Sosyal Medya

Makale

Bir Ak Parti EleÅŸtirisi-V

Not: Yazının daha önceki bölümlerini okumak isterseniz, sırasıyla üzerlerine tıklayabilirsiniz.

(Bir Ak Parti EleÅŸtirisi-I

Bir Ak Parti EleÅŸtirisi II

Bir Ak Parti EleÅŸtirisi III

Bir Ak Parti EleÅŸtirisi IV )       

b) Türkiye Modernleşmesi; Bölünmüş Toplumsallık ve Siyasal Yaşam

Türkiye, Osmanlı Devletinde baÅŸlamış bulunan Batı merkezli bir modernleÅŸme ile olan ‘zorunlu iliÅŸkisi’ baÄŸlamında Batı merkezli modernleÅŸme faaliyetlerinin direkt muhatabı olmuÅŸtur. Osmanlı Devletinin klasik dönem merkez-çevre iliÅŸkilerinin özgün yapısının dayandığı temel; hayatın olaÄŸan akışı, toprak üzerindeki geçimlik faaliyetler ile devlet-ahali iliÅŸkilerindeki karşılıklı yükümlülüklerin ‘dirlik ve düzen’ içinde birbirlerinden bağımsız olarak yerine getirilmesi esasına dayanıyordu. Bu bağımsızlık yükümlülükler baÄŸlamında bir ayrılığa iÅŸaret ediyordu. Bu özgün temel, klasik dönem dinamiklerinin dışsal nedenlerle zaafa girmesi ve bu zaaftan çıkılması için giriÅŸilen ıslahat ve modernleÅŸme çabalarını yoÄŸunlaÅŸtırmıştır.

Osmanlı reform ve modernleÅŸme çabalarından ve bu çabaların üretimleri olan; “Osmanlıcılık”, “Garpçılık/Batıcılık”, “Ä°slamcılık” ve “Milliyetçilik” fikri ve siyasi akımları toplumsal ve siyasal dönüşüme iÅŸaret ediyordu. Osmanlı Devleti’nin modernleÅŸme çabaları var olma ve var kalma çabalarının bir toplamıdır. Bu çabaya yansıyan kültür deÄŸiÅŸimleri deÄŸiÅŸimin kendi mantığı içerisinde çalışmakta olup, modernleÅŸme ile birlikte kültürel deÄŸiÅŸimleri Osmanlı Devletinin son anlarına kadar dahi esasa ait bir tartışma olmamıştır. Batı tipi modernleÅŸme süreçlerinin kültürel deÄŸiÅŸimleri baÄŸlamındaki tartışmalar daha çok Cumhuriyet sonrası siyasal çatışmaların esasına ait bir konu haline gelmiÅŸtir.

Birey, toplum ve devlet kavramları yan yana geldiÄŸi zaman anlamlandırmaların zengin çeÅŸitliliÄŸi kendiliÄŸinden ortaya çıkmaktadır. Osmanlı Devletinin ekonomik ve toplumsal deÄŸiÅŸim ve dönüşümlerinin dinamiÄŸi, “dışsal” bir karekter taşımaktadır. DeÄŸiÅŸimin taşımış olduÄŸu dışsal karakter, ‘neyin alınacağını neyin alınmayacağı’ noktasında bir tartışmayı baÅŸtan gereksiz kılmaktadır. Zira Batı tipi modernleÅŸme olgusu Türkiye toplumunu oluÅŸturan farklı toplumsalıklarda farklı farklı algılanmakta ve bu farklılıklara uygun bir içselleÅŸtirme sürecinden geçmektedir.

Türkiye’deki kültür kavramsallaÅŸtırması, yaÅŸayan ya da yaÅŸatılması gereken doÄŸal bir sürece karşılık gelmemektedir. Kültür tartışmaları siyasal çatışmaların meÅŸruluk endiÅŸelerinin beslediÄŸi bir yedek olarak ancak bir deÄŸer ifade edebilmektedir. Türk toplumundaki pratikte yaÅŸanan modernlik algısı, ekonomik, sosyal ve siyasal geliÅŸimlere paralellik gösteren bir içselleÅŸtirmeye karşılık gelmektedir ki; Türk toplumunun bu özelliÄŸinden dolayı sabit ve deÄŸiÅŸmez kültürel kodlamaları, ancak zihinsel bir tortu mesabesinde olup toplumsal hafızada yeri fazlaca berrak deÄŸildir.

Türkiye’deki güncel kültür tartışmaları daha çok siyasala atıf yapmaktadır. Fakat bu tartışma bir paradoksu da beraberinde getirmektedir. SiyasallaÅŸtırdığımız kültürel mirasımız esasında siyasal olmayan pratiklerin bir birikimi olduÄŸu gerçeÄŸi bu paradoksu oluÅŸturmaktadır. Reaksiyoner tutumlarımızla hayırla yâd ettiÄŸimiz geçmiÅŸimiz, kaçıp sığındığımız bir liman olarak anlamlar dünyamızı iÅŸgal ediyor. Zihinlerimizin dip akıntılarındaki özlemlerimizin ana fikrini oluÅŸturan hükümranlık, medeniyet diye adlandırdığımız algımızı ÅŸu veya bu ÅŸekilde, güçlü, kudret sahibi bir devlet çatısı altına çağırıyor. Bütün bir iyiliÄŸin kendisinden neÅŸet edeceÄŸi, yeryüzüne adaleti dağıtacak ideal devlet modeli, tartışmaların nihayetinde düğümlendiÄŸi ve düğümlendiÄŸi kadar da çözümsüzleÅŸtiÄŸi bir alana iÅŸaret ediyor. Türk modernleÅŸmesinin üretmiÅŸ olduÄŸu ve tarihsel bir derinliÄŸe sahip olan Türkiye’nin “bölünmüş bir toplum” olduÄŸu gerçeÄŸi, bu çözümsüzlüğün ancak siyasal alanda, devleti ve devletin sahipliliÄŸi üzerinden açıklanabilen “kamusal alanı” zapt etmek ile çözülebileceÄŸi umulmaktadır.

Bugüne ait total tartışmalara bir dayanak sunmak üzere, geçmiÅŸi ve geçmiÅŸ tecrübeleri aktarmak isterken kestirmeden kullandığımız ‘medeniyet’ kavramsallaÅŸtırmasını, bir sis perdesi arkasından görüleni, kesik kesik tarafımıza intikal eden sesleri, daha çok bezeme ile malul bir benzetme ile açıklamaya çalışıyoruz. Anlamlar dünyamızda dondurduÄŸumuz tarihsel kesitleri, yeri geldiÄŸinde fragmanlar ÅŸeklinde çözdüğümüz zaman, tutarlı olmayan bu aktarımların daha çok ideolojik temelli bir tarihselsizliÄŸi ve köksüzlüğü barındırdığını derinden hissediyoruz. Çünkü anlamak ve ihata etmek istediÄŸimiz ÅŸey; bütüncül, anlamlar dünyamız ise parçalıdır. Modernist bir yaklaşım olan bütüncüllüğü ihata etmeyen sahip olduÄŸumuz bu parçalılık, esasında medeniyet dediÄŸimiz ÅŸeyi açıklamaktadır ki; bu, siyasala ait pek az ÅŸeylerin barındığı bir yaÅŸanmışlıklar ve bu yaÅŸanmışlıkların da sosyal genetik ile aktarımının yapıldığı alanı oluÅŸturmaktadır. Modernizmin yaslandığı bütüncüllük, büyük ölçüde siyasala ait olan bir atıf iken, medeniyet dediÄŸimiz algılarımız ise, akıp giden hayatın içinde oluÅŸmaktadır ki; biri inÅŸa edilene, diÄŸeri de tabii olana iÅŸaret etmektedir.

Ulus-devlet örgütlenmesi ile ortaya çıkan ve dünyayı “ötekiler” üzerinden algılayan siyasallık, bu siyasala ait olanı tabana yaymıştır. Devletin beklentileri ile bütün bir ulusun beklentilerini eÅŸitleyen ulus-devlet modellemesi, Batının teknolojik üstünlüğünün bir çıktısı olan sömürgeci politiÄŸin meÅŸruiyet kaynağını oluÅŸturmuÅŸtur. Öngörülen siyasal sınırlar ötesinde olup biteni derin bir kayıtsızlıkla izleyen ya da kendi devletinin öteki sınırlar üzerinde gerçekleÅŸtirdiÄŸi eylemleri ortak beklentiler üzerinden algılayan “vatandaÅŸ”, kendisini siyasalın asli tarafı olarak gördüğünden yapılan tüm eylemlerde ya da eylemsizliklerde kendisini taraf olarak hissetmiÅŸtir. Bir kralın, bir imparatorun veya bir padiÅŸahın temsil ettiÄŸi hegemonya talebi, bu defa ulus adına talep edilen bir tür meÅŸruti hegemonyaya dönüşmüştür. Moderne ait olan ulus-devletin, kendisini “ötekilerden” ayıran ve öteki üzerinde hükümran hakkını meÅŸrulaÅŸtıran üstün farklılığını bir ulus bütünlüğü içinde vurgulayan ‘medeniyet’ kavramı da moderne ait bir kavramdır.

Özelimizde medeniyet kavramına yüklenen savunmacı ve yüceltici üslup, gelenekselliğin bir muhalefet etme biçimi olarak ortaya çıkması, gelenekselliğin reaksiyoner tutumu ile açıklanabilir. Fakat bu reaksiyoner tutum, eklemlenmeci bir pragmatizm taşıyan bir mahiyette siyasallaştırılmıştır. Medeniyet kavramsallaştırması bir kültürü ve bu kültürün yansımalarını açıklayan bir dil olmaktan ziyade, esasında devletin sahipliliği etrafında örüntülenen iktidar yönelimlerinin siyasal dili haline dönüştürülmüştür.

Devleti kurtarma olarak yola çıkılan Türk modernleşmesinin nihayetinde deneyimlediği ulus-devlet pratiği, geçmişinden derin bir kopuşu anlatmaya çalışsa da, Osmanlı Devletinin son iki yüzyılına damgasını vuran savrulma ve savunma durumunu bir miras olarak yaşamaya devam etmiştir. Bu savrulma ve savunma durumuna karşı, ulus-devlet pratiğine getirilen eleştirilerde muhalefet, reddi miras yapılan geçmişi yüceltmekle bir muhalefet zemini oluşturmaya çalışmıştır. Bu muhalefet zemininin Batıcı modernleşmeci unsurlara karşı oluşması ve Batıyı örnek alan radikal modernleşmeci iradenin İslam dinini ve onun kültür yansımalarını kamusal alandan uzaklaştırdığı gerçeği ile birleşince gelenekçi bir içerik kazanmıştır. Osmanlı Devletinin klasik dönemi sonrası zaafa girmesi ile iyice belirginlik kazanan milleti ile olan çatışması, sosyoekonomik düzlemden, Tanzimat ile başlayan süreç ile siyasal ideolojik bir düzleme evrilmesi Türkiye Cumhuriyeti döneminde zirve yapmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti devlet aygıtının kültürel alanda daha çok hissedilen reddi mirası, bir tür köksüzlük eleÅŸtirisini beraberinde getirmiÅŸtir. Fakat iktidar çatışmasında, kadim kültür karşıtlarıyla kadim kültürü bayraklaÅŸtıran taraflar, artık bir miras olarak algıladıkları kültürü, ideolojik kutuplaÅŸmanın bir ifadesi olarak “nesne” haline getirmiÅŸlerdir. Kültür ve geleneÄŸin bir nesne haline getirilmesi, esasında kendisini gelenekçi taraf olarak gören kesimin de modernist bir tutum içinde olduÄŸunu bize anlatmaktadır. ModernleÅŸmeye sahih bir zemin kazandırıldığı iddiası, iktidar yöneliminin bir meÅŸrulaÅŸtırmasından ibarettir.

Bu konuda Necdet Subaşı’nın ifadesi çarpıcıdır: ‘Türk modernleÅŸmesinde kültür, bir miras olarak algılanır ve yorumlanır. Kültürün bir miras ÅŸeklinde kodlanması bu kültürel mirasın nasıl deÄŸerlendirileceÄŸine iliÅŸkin pek çok tartışmaya da imkân verir. Bu mirasın nasıl kullanılacağına iliÅŸkin soru(n)lar, kültürün ne olduÄŸu sorununa yani bundan ne anlaşılması gerektiÄŸine baÄŸlıdır. Nitekim Türk toplumunun gelenekselleÅŸen dinsel mirası ve bu mirası oluÅŸturan temel unsurlar da, modernleÅŸme sürecinde, kültürel seçicilik arzusunu yansıtan bir kısıtlamaya maruz kalır. Böylece söz konusu miras da kültürel seçiciliÄŸin doÄŸrudan nesnesi haline gelir… Kültürün dinden hiç de bağımsız sayılmayacak alışılagelmiÅŸ vizyonuna bakıldığında, kültür modernleÅŸme sürecinde esaslı bir elemeye tabi tutulur ve devletin siyasal söylemiyle bütünleÅŸen yani bir kültür talebi, hızla ideolojikleÅŸtirilir. Bu baÄŸlamda Ä°slam’ın kültürel bakiye içindeki merkezi rolü de tartışmaya açılır… Bu baÄŸlamda Ä°slam’ın bir kültürel muhayyile olarak kabulü sorun yaratır. Kabul edilebilir olan Ä°slam’ın hangi Ä°slam olacağı, modernleÅŸmeden yana tavır geliÅŸtiren muktedirlerin süreklilik arz eden bir tasasıdır

Modernizm ile olan zorunlu iliÅŸkimizin getirmiÅŸ olduÄŸu bütüncüllük arayışında, “parçalılık” durumunu aÅŸmak ve bütüncül bir anlayışa varmak için ‘devlet’ kavramı, bu parçalılık durumunu ikame edilmek üzere öncelenmiÅŸtir. Tarihsel olarak bu faaliyet çift taraflı çalışmıştır. Daha çok muhayyel bir siyasal varlık olan Osmanlı Devleti, kendisini bir devlet olarak tanımlamaya çalışmış, Osmanlı Devleti’nin aydın kesimi ise Osmanlı Devletine, bütüncül bir anlayışa karşılık gelebilecek ideolojik temellerini oluÅŸturmaya çalışmıştır. Bu çift taraflı faaliyet derinleÅŸtikçe ve kendi mecrasında yol aldıkça kullanılan dil siyasala ait bir dil haline dönüşmüştür. Esasında bu bir krizdi ve bu kriz çözülmeye çalışıldıkça toplum, siyasal temelli bir bölünme yaÅŸamıştır.

Türkiye toplumunun bölünmüşlüğü, tarihsel olarak, akıp giden hayata siyasal bir dilin hâkim olmasından kaynaklanmaktadır. Ä°ster Osmanlıcılık, ister Batıcılık, ister Milliyetçilik isterse de Ä°slamcılık fikri akımları olsun, aynı devleti düştüğü zaaf içinden kurtarmayı hedefliyordu. Bu hedeflemenin yansımaları, Türk modernleÅŸmesinin ‘nevi ÅŸahsına münhasır’ hızlı bir sosyoekonomik deÄŸiÅŸimi ve dönüşümü ile birleÅŸince bir bölünme yaÅŸanmıştır. Özellikle II. Abdülhamid’le zirve yapan ‘uluslaÅŸma’ faaliyetlerinde inÅŸa edilmek istenen ortak tarih, bir millet ÅŸuuru oluÅŸturmaya yönelikti ve ideolojikti. Bir toplum dinamizmi için gerekli olduÄŸu düşünülen ideoloji, üsten yani yönetim katından vaz edilince siyasala ait kavramsallaÅŸtırmaların devlet merkezli olması kaçınılmazdı. Aynı ayak izlerini takip eden Ä°ttihat ve Terakki, toplumsal deÄŸiÅŸimi daha çok siyasal yöntemlerle gerçekleÅŸtirmek istediÄŸinden iktidarı boyunca devleti kutsayan bir yol takip etmiÅŸtir.

Türkiye Cumhuriyetini kuran kadrolar, “kamusalı” devlet merkezli dizayn etme giriÅŸimlerine, ana omurga olarak ulus-devlet inÅŸası projesini eklediler. Devletin vaz ettiÄŸi ulus-devlet bütüncüllüğü, çevrenin/tebaanın/milletin/vatandaşın dünyayı ve yaÅŸamı parçalı algılamasına uygun deÄŸildi. GeçmiÅŸe, bugüne ve geleceÄŸe ait her ÅŸeyin siyasala ait bir bütüncüllük içinde izah edilmeye çalışılması; bağımsız, parçalı bir algının varlığını kamusal alan içinde yok saymıştır. Bu yok sayma, parçalı algının üretmiÅŸ olduÄŸu bütün tecrübelerini derin bir meÅŸruiyet krizine sokmuÅŸtur. Siyasete ait olanın pek az barındığı parçalı algının meÅŸruiyet krizinin üretmiÅŸ olduÄŸu sosyal psikoloji, eklemlenmeci bir siyasal dilin muhatabı olmaya hazırdır. Parçalı algının eklemlendiÄŸi bütüncüllük, meÅŸruiyetini “dini” ve geçmiÅŸinin azametini izaha matuf bir kavramsallaÅŸtırma olan “milli” karakterli devleti önceleyen ve onu yücelten bir ideoloji haline dönüşmüştür.

Hâlbuki yönetim ile üretimin iliÅŸkisi yani devlet ile tebaa, iÅŸleyiÅŸ olarak birbirinden bağımsızdı. Yönetsel aygıtta bizatihi üretenin siyasal bir taraf olarak temsil edilmiyor olmasına raÄŸmen, tebaaya göz kulak olan bir devlet anlayışı bu iliÅŸkiye hâkimdi. Tebaanın kadıya vasıtasız ulaÅŸması hatta Sultan’a dilekçe sunabilme ayrıcalığı, tebaanın siyasetin bir tarafı olmaması nedeniyle mümkündü ve tebaa yani çalışan ve deÄŸer üreten biricik kesim, devletin varlığının ve devamının temel ÅŸartıydı. Devlet aygıtına siyasal bir temsiliyet bağı ile baÄŸlı olmayan tebaa, modernleÅŸme ile birlikte keÅŸfedilen bir meÅŸruiyet kaynağıydı. Daha çok devletin bekasına yönelik oluÅŸturmak istenen siyasal baÄŸ; devlet aygıtı tarafından sadece öngörülen bir baÄŸdı. Devlete raÄŸmen siyasal olarak kendini ifade edemeyen bir siyasal kültür içinde öngörülen bu baÄŸ, devletin yaÅŸam kaygısı ile tebaanın yaÅŸam kaygısının örtüşmesi üzerine kuruluydu.

Gelenek, kültür, medeniyet kavramsallaÅŸtırmaları ile izaha çalışılan geçmiÅŸ deneyimlerin, tebaa nezdindeki karşılığı ile devlet katındaki karşılığının aynı ÅŸeyleri ifade etmediÄŸi ve edemeyeceÄŸi aÅŸikârdır. Tebaanın kendi mecrasında ortaya koymuÅŸ olduÄŸu tecrübeler ile devlet aygıtının kendi mecrasında ortaya koymuÅŸ olduÄŸu tecrübeler, hem birbirinden bağımsız hem de birbirleriyle kesiÅŸmeyen ve ortak bir paydası olmayan tecrübelerdi. Tebaanın ortaya koymuÅŸ olduÄŸu tecrübelerin yönetim katına yansımaları; devletin, dolaysız olarak ta sultanın varlığına yönelik bir ‘tehdit’ içerip içermediÄŸi ile sınırlıydı. Tebaanın devlet ile devletin tebaası ile olan teması, yükümlülükler ve sorumluluklar çerçevesindeydi. Sarayın öncelikleriyle tebaanın öncelikleri de birbirinden bağımsızdı. Osmanlı Devleti toplayan ve topladığını harcayan bir “mali devletti”. Toplananı harcama sürecinde hesap verme noktasında herhangi bir yükümlülüğü olmayan bir devletin siyasal olarak bir sosyal zemine dayanmaması gereklidir. Osmanlı Devletinin siyasal örgütlenmesinin bir sosyal zemin üzerinde yükselmiyor olması, devlet aygıtının dizayn edilmiÅŸ yani yönetsel katmanlarının fideliklerinde kendine has gelenekleri ve ritüelleri çerçevesinde üretilmiÅŸ olması, geçmiÅŸe vurgu yapılırken sürekli tekrarlanan “devlet-millet beraberliÄŸi” önermesini malul hale getirmektedir.

Osmanlı Devlet örgütlenmesini göklere çıkaran ve ona orijinal bir miras gözüyle bakan anlayış, Osmanlı Devleti örgütlenmesinin esasında Mezopotamya ve Akdeniz havzasının tüm devlet ve imparatorluk örgütlenmelerinin bir bileÅŸkesi olduÄŸunu sürekli gözden kaçırmaktadır. Osmanlının devlet aklını yücelten anlayış, devlet ile milletin çatıştığı durumlarda devletin tarafını tutmakla milleti ile nasıl bir bütünlük kurabileceÄŸini iddia edebilmektedir. Bugünlerdeki Osmanlılık vurgusu, yukarıda izaha çalıştığım sosyal psikoloji ile eklemlenmeci ve pragmatik bir siyasal dilin hükümranlık yönelimini meÅŸrulaÅŸtırmak için kullanılmaktadır. Medeniyet ve onun ayrılmaz bir parçası olan kültür kavramsallaÅŸtırması, bu defa “geç modernleÅŸmenin” bir ürünü olarak, parçalı algımızı, bütüncül bir inÅŸaya eklemlemeye çalışmaktadır. Parçalı bir algının mümkün kıldığı kendiliÄŸinden oluÅŸmuÅŸ farklı, anlamlı beraberlikleri, bir üst anlatı çerçevesinde siyasallaÅŸtırarak meÅŸruiyetini gölgelemekte bu beraberlikleri total bir anlayışa yönlendirerek imkânsızlaÅŸtırmaktadır.

BÄ°R AK PARTÄ° ELEÅžTÄ°RÄ°SÄ°:

Yukarıda izaha çalıştığım kavramsal çerçeve baÄŸlamında; Ak Parti ‘makus talihimizi’ hayra tebdil edebilecek bir umut olarak yükselmiÅŸ fakat ‘Türkiye Siyasal Kültürünün’ ve ‘Türkiye Siyasal Yapısallığının’ çıktılarından maalesef kendisini kurtaramamıştır.

Bir Ak Parti eleştirisi ve çözüm önerileri olarak hülasa;

Ak Parti çevreden merkeze yürümüş orijinal bir siyasal harekettir. Süreç içinde Ak Parti merkezileÅŸmiÅŸ ve çevre ile olan iliÅŸkileri zayıflamıştır. Ak Partinin merkezileÅŸmesinin zirve noktasını, devleti, iktidar tahkimi saiki ile kendisi ile eÅŸitleme giriÅŸimleri oluÅŸturmuÅŸtur. Sivil toplumcu ve çoÄŸulcu söylemlerini terk etmiÅŸ, devletçi ve çoÄŸunlukçu bir dil benimsemiÅŸtir. ÇoÄŸunlukçu bir siyasal yöneliminin dolaysız olarak getirmiÅŸ olduÄŸu ittifak arayışları ile millet bütününden kopuÅŸu hızlanmıştır. MHP ile yapmış olduÄŸu eÅŸitsiz ittifak, ‘siyasal temsiliyetini’ ipotek altına koymuÅŸtur. MHP’nin devleti önceleyen siyasal dili ve nihayetinde Türkiye bütününün benimsemediÄŸi ideolojik tutumu Ak Partinin adeta siyasal dili haline gelmiÅŸtir. Siyaseti aritmetik hesaplara indirgeyen ‘çoÄŸunculuk’ anlayışı, Ak Partinin kuruluÅŸ ve varlık nedenlerinin meÅŸruluÄŸuna derin bir darbe vurmuÅŸtur. Ak Partinin fabrika ayarlarına geri dönmesi gerekiyor. Fakat bugüne kadar iktidar tahkimi baÄŸlamında sergilemiÅŸ olduÄŸu pragmatik eylemleri ile ikna kabiliyetini kaybetmiÅŸ görülüyor.

Ak Partinin devletçi bir dile evrilmesi sonucunda Kürt Sorunu tekrar ana bir sorun haline gelmiÅŸtir. Güvenlikçi bir anlayışın tekrar sahne alması neticesinde Kürt Sorunu baskılanmış ama çözülmemiÅŸtir. Bu baskılama ve çözümsüzlük Türkiye’nin başını daha da aÄŸrıtacaktır. Yüksek bir özgüven ile baÅŸlatılan siyasal çözüm süreçleri tekrar baÅŸlatılmalıdır.

CumhurbaÅŸkanlığı Hükümet Sistemi ile siyasal temsil makamı olan TBMM alacakaranlıkta bırakılmış, icra, siyasal temsili boÄŸmuÅŸtur. Atanmışlardan oluÅŸan ‘CumhurbaÅŸkanlığı Kabinesinin’ siyasal olarak hesap verme yükümlülüğü bulunmadığından icra/siyasal temsil dengesi bozulmuÅŸtur. Türkiye yakın bir gelecekte ‘Siyasal Temsil Krizi’ ile yüz yüze kalacaktır. CumhurbaÅŸkanlığı Sistemi Ak Partinin ‘millet iradesinin tecelli etmesi gerekir’ iddiasını malul gele getirmiÅŸ, siyaset ‘mahrem alanda’ icra edilen izole bir yapıya çevrilmiÅŸtir. YaÅŸanan Hazine ve Maliye Bakanın istifa olayı bu durumun önemli bir örneÄŸidir. Önemli bir bakanlığın başındaki zatın istifa/görevden alma sürecinde yaÅŸanan mahremiyet, milli irade söylemi ile derinden çeliÅŸmiÅŸtir. 

Ä°cra/siyasal temsil dengesi için tekrar parlamenter sisteme geri dönülmeli, CumhurbaÅŸkanın yetikleri, hükümet/devlet/millet üçlüsü arasında ‘hakem ve denge’ unsuru olabilecek bir tarzı mümkün kılabilmek için yeniden yapılanarak tarafsızlığı saÄŸlanmalıdır.

Ä°cra kadroları millet iradesinin bir yansıması deÄŸildir. ‘Külliye ’de millet profiline uygun olmayan unsurlar icraya hâkim olmaktadır. Liyakat olgusu yerini ‘sadakat’ olgusuna bırakmış, sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel kurumlar yozlaÅŸarak kiÅŸiselleÅŸtirilmiÅŸtir. Kamu yönetimi aygıtları kendisini artık hesap verme noktasında bağımsız hissetmektedir. Kamu yönetimini denetleyecek kurumlar siyasallaÅŸarak iÅŸlevlerini yitirmiÅŸlerdir. Kamu yönetimindeki başı boÅŸluk, kamu kaynaklarının kullanımının ana felsefesi olan ‘kamu yararı’ prensibini ortadan kaldırmıştır. Elektrik faturalarına yansıtılmaya çalışılan ‘temsil giderleri’ örneÄŸinde görüldüğü gibi kamu yönetiminin kamu yararını prensibini çoktan unutmuÅŸtur.

Kamu yönetiminin ‘denetim/denge/tam rekabeti gözetme’ fonksiyonlarını pratikte terk etmesi nedeniyle mal ve hizmet üreten piyasa yapıcıları karşısında yaygın tüketiciler savunmasız ve sahipsiz kalmışlardır. Hemen her gün yaÅŸanan, gaz, su, elektrik, telefon, internet, kargo vb. temel ihtiyaç maddelerinin temin ve fiyatlandırılmasında yaÅŸanan rezalet diz boyunu aÅŸmıştır. Tüketici sahipsiz bırakılmıştır.

Kamu yönetimi kadrolarının oluÅŸumunda ve seçiminde yaygın bir adam kayırmacılık yaÅŸanmaktadır. Kayırmacılık ve keyfilik, ‘eÅŸit yarışma ile kadroları oluÅŸturma’ prensibinin buharlaÅŸması nedeniyle belirli bir vasfa sahip Türkiye gençliÄŸi hükümet/devlet/millet bütününe yabancılaÅŸmıştır.

Adalet duygusu zedelenmiş, hukuka olan inanç sarsılmıştır. Cana, mala, ırza ve huzura yönelmiş bulunan adi suçların etkin kovuşturulmaması, caydırıcı cezalara uğratılmaması derin bir infiale neden olmaktadır. Yargının, sosyal medya marifeti ile sokağın baskısına açık hale getirilmesi yargı kurumlarını tutarsız bir hale getirmiştir. Önemlisi kurumlar siyasallaşmış, yargı kurumları arasındaki ahenk bozulmuştur.

Kamu yararı olmayan prestijli yatırımlar aracılığı ile siyasal ilgi köpürtülmeye çalışılmıştır. Köpürtme doÄŸası gereÄŸi kısa vadeli bir araçtır. Mega ÅŸehir Ä°stanbul’a yapılan tek bir devasa havalimanı kısa sürede rahatsızlıklara neden olmuÅŸtur. Yap-Ä°ÅŸle-Devret mantığı ile inÅŸa edilen devasa projelerin kullanım bedellerine ve kamu finansman yüküne bakıldığında kamu yararının olmadığı ortaya çıkmaktadır. Kanal Ä°stanbul bu baÄŸlamda potansiyel olarak kamu yararı olmayan ölü bir yatırımdır. Kaldı ki arka planda çalışan ‘rant’ beklentisini izale edebilecek ikna edici argümanlar ortaya konulmuÅŸ deÄŸildir.

Ak Parti iktidarında milletin görece zenginleÅŸtiÄŸi bir vakıadır. Fakat giderler gelirleri aÅŸmıştır. Hayatın yaÅŸanılabilir olması baÄŸlamında Ak Partinin politikaları olmadığı ortadadır. Tüketime ayarlı bir büyüme modeli yerine özellikle ‘geçimlik ekonomileri’ destekleyen mikro modellemeler eksiktir. Hayatın olaÄŸan akışı ‘basit’ olmaktan hızla uzaklaÅŸarak hemen her anının ‘maliyetlendirildiÄŸi’ bir karmaÅŸa hâkim olmaktadır.

Türkiye’de siyaset ‘bölünmüş toplumsallık’ üzerinden yapılmaktadır. Bu kolaycı bir siyasal konsolidasyondur. Günceldeki bölünmüşlük durumu; toplumsal barışı tehdit edebilecek tehlikeli bir hal almıştır. Toplumsal normalleÅŸmeyi saÄŸlayabilecek adımlar atılmalıdır. En baÅŸta klasik medya ve sosyal medya ‘trol’ mantığından arındırılmalıdır.

Ekonomi yönetimi türbülans içindedir. Türkiye neoliberal politikaları gütmeye devam ettiği sürece ekonomideki türbülansı şiddetlenerek devam edecektir. Ak Parti yeni, özgün ve tutarlı bir toplumsal ve ekonomik düzenin inşa edilmesi için genel bir tartışmayı başlatması elzemdir.

GeniÅŸ tabanlı ‘Toplumsal Kontrat’ merkezinde ÅŸekillenmesi zorunlu yeni bir ‘anayasanın’ geniÅŸ katılımlı tarafların konsensüsü çerçevesinde yapılması ÅŸarttır. Ak Parti bu tarihi sorumluluÄŸunu yerine getirmelidir.

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.