Sosyal Medya

Makale

Kemale Doğru Bir Yürüyüş: Tövbe...

Tövbe, insanı Allah’tan farklılaştıran ve ona sürekli insan olduğunu hatırlatarak onun acziyetini/aidiyetini idrak ettiren en önemli insani eylemdir. Ayrıca tövbe, kişinin hatalı oluşunun farkına vararak pişman olması ve bu pişmanlık ile pişerek hatalardan vazgeçmesi üzerine olgunlaşması ve bu olgunluk üzerinden de yeni hatalarını fark edecek düzeye gelerek sürekli kendini aşarak yenilemesi ve daha iyi olmanın imkânlarını yakalamasıdır.

İnsanın azgınlığının temelini oluşturan onun kendini müstağni saymasıdır der ‘ilahi hitap’. İnsan kendini müstağni saydığında kendi zaafının farkına varamaz. Eksik ve zayıf olduğunu kabul etmemek için kendi mükemmelliğinin dile gelmesi için her türlü baskıyı kurar. Bütün despotların yanlarında sürekli kendilerini aşırı derecede yüceltecek ve kutsallaştıracak soytarılar barındırmasının bir açıklaması da budur. Çünkü insan, sonsuzluğu ister. Ama bu sonsuzluğa kendiliğinden sahip olduğu zehabına kapılır. Hâlbuki sonsuzluk insana çabası karşılığı sunulan bir mükâfattır. İşte bu çerçevede insan, kendini tam ve kâmil gördüğünde yaptığı hatayı da başkasına yükleme cüretinde bulunur.

İnsanın önünde iki seçenek vardır: yaratılış öyküsünde ifade edilen Âdem ve Şeytan; şeytan, yaptığı hataya rağmen hatasına âdem yüzünden düştüğünü dile getirerek pişmanlık etmekten uzak tutar kendisini. Ve kendisinin temiz, üstün olduğuna yaptığı vurgu ile hatasını da kabullenmez. Bu örneği takip edenler şeytanlaşmaktan da kurtulamazlar. Ve onlarda hep başkalarını suçlayarak kendilerini temize çıkarma uğraşısına girişirler. Etrafımızda bir sürü böyle insanlar görme imkânını bulabiliriz. İkinci örneğimiz ise Âdem’dir. Âdem, kendisini hataya sürükleyen şeytan olmasına rağmen suçunu kendisi üstlenir. Ve Allah’tan af dilemek için kelimeler ister. Allah’ı tenzih ve yüceltir. Kendi nefsini ise aşağılayarak zalim olduğunu dillendirir. Gönderilen kelimeler üzerinden tövbe eder ve Allah tövbesini kabul eder. Elçi olarak onu atar ve insanlığın ilk atası ile ilk seçilen peygamberi unvanını alır.

İnsan, hatasını kabul edecek bir yaratılışa sahiptir. Fakat insanın kendini duyması ve bunun içinde önce kendisini dinlemesi gereklidir. Bu dinlemenin gerçekleşebilmesi içinse insanın üzerine yığılan yaşam tortularını üzerinden atması elzem olur. Yaşam, insanın hayatını içinde sürdürdüğü ırmak olarak betimlenebilir. Bu ırmak sürekli akmakta ve içine her şey atılabilinmektedir. İşte bu hayat ırmağında arzular, istekler, sahip olma dürtüleri, belirleme arzusu, egemenlik kurma duygusu vesaire dışa dönük bir belirleyicilik üzerinden kişi kendini unutur. İşte bu unutkanlıktır ki kişiyi kirletir. Çünkü unutmak demek iyi, güzel, doğru, hakikat ve hakkaniyetten uzak durmayı gerektirir. Unutmak, düşünmek, tefekkür etmek ve aklı kullanmaktan vazgeçip muhakeme yetisini yitirmek demektir. İnsanın bir boyutunun ünsiyet kurucu özelliği olduğu gibi bir boyutu da unutkanlıktır. İnsanın bu her iki özelliği de insana eksi ve artılar yükler. Tıpkı ilahi hitabın belirttiği gibi: ‘Biz İnsana takvayı ve fücuru ilham ettik’. İnsan, potansiyel olarak her iki boyuta da sahiptir ve her nerede ne varsa onu iyi veya kötüye kullanma konusunda eşittir. Zaten tövbeyi anlamlı kılan da insanın, insanlığının farkına vararak kendi iradi düşünce ve eylemi üzerinden yapmasıdır.

İnsanın kemale yolculuğunda tövbe en temel etmendir dedik. Tövbenin gerçekleştirilmesi içinde unutmaktan vazgeçip hatırlama faaliyetine yönelmesi şarttır. İşte bu hatırlamanın insanın kendi fıtri kodlarına geri dönebilmesinin imkânlarını oluşturabilmesi içinde düşünsel ve davranışsal boyutta bazı temel ilkeler uygun davranması gerekmektedir. Hem düşüncenin hem de davranışın bir istikamete ihtiyacı vardır. İstikamet olmadan pişmanlık duymanın ve bu pişmanlığa uygun eylem gerçekleştirmenin imkânını bulamaz insan… İstikameti doğru olanın yürüyüşü doğru olur ve bu sayede yükselişe yönelmesi gerçekleşir. Peki, bu istikameti sağlam bir şekilde kurma imkânımız var mı?

Tabii ki…

Niyet, samimiyet ve yöneliş üzerine kurulu bir ilkedir. Niyet, eylemin niteliğini belirleyen yegâne ölçüttür. Tabii ki niyetin, negatif ve pozitif boyutları vardır. Pozitif olarak niyeti salt ilahi rızaya matuf bir bakış olarak betimleyebiliriz. Böylece kişi, neye yönelirse ve ne yapmaya yeltenirse bu ilahi rızayı eksene alan bir bakışı önceler ve bu da davranışlarının ve düşüncelerinin mihenk noktasını oluşturur. Bu tek başına yetmez. Aynı zamanda kişi niyetinde samimi olmalıdır. Samimiyet kişiyi sahici bir noktaya taşıyarak onun sahte olmasına engel oluşturur. Samimi olan kişi, aynı zamanda şeytanın ve nefsin aldatmacalarına karşı da önlem almış sayılır. Çünkü şeytanın ayartıcılığının geçmediği yegâne alan saf ve katışıksız bir samimiyet ile Allah’a yönelenleredir. Üçünü ilke olan yönelim bu noktada tezahür eder. Yani niyet, samimiyet ve yöneliş birbirini besleyen ve bütünleyen unsurlardır. Döngüsel olarak bu kavramlar insanın kemale yürüyüşüne eşlik ederler.

Sorun tam da burada açığa çıkıyor. Niyet, samimiyet ve yönelim bir bilgi olarak varlık sahasına çıkabilir. Ama insanın kendini böyle tanımlaması yetmez bunu içsel bir tecrübe ile de tamamlaması gerekir. İşte bu noktada teslimiyet, güven ve somut ile soyutun birlikte bir tecrübeye dönüştüğü görü/ihsan işlevselleşir. Allah’ın sürekli kendisini gördüğünün bilincinde olan birinin kendisine verilen nimetleri dikkate alarak Allah’a olan güvenini sürekli tazeleyerek o görmenin hayatında nasıl bir anlama haiz olduğu üzerine tefekkürünü sürdürür. İşte bu tefekkür her seferinde Allah’a olan teslimiyetini artırır. Bu noktada da döngüsel bakış, her teslimiyetin güveni artırdığını, her güvenin ise Allah’ın kendisini gördüğü idraki çoğalttığını ve her bu tarzda elde edilen idrakin ise davranışlarımıza yön vermesini temin ederek teslimiyetin doruğuna çıkartır.

Sahici davranmak bizi kurgusal olandan uzaklaştırır. Kurgu ise bizi kendimize yabancılaştırarak kendi hatalarımızı kabule istekli kılmaz. Bu yüzden sahicilik insanın asla vazgeçmeyeceği temel bir tutumdur. Ama bu sahici davranışı sadakatle taçlandırmak ve hep iyi niyet beslemeyi unutmamakla da beslemeliyiz. Çünkü sahici olmak, kişinin kendisi olması ve kendisi olmasını sağlayan şeyin bizzat herhangi bir yapaylığa sığınmadan tamamen doğal olarak gerçekleşmesinin sonucuna bağlıdır. Sadakatimiz neyedir? Allah Âdem ile Şeytan’ı yeryüzüne düşmanlar olarak inin dedikten sonra onlara; size bir hidayet göndereceğim, eğer ona tabi olursanız kurtulursunuz. İşte bizim sadakatimiz Allah’ın hidayet olarak gönderdiği ilmedir.

İnsanın hangi bilgi ile harekete geçmesi gerektiği meselesi temel bir meseledir. İlahi davet, ‘gönderilen bilgi’ye sadakat göstererek kişiliğini bu bilgiye göre kurması ve arındırmasıdır. Hayat sürekli kişiyi kirletir demiştik. O zaman bu kirliliği sürekli zikrederek; yani gönderilen bilgiyi okuyarak kendimizi arındırmaya devam etmeliyiz. Çünkü hayat yaşadığımız sürece süreklilik arz eder. Yaşam ara vermez. Bu yüzden bizde zikretmeliyiz; yani hatırlamalıyız. İnsan, sürekli gönderilen bilgiyi hatırlayarak arınmasını sürekli kılmayı öğrenmelidir. Bu öğrenim işte insanın nasıl davranması gerektiğini hatırlatır. Ve bu hatırlatma insana neyin iyi ve neyin kötü olduğunun ölçütünü verir. Emir ve nehiyler kişinin davranış sınırlarını belirleyen ilahi belirlenimlerdir. Kişi bu emir ve nehiylere sadakat göstererek uyarsa sahici bir yönelime sahip olur. Sahici olmak onu yakın kılar. Çünkü yabancılaşmaya karşı durur. Sahici olan yabancı olmaz, tanış olur. Her tanış olmak ise biraz daha yakın olma anlamına gelecektir. İşte sahici kişi tövbe eylemine yöneldiğinde meseleyi çözüme kavuşturacak bir zemin ve idrak bulur.

Şimdi tövbe meselesini düşünelim… Tövbe, kişinin yaptığı yanlış ve eksiklikler üzerinden kendi vicdanını sesini duyması ve bu yanlış ve eksikliklerden uzak tutma isteğini Allah’ı şahit tutarak kendi kendine söz vermesidir. Bu söz veriş biçimi lafız ve içerik ile birlikte anlam kazanır. Bu noktada yanlış, hata, günah ve eksiklik neye göre tanımlanacaktır. Elbette ki ilahi hitap, neyin günah ve neyin iyilik olduğunu belirttiği gibi neyin mubah alanı temsil ettiğini açıklıkla belirtmiştir. Ama mesele insanın kemale yürüyüşü meselesi ise bu her yükseliş merhalesinde hatalar farklılaşır ve mubah alanda dahi hata yapma ihtimali çoğalabilir. Tövbe iki iyi ile karşı karşıya kaldığımızda daha iyisi yerine daha az iyi olanı tercih ettiğimizde de devreye girmesi gerekir. Yani hayat, çok katmanlı ve çok anlamlı bir durumu içermektedir. Bu yüzden kesinleşmiş haramlar belirgindir ve kaçınılması zorunlu eylemleri işaret ederler. Ve tabii ki tövbenin ilk anlamı bu yasaklanmış eylemleri yaptıktan sonra bir daha yapmama adına irade beyanında bulunmaktır. Ama bununla sınırlı tutulduğunda hayatın sürekliliği, çok katmanlılığı ve anlamlılığını anlama konusunda zaafa düşeriz. Bu da kemale yürüyüşü etkiler, yavaşlatır ve durağan hale getirir.

Tövbe sadece kişisel bir tavır da değildir. Aynı zamanda toplumsal bir tavra da tekabül eder. Salt kendi başına arınmak insanın arınıklığının yeterliliğini sağlamaz. Toplumsal bir arınma ile desteklenmeyen kişisel arınma bir yerden sonra alarm verebilir. Çünkü tam kemal toplumsal yapının bu arınmışlığa katılımını sağlamaktır. Yani ‘salih amel’ bir boyutu ile de bu toplumsal arınmışlığa tekabül eder. Toplumsal günah içinde insanlar debelenirken arınmayı akıllarına dahi getiremezler. Bu yüzden davetçiler vardır. Davetçiler her an kendileri tövbe ederken; yani arınma faaliyetlerini sürdürürken aynı şekilde toplumun diğer fertlerinin de arınmasını sağlayacak zeminin oluşumu için çaba ve gayret içinde olurlar. Ve bu çaba ve gayret aynı zamanda o kişinin arınmasının temelini de oluşturur.

Zihni bir meleke olarak şeyleri ayrıştırarak onu anlama çabası kolaylaştırıcı bir unsurdur. Ama asıl olgu bir bütünlük içinde şeyleri kavrama çabası içinde olmaktır. İşte tövbe etmeyi şiar edinmiş ve hayatının temel kaygısı haline dönüştürmüş kişi yukarıdan itibaren dile getirdiğimiz ilkeler uygun davrandığında bütünlüğün idrakini elde eder. Ve böylece hem bireysel arınmayı ve kemali hem de toplumsal arınmayı ve kemalini sağlayacak vasatın inşasına ‘sebep’ olur.

İnsan, günahlardan tövbe ederek mubah alana yönelir. Mubah alanda kendisini sınırlayarak kemale doğru bir yolculuğa çıkma şerefine ve liyakatine haiz olur. Ve bu liyakat ile de hem bireysel hem de toplumsal sürecin günahtan ve her türlü kirlilikten; manevi ve maddi kirlilikten azade oluşunun müsebbibi olur. Böylece sürekli kemale doğru yürüyüşünü sürdürürken başka insanların da bu kemale doğru bir yolculuğa çıkışlarına hem şahitlik eder ve hem de arkadaşlık yapar.

Tövbe insanın yeryüzüne bağımlılığına yönelik bir kurtuluş umudunu diri tutar. İnsanın ontolojik güvenliğini garanti eder. Ve sürekli arınma çabası onu Allah’a yakın kılarak onun gözetiminde olduğu idrakini ona bahşeder. İşte bu bağış, kişiyi öncü konumuna yükseltir ve iyiliğin temsiliyetini nasip eder. Böylece Allah’a olan yakınlığının süreklilik kazanması için dilinde istiğfar eksik olmaz. Ve bu istiğfar, hep Allah’ı hatırlatıcı bir sorumluluk olarak hayatına anlam kazandırır.

Dışarıdan içeriye doğru sürekli bir düşünme ameliyesi içinde olmak farkındalığı oluşturur. Salt dışarıda kalan bir arınma ameliyesi yeterli düzeye çıkamaz ve derinleşen kirlilikle başa çıkamaz. O yüzden tövbe faaliyetini salt bir olay ve olgu ile sınırlandırmadan insanın en doğal halinin bu hal olduğunun bilincine ermesi gereken çabanın gösterilmesi kemale doğru yürüyüş kaçınılmaz olmalıdır. Haramlardan sakınmakla başlayan tövbe faaliyeti her yapılan faaliyetin bıraktığı eksiklikle ilişkili olarak devamını sağlamakla insan yükümlüdür. O yüzden herkesi bağlayacak bir düzeyi işaret etmek için değil, ama kişi kendisi için rahatının bir kısmını ve arzularının bazısını erteleyebilir, vazgeçebilir ve terk edebilir. Böylece sürekli bir yakaza halinde bulunarak her an Allah’ın huzurunda olduğunun bilincinde olsun, muttaki bir kul olsun, zaten tövbe muttaki kul olana daha çok yakışmaktadır.

Tövbeyi epistemolojik çoğulculuğun temelini oluşturacak düzeyde de anlamlandırmak mümkündür. Kişi, yaptığı her şeyin dosdoğru olduğu konusunda tam bir eminlik sahibi olamayacaktır. Kemale yolculuğu tamamlamak için ise bir yardım alması gerekliliği aşikârdır. Kişi tek başına hakikati ihata edemeyeceğine göre yardım alması kaçınılmaz, hatta yardım almayı düşünmediğinde müstağni bir konuma sürükleneceğini düşünerek yardıma muhtaç oluşunun temelini atmalı zaten… Böylece ilahi hitabın dışında ama ilahi hitabı bile insan zihnine indirerek yorum alanına açtığımızda tek hakikatin bizim yorumumuz olmadığı gerçeği ile bize çoğulcu bir bakışı zorunlu kılar. Çünkü insan hata edebilir ve yanılabilir. Çünkü kemal sahibi değildir. Kemal sahibi olan yegâne varlık Allah’tır. Bu gerçek bize başka akıllara ve tecrübelere açık olmayı bir arınma ameliyesi olarak kabullenmeyi kolaylaştırır. Çünkü kulağını hakikate açmayanın hakikati duyması ihtimal dışıdır.

Tövbe aynı zamanda bir ontolojik zemini işaret eder. Allah ve insan arasındaki kaçınılmaz farklılığı izhar eder. Çünkü insan, eksik, zayıf ve tamamlanmaya muhtaç yaratılmıştır. O yüzden kişi kendi dışından yardım alır, kendi dışındaki tecrübelerden istifade eder ve kendi tecrübelerini de başkaları ile paylaşarak bütünlüğün oluşuna destek verir. Böylece varlığını en büyük varlığa dayandırarak ontolojik güvenliğini garanti altına alır. Dayanışma ruhunu oluşturan tövbe duygusu daha büyük bir yapının bileşenlerden oluştuğunu fark ederek başka varlıkların farkındalığını oluşturarak kendisinin yalnız olmadığını bilir. Ve bu bilgi ile de başkalarının varlığının onlara kazandırdığı haklara sahip olduklarını kabullenerek barışı temellendirmek kolaylaşır.


İnsanların hatalarından ders aldığı bir kişilik ve toplumsallık düşünün. Orada insanlar, güven içinde ve birbirlerini tamamlayarak varlık sahasını şenlendirirler. Ve bu şenlik ile insana yüklenen misyon; ‘Daru’s-selam’ içinde varlık Allah’a dönüşünü gerçekleştirir. Sahici ve samimi bir şekilde…

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.