Sosyal Medya

Makale

Hendek ve Barikatlara Takılmış Bir Barış Umudu

Hendek ve Barikatlara Takılmış Bir Barış Umudu

Yaklaşık 1,5 yıllık “Çözüm Süreci” ardından silahlar yeniden ateşlendi. Kan, gözyaşı ve yıkım tekrar sahne almaya başladı.

Daha önce kırsalda ve dağlarda yaşanan çatışmalar şehre indi. Belli il ve ilçelerde sokak savaşı sürüyor.

Barış Süreci Neden Bitti?

Barış süreci için ne Devlet ne de PKK/HDP içten bir duyguyla masaya oturmadılar. (Burada Ak Partiyi ayrı tutmak gerekiyor. Ak Parti Hükümeti gerçekten çözümden yanaydı.)

Devlet, 40 yıllık mücadele sonunda terörün kökünü kurutmuş galip bir komutan edasıyla halkının karşısına çıkmak istiyordu. PKK ise kendisinin yönetimine oturduğu bağımsız/özerk bir Kürdistan hayalindeydi. Ama şartlar kendilerini uzlaşmaya zorluyordu.

Silahlar susmasına rağmen kayda değer adımlar bir türlü atılmıyordu. PKK, gelinen çözüm sürecinin kerametini kendi silahlı mücadelesinde görüyordu. Bu yüzden hırçın, sabırsız ve küstah davranıyordu.

Devlet ise süreci zaman yayarak farklı kazanımlar/minimum tavizlerle hedefe ulaşmak istiyordu.

Aslında iki taraf da kesin bir anlaşmaya varılmadan önce sürecin uzamasına taraftılar:

PKK, süreçten istifade şehir yapılanmasını güçlendirip sokak çatışmaları için yığınak yapıyordu (Aslında bu yığınak PKK’nın barışın geleceğine hiç inanmadığının bariz göstergesiydi). Devlet buna göz yumarken hesabı başkaydı; dağdan inmiş, rahata alışmış bir militanın tekrar kolay kolay dağa çıkamayacağını hesaplıyordu.

İki taraf da isteklerine kısmen de olsa ulaştı. KCK, YDG-H YPJ gibi birimler altında şehir yapılanmasını tamamlayan ve halkta taban bulduğuna inanan PKK, kendini tekrar savaşa hazır hissediyordu. Fakat süreci bozan taraf olarak gözükmek de istemiyordu. Çünkü halk barışa inanıyor ve istiyordu. Süreci kim bozarsa halk nezdinde itibar kaybedeceği aşikârdı. Bunun için sürekli devleti tahrik edici talepler ve eylemlerde bulunuyordu.

7 Haziran seçim sonuçları PKK için çatışmayı kaçınılmaz kılıyordu:

a) HDP’nin Başarısı: HDP’nin beklenmedik seçim başarısı, PKK tabanını bile bu işin siyaset yoluyla çözüleceğine inandırdı. HDP ve Demirtaş’ın popülaritesi PKK’nın ve Kurmaylarının önüne geçmeye başlamıştı.

Bu sürecin sonunda PKK’nın ve yöneticilerinin tasfiyesi kaçınılmaz görünüyordu. Hayatlarını bu işe adadıklarını düşünen dağ kadrosu için bu kabul edilemez bir durumdu.

b) Ak Parti’nin Zayıflaması: Ak Partinin seçimlerde güç kaybetmiş olması, Türkiye’nin koalisyon hükümetine mahkûm kalması, PKK’ya cesaret veriyordu.

En büyük cesareti Ak Parti ve Asker arasındaki ihtilaftan alıyordu. Kendince yaptığı (veya kulağına fısıldanan) hesaba göre; Asker, Ergenekon ve Balyoz Davaları nedeniyle Ak Parti hükümetine bir husumet beslediği için olası bir PKK çatışmasında intikam amacıyla Hükümeti yalnız bırakacaktı.

PKK ve yandaşlarının yaptığı açıklamalara bakıldığında sürekli polisin hedefe alındığı, askerin genelde es geçildiği görülecektir.

c) Dış Güçlerin Baskısı/Yönlendirmesi: Ortadoğu’da taşların yerinden oynandığı, yeniden paylaşımların söz konusu olduğu bir ortamda Türkiye’nin paylaşımlardan bir hak talep etmemesi için bölgesel ve küresel güçlerin Türkiye’yi PKK ile zayıflatma/oyalatma isteğini bilmek için müneccim olmaya gerek yok.

Türkiye’nin, Musul ve Kerkük üzerinde Ankara Antlaşmasından doğan hakları var. Türkiye, daha önceleri farklı ortamlarda Irak’ın devlet bütünlüğü devam etiği müddetçe bu haklarını dile getirmeyeceğini ifade etmişti. Ama gelinen süreç Irak bütünlüğünün çok da mümkün olmadığını ortaya koymuştur. (Türkiye’nin Başika’daki askeri varlığını ve Irak Merkez Hükümetinin buna şiddetle karşı çıkmasını bu açıdan değerlendirmek lazım.)

Tüm bu nedenler ve Devletin özerklik noktasında beklenen adımları atmaması çözüm sürecinin sonunu hazırladı.

Çatışmaların yeniden başlaması, erken seçim hesapları yapan Ak Parti’nin de işine geliyordu. Çünkü çatışma ortamında Ak Parti Hükümetine yönelik eleştiriler azalacak, küskünler kötü günde partinin yanında olacaktı.

Suruç’taki bombalı eylemin Hükümetle bir alakası olmadığını PKK’nın da çok iyi bilmesine rağmen, Ak Parti Hükümetini bundan sorumlu tuttu. Çatışmanın yeniden başlaması için adeta çırpınıp durdu.

PKK’nın Hesabı:

PKK nihayet istediğine kavuştu ama evdeki hesabı çarşıya uymadı. Askerin çatışma dışında kalacağını hesaplıyordu ama Genelkurmay tüm birimleriyle PKK’ya yönelik saldırılar başlattı. Eskisinden daha güçlü ve daha planlı bir harekâttı. PKK’yı kırsalda adeta sildi süpürdü.

PKK, her ne kadar çatışmaları şehre taşımayı planlasa da kırsaldaki eylemlerini de sürdürmeyi planlıyordu ama kırsalda beklemediği yenilgi kendisini belli il ve ilçelerin sokaklarına hapsetti.

“Serhıldan” (başkaldırı/isyan) çağrısıyla militanların eylemlerine sivil Kürt halkının da kitlesel desteğini hedefliyordu. Dünyaya bunun kitlesel bir başkaldırı olduğunu göstermek istiyordu. Ama onda da fiyasko yaşadılar, halktan bekledikleri desteği görmediler. Kendi ciddi sempatizanlarının bile şehir savaşına itirazları var.

Sonuç olarak PKK’nın umduğuyla bulduğu çok farklı oldu. Her şeyden önce Devlet ve Hükümet, herkesin beklediğinin aksine terör dersine çok iyi çalışmış, çok iyi program yapmış. Devletin hazırlığı karşısında şok oldular adeta.

PKK’nın Sokak savaşlarında hesaplarını alt üst eden birincil etken “Sokağa çıkma yasakları” oldu. Halkın arasında/arkasında saklanarak mücadele etmeyi planlıyorlardı ama sokağa çıkma yasakları bunu mümkün kıldırmadı.

Ak Parti’nin Barış Sürecindeki tutumu:

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Ak Parti Hükümeti gerçekten çözümden yanaydı. Bu amaçla cesur adımlar da attı ama 90 yıldır toplum bilincine işlenen resmi ideolojinin Kürt bakışının aksine adımlar atmak mevcut cesaretten daha fazlasını istiyordu.

Çözüme ulaşmak için tek millet kavramından çoklu millet kavramına geçmek gerekiyordu. Bunun için yeni bir anayasa; Kürt ve Kürtlerle ilgili yeni tanımlamalar yapmak gerekiyordu.

90 yıllık resmi ideolojinin işlediği toplum bilincinin bunu kabullenmesi öyle kolay değildi. Bu değişime adım atanların hain ve bölücü olarak damgalanması kuvvetle muhtemeldi. Özellikle muhalefetin sığ siyaseti karşısında böylesi adımlar atmak ciddi cesaret istiyordu.

Ak Parti Hükümeti, süreci zamana yayarak toplumu alıştırarak ilerlemek istiyordu. Bir yanda yeni anayasayla özerkliğin hukuki alt yapısını konuşurken diğer yanda HDP ve PKK’ya yönelik suçlayıcı ifadeler ve “Kürt sorunu yoktur…” söylemleriyle de Türk Milliyetçilerinin gönlünü almak istiyordu.

 Sonuçta iki tarafı idare etme politikası fiyaskoyla sonuçlandı. Ne Kürt ne de Türk Milliyetçilerine yaranamadılar.

7 Haziran seçimleri sonucunda, çözüm sürecinin Ak Partiye zarar verdiği, milliyetçi Türk kesiminin ateşkesin kıymetini anlamadıkları, aynı şekilde Kürtlerin de yapılan onca fedakârlığa rağmen nankör davrandığı kanaati partiye hâkimdi.

Barış sürecinde ısrar etmenin bir anlamı kalmadığına inanan Ak Parti, PKK’nın silah ve şiddet isteğine cevabı gecikmedi.

Doğu/Kürt Halkının Bakış Açısı:

Maalesef Kürt’ten başka herkes Kürt Sorunu hakkında konuştu/konuşuyor. Kürdün ne istediğine ne düşündüğüne bakan fazla kimse yok.

Süreç Kürt Halkının psikolojisini bozdu. Bir yanda PKK’nın propagandası, diğer yanda devletin yanlış politikaları ve uzun yıllardır yaşanan geri kalmışlık insanları şaşkına çevirdi:

Alıngan, küskün ve komplo teorilerine açık bir toplum haline geldiler.

İnsanların devlete güveni ya yok ya da şüpheli. Özellikle 90’lı yıllardaki birçok faili meçhul (bölge halkına göre faili belli)olaylara bakınca bu durumu fazla yadırgamamak gerekiyor.

Birçok Kürt, PKK karşıtı olmasına rağmen, mecliste veya medyada PKK/HDP’ye yönelik eleştirileri, Kürt Kimliğine yapıldığını düşündüğünde tereddütsüz onların yanında yer alabiliyor.

Kürt halkının olaylar karşısındaki tutumu tamamen duygusal ve tepkisel. PKK bu psikolojiyi çok iyi kullanıyor.

Sorunun Kökenini Görememek:

40 yıldır bir çözüm yolu ortaya çıkmadı, çıkamazdı. Çünkü teşhis koymadan çözüm/tedavi mümkün değil.

Bugünkü sancıların sebebi 90 yıl önce bu devleti kuranların Anadolu’daki tüm unsurları “Türkçülük Potasında” eritmeye çalışmalarıydı.

İnönü, herkesi kanunen ve cebren Türk yapmaktan bahsediyordu. Nitekim uzun yıllar “İnkar Politikaları” hâkim oldu.

Çok değil, daha 20-25 yıl öncesine kadar bu ülkede “Kürt” kelimesini kullanmak suçtu. Kürtçe bir aşk türküsünü dinlemenin bile cezası 6 aydan başlıyordu. 70 yıl bize okutulan kitaplarda Kürt varlığı inkâr ediliyordu.

İnkâr etmekle Kürtler Türk olmadığı gibi PKK gibi habis bir ur ortaya çıktı.

Bu çarpık zihniyet 90 yıl boyunca toplumsal bilinçaltımızı şekillendirdi. Tek vatan, tek bayrağa eyvallah ama tek ulus iddiası var olan gerçekleri, yaşadığımız coğrafyayı inkâr demektir.

Bu çarpık zihniyette ısrar ettikçe sorunlar o denli büyüdü. Şu unutulmamalı ki; Türk Ocakları, Türkçü yetiştirdiği kadar dolaylı olarak bir o kadar da Kürtçü yetiştirdi.

Dağlara taşlara yazılan “Ne mutlu Türküm diyene” vecizesi veya her sabah okullarda okunan andımızdaki “…varlığım, Türk varlığına armağan olsun…” sözü, Türk şuurundan daha fazla Kürt şuuru oluşturdu.

Kürt sorununu çözmek için son 40 yılda 2 kez adım atıldı (Özal ve Erdoğan döneminde) ikisinde de bu çarpık zihniyetin oluşturduğu algı izin vermedi.

Bu zihniyetle, bu sorunu çözmeye çalışacak olan parti en az bir dönem iktidardan alaşağı olmayı göze alması gerekir. Ak parti bu cesareti gösteremedi.

Çözüm Var mı?

80’lerin sonunda Doğu ile Batı arasındaki sosyal uçurumu azaltmaya yönelik adımlar atılsa ve Devletin üst kademesi (Asker ve Siyasiler) şimdiye kadar yapılan yanlışlardan dolayı Kürt Halkından samimi olarak özür dileseydi ne PKK kalırdı ne de terör.

İnkâr edilmek, yok sayılmak, horlanmak ve aşağılanmak tarif edilmez bir duygudur. Kürtler bu yüzden çok kırıldılar ve incindiler. Eğer biraz onore edilip devletin samimiyetini hissetselerdi bugün bu sorunu konuşuyor olmazdık.

Bugün durum daha olumsuz, sadece kuru bir özür sorunu kapatamayacaktır. Doğuda Kürt Milliyetçiliği son 10 yılda korkunç bir aşama kaydetti.

Kürt İslamcıların, Haziran seçimlerinde HDP saflarında yer alması sanıyorum yükselen Kürt Milliyetçiliğini görmek için yeterli olur.

Bugün PKK’nın Kürt Halkı içinde en az %20’lik kemik tabanı vardır. Zaten böyle olmasaydı PKK’nın şehirlere inmesi mümkün değildi.

Devletin silahlı ve siyasi mücadele şekli bu oranı artırıp düşürebilir.

Çözüm mümkün ama kolay değil. Ciddi özerklikler tanınmadıktan sonra kalıcı bir çözüm çok zor. Kürtler son 15-20 yılda çok büyük haklar elde ettiler ama tabiri caizse devlet vermedi Kürtler aldı.

İnat ve hamasi nutuklar bir çözüm sağlamıyor. Söz konusu hakları devlet önceden verseydi bugün bu sorun ya hiç kalmazdı ya da bu denli büyük olmazdı.

Gerek PKK’ya gerekse PKK sempatizanı insanlara “Ne İstiyorsunuz?” diye sorulsa, inanın adam akıllı bir cevap alamazsınız. Onların bile kafası karışık. Bağımsız bir Kürt devleti olgusunu Kürtler mantıklı olarak irdeleseler, istemezler. Ama geçen her gün kafalarda bağımsız bir Kürt Devleti olgusu gittikçe güçleniyor.

Kafalar değişmezse, önümüze bir sandığın gelip “Bağımsız Kürdistan istiyor musun istemiyor musun?” diye sorulması kaçınılmaz görünüyor.

İş bu noktaya gelirse hem Türkler hem de Kürtler kaybeder. Ama Kürtlerin kaybı Türklerden daha fazla olacaktır. Kurulacak bir Kürt Devletinin bağımsız kalması mümkün değildir. Mutlaka bir Küresel gücün himayesine/boyunduruğuna girecektir.

Bugün ne PKK ne de devlet aklıselim insanların konuşmasına izin vermiyor, hemen boğmaya çalışıyor. Aklıselim bir Kürt konuştuğunda PKK tarafından hain ilan ediliyor; aklıselim bir Türk konuştuğunda ise Devlet tarafından hain ilan ediliyor.

Sonuçta, eğer bir çözüm olacaksa bu ancak aklıselim insanların gayretiyle mümkün olacaktır.

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.