanlılıkla bekleşiyorlar.

Bu vesile ile yaklaşan Kurban mevsiminde bu mevzuyu kendi mevziisinde yeniden tefekkür edip tezekkür ederek hem düşünsel anlamda hem de eylem planında kurbanlığı yeniden ele almak durumundayız.

Unutmayalım ki bizzat kurban ol(un)madan, kesilen hayvanlarla ne “kurban” olur ne de “bayram”… Olsa olsa bir “et” şöleni ve festivali olur (Neûzü billah!!!)

Vesselam…

Muhammed Ali ALİOĞLU

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

Tasarım ve Kodlama BEYRİBEY BİLİŞİM