Sosyal Medya

Makale

Otuz Sene İçinde Gelinebilecek Zorunlu Nokta

Dünyanın içerisinde bulunduğu duruma ilişkin farklı bir perspektiften yapılacak analize; kaosun morfolojisi, çok parametreli bir çöküşün anatomisi açısından başlanılmalıdır.

Bu yüzyılın ilk çeyreği, insanlık tarihinde nadir görülen bir eşzamanlı krizler dönemine sahne olmaktadır. Ekolojik kırılganlık, biyoteknolojik müdahale kapasitesinin artışı, yapay zekâ destekli karar sistemlerinin hızlanması, küresel finansal kırılmalar, göç dalgaları, demografik asimetriler, kimlik çatışmaları ve devlet dışı aktörlerin güç kazanması sistemik bir türbülans üretmektedir.

Bu türbülans tekil deÄŸil, çok parametrelidir. Tıpkı karmaşık sistemler teorisinde tarif edilen “non-linear cascade” etkisi gibi. (DoÄŸrusal olmayan zincirleme etki. Karmaşık sistemlerde küçük bir baÅŸlangıç etkisinin, orantısız derecede büyük ve öngörülemez sonuçlar üretmesi sürecidir. Bir alandaki küçük bir kırılma, diÄŸer alanlarda büyük ölçekli sonuçlar üretmektedir.) 2008 finans krizi, 2020 küresel salgını, bölgesel savaÅŸların küresel enerji ve gıda güvenliÄŸine etkisi; bu zincirleme etkinin örnekleridir.

Tabloda, temel ve dikkate alınmayan müessir sorun, krizlerin kendisi değil; kriz üretme kapasitesine sahip olan sistem tasarımlarının varlığı ve sürekliliğidir.

Mevcut çözüm stratejilerinin yapısal sınırları üzerinde bir miktar durmak gerekmektedir.

Mevcut küresel çözüm stratejileri üç ana eksende yoğunlaşmaktadır.

1-Teknokratik merkezîleÅŸme ve güç temerküzü: Krizleri daha fazla veri, daha fazla gözetim, daha sıkı ve geliÅŸmiÅŸ kontrol mekanizmalarıyla yönetme çabası.

2-Otoriter stabilizasyon: Güvenlik gerekçesiyle özgürlük alanlarının daraltılması.

3-Piyasa temelli adaptasyon: Krizleri yeni kâr alanlarına dönüştürerek sistem içi revizyon.

Ancak bu stratejilerin ortak bir zaafı vardır. İnsan doğasına ve toplumsal fıtrata dair parametreleri göz ardı etmeleri. Toplum, yalnızca yönetilecek bir kitle değil; anlam arayan, değer üreten, ilişkisel varlıklar bütünüdür. Sadece gözetim, sadece ekonomi veya sadece güvenlik üzerinden tasarlanan çözümler; kısa vadeli istikrar sağlasa da uzun vadede daha derin kırılmalar üretir.

Tarihsel olarak bakıldığında, merkeziyetçi ve aşırı kontrolcü yapıların uzun ömürlü olmadığı görülür. Roma İmparatorluÄŸu’nun aşırı bürokratik geniÅŸlemesi, Sovyetler BirliÄŸi’nin katı merkezi planlaması, geç dönem imparatorlukların aşırı askeri yükü; çaÄŸdaÅŸ, ulus devletlerin ve küresel finans gruplarının aÄŸ temelli, sofistike; bütüncül yapılandırma, kontrol ve yönetme çabaları; insanlığı sürüklediÄŸi ve kontrolü kaybettiÄŸi nihai durum, sistemlerin içinden çözüldüğü örneklerdir.

Burada tarihsel olarak dikkat çekici bir husus vardır.

Tarih boyunca kurulan yeni düzenlerin felsefelerinde temel çıkış noktası hep, “insan doÄŸasına uygunluk” teziyle baÅŸlamıştır. Bu zorunludur; zira insanlar, insanlar için düzen kuracakları zaman, çıkış referansı ve inÅŸanın doÄŸası gereÄŸi olarak, insanın doÄŸasına uygun veriler kullanmak mecburiyetindedirler. İnsanlar, bütüncül bir doÄŸa yazamazlar; ancak mevcut insan doÄŸasını baz alarak, onu yorumlayarak, revize ederek ve çoÄŸu zaman bozarak yeni bir “sahte bir doÄŸa verisi çerçevesi” Ã¼retirler. Sorun baÅŸlangıçta deÄŸil, sapmada ortaya çıkar. Tartışmalar insan doÄŸasından baÅŸlar; fakat küçük açı sapmaları, teorik öncelik kaymaları, güç dengesi baskıları ve güvenlik refleksleriyle, baÅŸlangıç referansı yavaşça deÄŸiÅŸir. Sonunda insan doÄŸasına uygunluk iddiasıyla kurulan düzenler, insanı araçsallaÅŸtıran yapılara dönüşür.

Strateji tarihi ve uluslararası iliÅŸkiler literatürü bu sürecin örnekleriyle doludur. Modern ulus-devlet sisteminin kuruluÅŸunda egemenlik ve güvenlik, insan onurunu koruma iddiasıyla temellendirilmiÅŸ; ancak zamanla total savaÅŸ kapasitesi ve mutlak güvenlik doktrinleri, insanı sistemin hammaddesine dönüştürmüştür. SoÄŸuk SavaÅŸ dengesi, insanlığın korunması adına nükleer caydırıcılığı meÅŸrulaÅŸtırmış; fakat insanı küresel yıkımın eÅŸiÄŸinde rehin tutmuÅŸtur. KüreselleÅŸmenin, insan doÄŸasına en uygunluk iddiası sonuçta sofistike tahribe ve köleleÅŸtirmeye ulaÅŸmıştır. BaÅŸlangıç referansı insandır; fakat süreç içinde insan, sistemin maliyet kalemine indirgenir.

Mevcut krizlerin derinleÅŸmesi durumunda ortaya çıkabilecek senaryolar ÅŸunlardır: 

  • Küresel ölçekte artan salgın riskleri ve biyoteknolojik kazalar. 
  • Demografik dengesizliklere karşı radikal nüfus politikaları. 
  • Dijital gözetim devletlerinin yaygınlaÅŸması. 
  • “Acil durum yönetimi” adı altında kalıcı olaÄŸanüstü rejimler. 
  • Bölgesel savaÅŸların sistemik çatışmalara dönüşmesi.
     
  • Bu senaryoların ortak özelliÄŸi, çözüm adı altında insanın özne olma kapasitesinin zayıflatılmasıdır. Psikolojik düzlemde bu süreç, “öğrenilmiÅŸ çaresizlik” üretir. Sosyolojik düzlemde ise pasifleÅŸmiÅŸ, edilgen, sistem tarafından yönlendirilen kitleler ortaya çıkar. Ancak paradoksal olarak, bu durum sistemin sürdürülebilirliÄŸini daha da zorlaÅŸtırır. Çünkü sistemin asıl üretici gücü, özgür, üreten ve sorumluluk sahibi insan tipolojisidir.

    İnsan, düzen ve sistemlerin kuruluÅŸunda yalnızca bir unsur deÄŸildir; stratejik merkezdir. Bir sistemin; kurulması, yönetilmesi, sürdürülmesi, korunması, insanın zihinsel, ahlaki ve psikolojik kapasitesine baÄŸlıdır.

    Strateji tarihinde orduların gücü kadar askerlerin morali, devletlerin kaynakları kadar yöneticilerin vizyonu, kurumların yapısı kadar insan kaynağının niteliÄŸi belirleyici olmuÅŸtur. Ä°nsan zayıfladığında, en sofistike sistemler dahi çöker. İnsan güçlendiÄŸinde ise en sınırlı imkânlarla bile yeni düzenler kurulabilir.

    Önümüzdeki otuz yıl içinde insanlık ve sistemler büyük ihtimalle bir karar noktasına gelecektir.
    Bu karar, ideolojik deÄŸil; zorunluluk temellidir.


Kompleks sistemler teorisine göre, sistemler belirli bir entropi seviyesini aştığında iki yoldan birine girerler; çöküş ya da üst düzey bir örgütlenmeye sıçrama (phase transition). Bu sıçrama, insan doğasını esas alan bir sistemik yeniden tasarım gerektirir.

Burada tarihsel ders açıktır; insan doğasına uygunluk iddiası yetmez, bu uygunluğun sahiciliğini ve sürekliliğini sağlayacak denetim ve katılım mekanizmaları gereklidir. Aksi takdirde küçük teorik sapmalar, birkaç on yıl içinde büyük yapısal krizlere dönüşür.

Bu paradigma değişiminin temel parametreleri şunlardır:


Yönetsel denge: Merkeziyetçi deÄŸil, çok katmanlı ve fraktal yönetiÅŸim.
İliÅŸkisel bütünlük: Rekabet merkezli deÄŸil, deÄŸer merkezli, iÅŸ birliÄŸi nitelikli aÄŸ yapıları.
Politik katılım: Pasif yurttaÅŸ deÄŸil, bilinçli ve sorumlu özne.
Stratejik derinlik: Kısa vadeli çıkar deÄŸil, hayatın ontolojik nedenini gerçekleÅŸtirmek ülküsü ve nesiller arası sürdürülebilirlik.

Paradigma değişiminin en kritik unsuru insan mahiyeti/tipolojisidir. Tarihsel kırılma dönemlerinde yeni bir insan tipi ortaya çıkmıştır. Rönesans insanı, sanayi devrimi girişimcisi, modern ulus-devlet yurttaşı, görece hakikat taraftarı, kimliksizleşmiş entite.

Önümüzdeki dönemde ihtiyaç duyulan tipoloji;
Yüksek farkındalık sahibi; stratejik düşünebilen; bilgiye erişebilen, idrak edebilen ve bilgiyi anlamlandırabilen; hakikat ve ahlak referansları sahih ve güçlü; kurucu akla sahip, inşa edebilen, ağ kurabilen; varoluşsal tasavvuru, yerel ve küresel gerçekliği birlikte okuyabilen bireylerdir.

Çünkü insan, yalnızca sistemin nesnesi değil; sistemin kurucu aklıdır. İnsan kalitesi düşerse düzen çöker. İnsan niteliği yükselirse düzen dönüşür. Bu insan tipi kendiliğinden oluşmaz. Sistematik bir " yeniden eğitim/inşa" (re-education / re-building) süreci gerektirir.

Küresel yeniden inşa projesi üç katmanda yürütülmelidir:

1. Epistemik Yeniden İnşa
Bilgi; kaynak, üretim, doÄŸrulama ve kullanım sistemlerinin yeniden tasarlanması. EleÅŸtirel düşünme, çok disiplinli analiz, veri okuryazarlığı. Bilgiden-davranışa/inÅŸaya giden bütüncül anlam, mekanizma ve sistemi…

2. Psikolojik Güçlendirme
Öğrenilmiş çaresizlik yerine özne bilinci. Travma sonrası dirayetli birey; toplumsal bütüncüllük ve tutarlılık.

3. Sosyal Organizasyon
Yerel topluluk ağları, sivil toplum platformları, fraktal yönetişim modelleri. Bu üç katman, insanı merkeze almayan hiçbir tasarımın ve reformun kalıcı olmayacağını kabul eder.

Devletler ve piyasa aktörleri çoğu zaman mevcut paradigma, sistemik sınırlar ve güç parametreleri içinde hareket ederler. Paradigma değişimi zorunlu olarak, sivil toplumun/unsurların sahici ve stratejik katılımının sağlanmasıyla gerçekleşebilir. Bunun sağlanabilmesi için katılımının alt yapısı, optimal kalifikasyon potansiyeli, değişimi mümkün kılabilecek bir ilişki-iş birliği yöntemi geliştirilmelidir. Bunun öncülü ise uygun bir sivil toplum felsefesi ve modelinin üretilmesidir.

Uluslararası ilişkiler teorisinde güç dengesi kırıldığında yeni düzen doğar. 20. yüzyılın iki dünya savaşı sonrası oluşan düzen, bir zorunluluk sonucuydu.

Önümüzdeki 30 yıl içinde; mevcut çözüm stratejilerinin yetersizliÄŸi, krizlerin maliyetinin artışı, sistem içi reformların baÅŸarısızlığı, insan kalitesinin düşmesiyle sistem kapasitesinin zayıflaması, insanlığı “zorunlu bir yeni paradigma kararına" götürecektir. Bu karar, büyük ihtimalle ya bilinçli bir geçiÅŸle ya da ağır maliyetli bir çöküş sonrası mecburi yeniden yapılanma ihtiyacı ile alınmak zorunda kalınacaktır.

Bugün tartışılan senaryolar; nüfus politikaları, otoriter çözümler, teknokratik gözetim, erteleme stratejileri, kısa vadeli düzen arayışlarıdır. Ancak insanlık tarihinin büyük dönüşümleri, baskıyla değil; bilinçli paradigma değişimiyle kalıcı olmuştur.

Otuz yıl içinde gelinecek zorunlu nokta ÅŸudur. Ä°nsan doÄŸasına uygun olmayan hiçbir sistem sürdürülebilir deÄŸildir. İnsanı sahici olarak merkeze almayan hiçbir düzen kalıcı deÄŸildir.
İnsanın, fıtratına uygun niteliğini yükseltmeyen hiçbir strateji başarılı değildir. Dolayısıyla ya insanların doğasına uygun sistemler inşa edilecek ya da doğasına aykırı sistemlerin maliyeti ağır biçimde ödenecektir.

Bu bir tercih değil, ufuk ötesi bir mecburiyet, stratejik bir zorunluluktur. Ve o zorunlu nokta, sandığımızdan daha yakındır.

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.