Makale
Tek Sorumlu Kötüler midir?
İnsan, başına gelen kötülükleri anlamakta çoğu zaman dürüst değildir. Acının içindeyken hakikate değil, teselliye yönelir. Zarar gördüğünde ilk yaptığı şey, yarasının kaynağını dışarıda aramaktır. Düşmanı gösterir, zalimi gösterir, hainleri, şeytanları, bozguncuları, kötü yöneticileri, çürümüş düzenleri gösterir. Bunların hepsini doğru olarak gösterir; çünkü dünyada gerçekten zalimler vardır, gerçekten sömürenler vardır, gerçekten ifsat edenler vardır. Fakat insanın asıl körlüğü, burada başlar. O, kötülüğün failini gördüğü için hakikati gördüğünü sanır. Oysa çoğu zaman gördüğü şey, yalnızca son darbeyi vuran eldir; o ele imkân hazırlayan zemini, sessizliği, gevşemeyi, iç çürümeyi, ihmal edilmiş sorumlulukları, bozulmuş ölçüleri, bırakılmış mevzileri, terk edilmiş ilkeleri göremez.
Kur’ân’ın bu konudaki sarsıcı tarafı tam da buradadır. Kur’ân, musibeti yalnızca dış saldırının sonucu olarak okumaz; onu, çoÄŸu kez, insanın ve toplumun kendi eliyle hazırladığı neticelerin açığa çıkışı olarak okur. Bu yüzden ÅŸu ilke, sadece bir ahlâk cümlesi deÄŸil, bir varoluÅŸ yasasıdır.
“Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir.” (Şûrâ.30)
Bu ayet, yüzeysel okunduÄŸunda kaba bir kader tezahürü gibi anlaşılabilir. “Demek ki baÅŸa gelen her ÅŸeyin suçlusu insanın kendisidir.” Hayır. Ayetin söylediÄŸi ÅŸey bundan daha ince, daha derin ve daha ürperticidir. İnsan, uÄŸradığı sonuçların her zaman tek faili olmayabilir; fakat çoÄŸu zaman o sonuçların oluÅŸumuna katkı sunmuÅŸ, zemin hazırlamış, ihmal etmiÅŸ, göz yummuÅŸ, desteklemiÅŸ, geciktirmiÅŸ, korkmuÅŸ, susmuÅŸ, rıza göstermiÅŸ, mevzi terk etmiÅŸ, hakikati savunmamış, kötülüğün önünü açmış olabilir. Kur’ân’ın muhasebesi tam da burada baÅŸlar.
Hiç şu soru üzerinde düşündünüz mü; musibetler sadece dışarıdan gelen şeyler mi, yoksa içeride birikenlerin de sonuçları mıdır?
İnsan zihni musibeti “başına gelen ÅŸey” olarak düşünmeye meyillidir. Oysa Kur’ân, musibeti çoÄŸu zaman “dışarıdan inen rastgele bir felaket” gibi deÄŸil, yapılanların ve yapılmayanların geri dönüşü gibi tarif eder. Bu yüzden Şûrâ 30 ayetindeki hüküm, Bakara’daki ÅŸu ilkeyle birleÅŸir.
“Herkesin kazandığı-iyilik- kendi lehine, kazandığı-kötülük- kendi aleyhinedir.” (Bakara.286)
Ve Necm suresindeki ÅŸu ayet bunu daha da keskinleÅŸtirir.
“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm.39)
Burada çok büyük bir ontolojik tespit vardır. İnsan sadece olayların mağduru değildir; aynı zamanda sonuçların üreticisidir. Hayat, üzerine bir şeylerin düştüğü nötr bir yüzey değildir. İnsan ve toplum, içlerinde taşıdıkları niyetler, ölçüler, korkular, tercih ettikleri ilişkiler, benimsedikleri yönelimler, gösterdikleri cesaret veya gösteremedikleri dirayet, kurdukları veya kuramadıkları düzen, savundukları veya terk ettikleri ilkelerle kendi geleceklerinin maddesini işlerler. Sonra bir gün o işledikleri madde, kader diye karşılarına çıkar.
Kader çoÄŸu zaman insanın çok yanlış anladığı ÅŸeydir. Çünkü insan kaderi, dışarıdan yazılmış, kendisinin sadece katlandığı bir senaryo gibi görmek ister. Oysa Kur’ân’ın çizdiÄŸi çerçevede kader, çoÄŸu zaman insanın tercihleriyle içine yürüdüğü sonuç alanıdır. Bu yüzden Ra’d suresi, kaderi pasif bekleyiÅŸten çekip aktif dönüşüm yasasına baÄŸlar.
“Bir toplum kendinde olanı deÄŸiÅŸtirmedikçe Allah onların durumunu deÄŸiÅŸtirmez.” (Ra’d.11)
Bu ayet, sadece düşündüren bir söz değildir. Bu, toplumların yükseliş ve düşüş mekanizmasının ilkesidir. Bir toplumun dış şartlarından önce, iç bünyesi bozulur. Adalet ölçüsü kayar. Hakikat kıymetini yitirir. Menfaat, ilkenin önüne geçer. Liyakat bozulur. Sorumluluk ertelenir. Konfor, vazifenin yerine geçer. Korku, basiretin üstünü örter. İnsanlar iyi olmayı ister ama iyi olanı savunmak istemez. Hakkı sever ama hak için bedel ödemeyi sevmez. İşte tam o anda musibet henüz gelmemiş olsa bile, aslında gelmiştir; çünkü musibet önce dışarıda değil, içyapıda başlar. Bir ağacın devrilmesi, fırtınanın suçu değildir yalnızca. Fırtına çoğu zaman sadece açığa çıkarır. Asıl mesele, kökün ne kadar çürüdüğüdür.
İnsanlığın büyük yanılgılarından birisi ÅŸudur: Kötülüğün gücünü, iyiliÄŸin gevÅŸekliÄŸinden bağımsız sanmak. Hâlbuki tarih bunun tersini söyler. Zalimler, çoÄŸu zaman kendi güçlerinin büyüklüğü kadar deÄŸil, karşılarındaki toplumların iç çözülüşü kadar büyürler. Kur’ân’ın Enfâl suresindeki uyarısı bu yüzden sadece ahlâkî deÄŸil, siyasî ve toplumsal bir yasadır.
“Öyle bir fitneden sakının ki, yalnızca içinizden zulmedenlere eriÅŸmekle kalmaz.” (Enfâl.25)
Bu ayet, adeta toplumsal mekanik hakkında bir kanun metni gibidir. Zulüm, kendi başına, yalıtılmış olarak kalmaz. Bir toplumda kötülük büyüdüğünde, onun zararı sadece suçlu olana dönmez. Çünkü kötülük, bir kimsenin şahsî günahı olmanın ötesinde, bir iklim üretir. O iklimde adalet zayıflar, güven çözülür, dil bozulur, ölçüler kayar, cesaret azalır, hakikati söyleyenler yalnızlaşır, menfaat şebekeleri güçlenir, korku yayılır, ortalama karakter alçalır. Sonunda musibet, yalnızca zalime değil, o iklimin içinde yaşayan herkese temas eder.
Bu yüzden Maide suresindeki hüküm çok önemlidir.
“İşledikleri kötülüklerden birbirlerini vazgeçirmiyorlardı. Yaptıkları ne kötüydü!” (Maide.79)
Burada Kur’ân, kötülüğün yalnızca failini deÄŸil, kötülüğe karşı görevini terk edeni de sorumluluk alanına dâhil eder. Çünkü insan sadece yaptığından deÄŸil, yapması gerekirken yapmadığından da sorumludur. Bu, ahlâkın en ağır tarafıdır. Zira yapmak görünür; yapmamak gizlenir. Bir insan açıkça hırsızlık yaptığında suç bellidir. Ama bir insan susarak, geciktirerek, korkarak, mevki hesabı yaparak, “ÅŸimdi sırası deÄŸil” diyerek, “ben tek başıma ne yapabilirim” diyerek, “bana dokunmayan yılan…” diyerek, iyiliÄŸin savunulması gerektiÄŸi yerde geri çekildiÄŸinde, görünürde suç iÅŸlemez; fakat kötülüğün alanını geniÅŸletir.
İhmal, çoÄŸu zaman görünmeyen iÅŸtir; ama sonuçları çok görünürdür. Bir cam düşünün. TaÅŸ, ilk vuruÅŸta camı kırmaz. Önce ince bir çatlak oluÅŸur. Sonra o çatlak önemsenmez. Sonra “ÅŸimdilik idare eder” denir. Sonra herkes kendi küçük rahatına, günlük meÅŸgalesine, geçici güvenliÄŸine döner. En sonunda cam patladığında insanlar taşı suçlarlar. Oysa camı kıran taÅŸ kadar, çatlağı zamanında ciddiye almayan insanda bu sonuca ortaktır. Bu analojiyi insan iliÅŸkileri içinde dikkate alabilirsiniz. Bir söz, davranış, tavır, cama vuran ilk taÅŸ mesabesindedir. Önemsememek telafi edilemez sonuçlar doÄŸurur. Oysaki o, taşın camda oluÅŸturduÄŸu ilk nokta kadar hasara benzer bir zarar oluÅŸturmuÅŸtur. İlk hasar buradan iÅŸlemeye baÅŸlar ve nihayetinde bir gün büyük bir gürültü ile iliÅŸki yıkılır. Ona sebep olan, son anda karşıdakinin ortaya koyduÄŸu tavır gibi algılanır. Oysaki bu sonuç, ilk hasarı oluÅŸturan ilk nedenden beri örülüp, gelmektedir.
Bir de şu soruya cevap arayalım. Şeytan, düşman ve zalim; asıl sebep midir yoksa bırakılan boşlukları kullananlar mıdır?
İnsan, kötülüğün faili olarak ÅŸeytanı, düşmanı, zalimi göstermekte tamamen haksız deÄŸildir. Kur’ân da onların varlığını ve etkisini söyler. Hac suresindeki ifade açıktır:
“Her kim ÅŸeytanı dost edinirse, o da onu saptıracak ve alevli ateÅŸin azabına sürükleyecektir.” (Hac.4)
Fakat burada kritik kelime “dost edinmek”tir. Åžeytanın etkisi, zorunlu bir tahakküm deÄŸildir, kurulan yanlış iliÅŸki üzerinden iÅŸler. Yani ÅŸeytan, insanın içine zorla giremez; insanın içinde kendisine yer açılmış bir eÄŸilim bulur. Aynı ÅŸey toplumsal düşmanlar için de geçerlidir. Düşman, her zaman bir kuvvettir, ama o kuvvetin netice üretmesi için toplumun içinde mutlaka bir zayıflık, bir gedik, bir çürüme, bir çözülme, bir ihmal alanı gerekir.
Bu yüzden dış düşman, çoğu zaman yıkımın asıl müellifi değil, fırsatçısıdır. O, içeride çözülmüş olanı hızlandırır; içeride gevşemiş olanı ezer; içeride savunmasız kalmış olanı kullanır. Bu bakımdan düşman, kötü niyetin cisimleşmiş hâli olabilir; fakat ona imkân veren şey çoğu zaman iç zaaflardır.
Bu hakikati görmek, zalimi aklamak deÄŸildir. Tam tersine, zalimi daha gerçek bir çerçevede anlamaktır. Çünkü zalim sadece saldırdığı için zalim deÄŸildir; aynı zamanda toplumların zaaflarını okuduÄŸu, korkularını çözdüğü, menfaat damarlarını kullandığı, içlerindeki çözülüşe oynadığı için etkilidir. Dolayısıyla mesele yalnızca “kötüler neden kötü?” deÄŸildir. Daha acı ve daha gerekli soru ÅŸudur: kötüler neden etkili olabiliyorlar? Bu soru, insanı maÄŸduriyet konforundan çıkarır, sorumluluk alanına iter.
Toplumların uğradığı büyük musibetlerin önemli bir kısmı, yalnızca kötülüğün saldırganlığından değil, sorumluluğun başkalarına devredilmesinden doğar. İnsan, kendi aklını, iradesini, muhasebesini, vicdanını başkasına emanet etmeyi sever. Bu, yorucu olan sorumluluktan kaçmanın en konforlu yoludur. Ahzab suresindeki itiraf bunun trajik özetidir.
“Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize uyduk; onlar bizi yoldan saptırdılar.” (Ahzâb.67)
Bu cümlede iki suç vardır: Biri saptıranların, diÄŸeri düşünmeden uyanların suçu. Çünkü yanlış önderlik kadar, sorgusuz teslimiyet toplumsal felaket üretir. İnsan, çoÄŸu zaman düşünme zahmetinden, hakikati arama sorumluluÄŸundan, bedel ödeme cesaretinden kaçar ve bir otoriteye sığınır. Sonra onun arkasına geçip kendi sorumluluÄŸunu unutmak ister. Kur’ân ise buna izin vermez. Öndere uymak, sorumluluÄŸu ortadan kaldırmaz; sadece suçu paylaÅŸtırır.
Bir toplumun iradesi öldüğünde, önce dili kiralanır, sonra aklı kiralanır, sonra vicdanı kiralanır. Sonunda insanlar kendi anlamlarıyla ve cümleleriyle değil, kendilerine öğretilmiş anlamlar ve cümlelerle düşünmeye başlarlar. Böyle toplumlarda musibet, dış saldırı biçiminde görünse bile, asıl yıkım çok daha önce yaşanmıştır; özne olma kabiliyeti kaybedilmiştir.
Kur’ân’ın; Nisa suresi 95. ayette “oturup kalanlar” ile mücadele edenleri bir tutmaması, bu yüzden yalnızca savaÅŸ hukukuna dair bir ayrım deÄŸildir; çok daha geniÅŸ bir ilkeye iÅŸaret eder. Oturup kalmak, bazen bedensel deÄŸil zihinsel ve ahlâkî bir haldir. İnsan bazen yerinden hiç kalkmadan da mücadele içindedir; bazen de meydanın ortasında dururken bile oturuyor gibidir. Çünkü asıl oturuÅŸ, iradenin geri çekilmesi, sorumluluÄŸun ertelenmesidir. Hakkın savunusunun baÅŸkasına bırakılmasıdır. Toplumlar çoÄŸu zaman aktif kötüler yüzünden deÄŸil, pasif iyiler yüzünden kaybeder. Yani bozulma bir olay deÄŸil, bir süreçtir.
Kur’ân’ın en ibretamiz ayetlerinden biri de ÅŸu hükmü bildirir:
“İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozulma ortaya çıktı.” (Rum.41)
Bu ayetin ufku son derece geniÅŸtir. Çevre felaketlerinden ekonomik ifsada, ahlâkî çözülmeden siyasal çürümeye kadar her alana uzanır. Çünkü “bozulma”, sadece tekil suçların toplamı deÄŸildir; ilkenin ve ölçünün yitirilmesiyle oluÅŸan sistemsel bir sapmadır. İnsan fıtratın ölçüsünü, toplum adaletin ölçüsünü, ekonomi hakkaniyetin ölçüsünü, siyaset emanetin ölçüsünü, aile merhametin ölçüsünü, bilgi hikmet ve hakikatin ölçüsünü kaybettiÄŸinde bozulma baÅŸlar.
Bozulma, bir binanın bir anda çökmesi gibi değildir; daha çok bir bedenin yavaş yavaş hastalanmasına benzer. Başlangıçta sadece halsizlik vardır. Sonra bazı küçük belirtiler çıkar. Sonra bünyenin bağışıklığı düşer. Sonra en küçük mikrop bile ağır hastalık üretir. İşte toplumlar da böyledir. Bir toplumun başına gelen musibetlerin önemli bir kısmı, tek başına olaylardan değil, önceden aşınmış bağışıklık sisteminden kaynaklanır.
Burada Zilzâl suresinin zerre vurgusu, büyük felaketlerin küçük yanlış tercihlerden, büyük kazanımların küçük doğrulardan örüldüğünü hatırlatır:
“Kim zerre kadar hayır yapmışsa onu görür; kim zerre kadar ÅŸer yapmışsa onu görür.” (Zilzâl.7/8)
Zerre, önemsenmeyen şeydir. Ama hayatın ve tarihin mimarisi çoğu kez zerrelerden kurulur. Büyük çöküşler, çok sayıda küçük ihmalin birleşik sonucudur. Büyük yenilgiler, çok sayıda küçük korkunun kurumsallaşmış biçimidir. Büyük ifsatlar, çok sayıda küçük tavizin yığılmasıdır. İnsan, tek bir büyük kötülük yapmadan da büyük bir kötülüğün ortağı olabilir; çünkü bazen kötülük, suça katılmakla değil, iyiliğe gereken ağırlığı vermemekle güç kazanır.
Kur’ân’ın musibet öğretisini en çok bozan yanlışlardan biri, onu kaba bir “cezalandırma ÅŸeması” gibi okumaktır. Oysa ayetlerin bütününe bakıldığında musibet, çoÄŸu zaman yalnızca vurmak için gelen bir tokat deÄŸil; gizleneni açığa çıkaran bir ifÅŸa, o ana kadar anlaşılamayanı anlama vesilesi, farkındalık fırsatı gibidir. Şûrâ suresi 30. ayetin devamındaki incelik bunu gösterir: “BirçoÄŸunu da affeder.” Demek ki musibet, tüm yaptıkların tam karşılığı bile deÄŸildir; çoÄŸu zaman yalnızca bir kısmının görünür olmasıdır. Yani insan başına gelenin bile, hak ettiÄŸi bütün netice olmadığını düşünmelidir.
Bu çok sarsıcıdır. Çünkü insan genelde başına gelen sıkıntının büyüklüğüne odaklanır; Kur’ân ise başına gelmeyen, ertelenen, affedilen, gizlenen kısmı da düşünmeye çağırır. Bu bakış, insanın ÅŸikâyet dilini kırar; onu muhasebeye zorlar.
Musibet bazen bir toplumun aynasıdır. Aynaya bakıp yüzündeki kiri göreceğine, aynayı kıran adam, yüzünü temizlemiş olmaz. Düşmanı suçlamak çoğu zaman aynayı kırmaktır. Muhasebe ise yüze bakıp, olanı görmeye çalışmaktır.
Basiretin en zor taraflarından birisi, günahın sadece işlenmiş kötülükten ibaret olmadığını kavramaktır. İyiliğin yapılmaması da sonuçlar üretir. Bir çocuk korunmadığında, sadece bir çocuk zarar görmez; bir toplumun geleceğinde yeni bir çatlak oluşur. Bir liyakatsiz kişi makamda tutulduğunda, sadece bir hata yapılmış olmaz; adaletin omurgasına darbe vurulur. Bir ulul el bab susturulduğunda ya da dinlenmediğinde, sadece bir insan kaybetmiş olmayız; gelecek kuşakların firaset ve istikamet imkânını da kaybederiz. Bir toplumda cesaret azaldığında sadece bireyler korkaklaşmaz; zalimlerin hareket alanı da genişler.
Nisa 95 ayetteki; “oturanlar” ile “malları ve canlarıyla mücadele edenler” arasındaki ayrımı bu yüzden çok geniÅŸ okumak gerekir. Hayatın büyük meselelerinde “oturmak”, bazen sıradan bir eylemsizlik deÄŸildir; hakikatin lehine devreye girmemek anlamına gelir. Bir toplumun çökmesi için, o toplumda herkesin kötü olması gerekmez. Yeter ki yeterince insan, doÄŸru zamanda gerekli ağırlığı koymasın. Tarih, bazen kötülüğün saldırganlığından çok, iyiliÄŸin cılızlığından yenilir.
Kur’ânî çerçevede sebep-sonuç mekanizması nasıl iÅŸler?
Kur’ân’ın çizdiÄŸi çerçeveye göre musibet ve çöküş mekanizması kabaca ÅŸu ÅŸekilde iÅŸler:
İlk önce niyet bozulur. İnsan hakikat yerine çıkarı, görev yerine rahatlığı, emanet yerine menfaati tercih eder. Sonra ölçü bozulur. DoÄŸru ile faydalı, hakikat ile iÅŸe yarar olan, liyakat ile sadakat, adalet ile taraftarlık birbirine karışır. Sonra iliÅŸkiler bozulur. İnsan, ÅŸeytanı dost edinir; zalime yanaşır; yanlış önderliÄŸe teslim olur; kötülüğe ses çıkarmaz. Sonra mekanizmalar bozulur. Dil kirlenir, bilgi araçsallaşır, adalet zayıflar, emanet ehline verilmez. Sonra bağışıklık sistemi çöker. Artık dış müdahale, iç kriz, ekonomik sarsıntı, ahlâkî saldırı, siyasî kargaÅŸa çok daha kolay yıkım üretir. En son musibet görünür. İnsanlar o görünür neticeye bakıp “Bu bize nereden geldi?” derler. Oysa musibet, gökten yeni inmemiÅŸtir; içeride çoktan hazırlanmıştır.
Bu yüzden Kur’ân'da, sebep-sonuç iliÅŸkisinin sadece, fiziki dünya, teknik süreçler üzerinde deÄŸil; algı, iman, karar, davranış, ahlâk ve toplumsal dünyaya da iÅŸlediÄŸi bildirilir. Nasıl ki ateÅŸ yakar, su boÄŸar, zehir öldürürse; zulüm çürütür, ihmal çökertebilir, korkaklık mevzi kaybettirir, yalan baÄŸ dokusunu parçalar, rıza kötülüğü meÅŸrulaÅŸtırır, pasiflik de zalime alan açar. Ahlâkî dünya en az fizik dünya kadar nedenseldir.
İnsan neden olanların sorumluluğunda, kendi payını görmek istemez?
Çünkü kendi payını görmek, benlik için ağırdır. Düşmanı suçlamak insanı rahatlatır; kendini sorgulamak ise insanı deÄŸiÅŸime zorlar. Düşmana öfke duymak kolaydır; kendi korkularını, ihmallerini, konfor düşkünlüğünü, menfaat hesaplarını, ertelemelerini, mazeret üretme biçimlerini görmek zordur. İnsan çoÄŸu zaman ÅŸunu yapmak ister: “Hem masum kalayım ve tatmin olayım, fakat hem de deÄŸiÅŸmek ve bir ÅŸey yapmak zorunda olmayayım.” Oysa Kur’ân’ın muhasebesi buna izin vermez.
Kur’ân, insanı iki uçtan da kurtarır. Bir yandan, “her ÅŸey dış güçlerin oyunu” diyerek sorumluluÄŸu dışarıya atan çocukça maÄŸduriyetten; öte yandan, “her kötülüğün tek suçlusu benim” diyerek adaleti bozan bir öz-haksızlıktan. Kur’ân’ın söylediÄŸi daha dengeli ama daha ağır bir ÅŸeydir. Sen tek fail olmayabilirsin; ama çoÄŸu zaman sıfır pay sahibi de deÄŸilsin. İşte hakiki muhasebe bu cümlenin içinde doÄŸar.
O zaman son soru ÅŸudur; musibet kimin eseridir?
Bu soruya dürüst cevap vermek için tek bir fail aramaktan vazgeçmek gerekir. Musibet bazen zalimin saldırısıdır; bazen cahilin taÅŸkınlığıdır; bazen ÅŸeytanın saptırmasıdır; bazen kötü önderliÄŸin yönlendirmesidir. Fakat çoÄŸu zaman bunların hiçbiri tek başına yetmez. Musibet, çoÄŸunlukla çok aktörlü bir sonuçtur. İçinde fail de vardır, fırsatçı da; zalim de vardır, susan da; saptıran da vardır, sorgulamadan uyan da; saldıran da vardır, hazırlıksız yakalanan da; bozan da vardır, bozuluÅŸu zamanında durdurmayan da…
Kur’ân’ın insana ve topluma söylediÄŸi acı hakikat ÅŸudur:
Sana gelen kötülüğün tamamının sorumlusu sen olmayabilirsin; ama o kötülüğün yolunu döşeyen taşlardan bazılarını sen de taşımış olabilirsin.
Bu yüzden gerçek soru “Bize bunu kim yaptı?” sorusundan önce ÅŸudur:
Biz neye inandık ve taraf olduk?
Biz neyi terk ettik?
Neyi savunmadık?
Nerede sustuk?
Nerede gevÅŸedik?
Kimi yanlış yere yücelttik?
Hangi kötülüğü küçük gördük?
Hangi iyiliÄŸi erteledik?
Hangi sorumluluğu başkasına devrettik?
Toplumların çöküşü, çoğu zaman bir düşmanın dehasından çok, içerideki insanların vazifelerini terk etmesinin sonucudur. Ve toplumların yeniden ayağa kalkışı da çoğu zaman dış şartların değişmesinden önce, iç muhasebenin dürüstçe yapılmasıyla başlar.
Çünkü musibet, sadece can yakan bir darbe değildir. Bazen bir hakikatin kapısını açan sert bir eldir. O elin gösterdiği yer dışarısı kadar, içerisidir de.
Kur’ân’ın çaÄŸrısı budur: “düşmanı gör, zalimi tanı, kötülüğe karşı teyakkuzda ol; ama bütün bunları yaparken kendini muaf tutma.” Çünkü insanın en büyük yanılgısı, yıkımı hep dışarıdan sanmasıdır. Hâlbuki nice yıkımlar, dışarıdan gelen bir çekiçten önce, içeride çoktan çatlamış bir yapı üzerine iner.
Ve hakikat ÅŸudur:
Bir toplumun başına gelen musibetlerin en derin sebebi, çoğu zaman düşmanın kuvveti değil, hakikatin omuzlanmasında gösterilen zayıflıktır.
Murat SAYIMLAR

Henüz yorum yapılmamış.