Sosyal Medya

Makale

Taklit

—Takip güvenli değildir—

Bir darb-ı meselde yaklaşık olarak şöyle anlatılır;

“Bir zamanlar ormanın en güzel yürüyen kuşu ‘saksağan’ mış. Bir gün leyleği görmüş. İncecik bacaklarıyla çıtı-pıtı yürüyüşünü çok beğenmiş. Onun gibi olmak istemiş. Başka bir gün, serçeyi görmüş, zıp zıp zıplıyor. Çok hoşuna gitmiş ve onun peşine takılıp onu taklit etmiş. O gün bu gündür saksağanın artık kendisi gibi yürüyemez olduğu söylenir.”

Kamuoyu Oluşturma

Taklidin, insanın acizliğini gizleyen bir kalkan olduğunun anlaşılmasının üstünden epey zaman geçti. Şimdi tembellik rolünü üstlenmiş ve güvenlik şemsiyesi altında gizlenmiş gibi duruyor. Ayakları üstünde durabilen ve kendi olabilmiş bir benliğin oluşması önündeki en büyük engellerden biri hâlâ. Belki de ikiyüzlü insan, hataları ve sorunları bir başkası olarak yaşayınca bilinçaltında güya asıl kendisini saklayıp her an temiz bir başlangıç yapabilme ümidini taze tutmayı deniyor. Bu arada Allah’ın emrettiğiyle atasından öğrendiklerini örtüştürme gayretine bakılırsa eylemlerini meşru kılmak adına dinden kopya çekmeyi de ihmal etmiyor.

“Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: ‘Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti’ derler. De ki: Allah kötülüğü emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” (7/28)

Taklit, gelişmenin önündeki en büyük engellerden biri olarak öylesine kuvvetli bir aidiyet hissi kazandırır ki taklit edilen şey etrafında oluşturulan hayat algısı ve kutsallar insanın varlık sebebi haline gelebilir. Nitekim menfaat duygusuyla çok az şey baş edebilir. Zira insan, battığı yerden çıkabilecek ve taklit etmeyip karşı koyabilecek olsaydı kendisine verilen nimetlere had konulmayacaktı. Kur’an’da, insanların servet sahiplerini ve görüşlerini taklit etmekteki ısrarlı tutumun ne kadar etkili olduğu şöyle dile getirilir;

“Eğer, bütün insanların dinsizliğe imrenecek bir tek ümmet haline gelme mahzuru olmasaydı, Rahman’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri, evlerinin kapılarını, üzerine kurulacakları koltukları hep gümüşten yapardık. Onları altına, mücevhere boğardık. Fakat bütün bunlar dünya hayatının geçici metaından ibarettir. Âhiret ise Rabbinin nezdinde Allah’a karşı gelmekten sakınanlara mahsustur.” (43/33–35)

İnsan, tehlikeden kaçmak için elinden geleni yapar. Güvenlik onun en önemli konusudur. Firavun’un bürokratlarına; “Ne dersiniz?” diye sorarken veya Belkıs’ın meclisine; “Size sormadan bir şey yapmıyorum.” diye danışırken yaptığı şey bu güvenlik endişesidir. Liderler, kendi düzenlerini korumak için otoritelerini paylaşmayı ya da aynı arpalıktan beslenen şımarık zenginlerin sayısını arttırmayı denerler. Böylece hem savunma alanlarını genişletmiş hem de muhataplarını ürkütmüş olacaklarını sanırlar. Rahat etmeleri için halka önerdikleri tek şey taklittir. Seçilmişleri ve aydınlanmışları izlemek ve onlar gibi davranmak. Ancak bu şekilde güvende olabileceklerine inandırmak. Birbirine baka baka kararan bu üzüm taneleri zenginlerin sofrasında bir nimet ve çiftliklerinde birlikte hareket eden bir “sürü” oluştururlar. Bunun bugünkü adı “kamuoyu”dur. Bu açıdan Kur’an’da anlatılanlara bakılırsa ilk kamuyu oluşturma çabalarından birini zulmüyle meşhur Firavun başlatmıştır. Musa ile buluşurken meydanda halkın toplanmasını isteyen odur. O, Musa’nın yenilmesi ve halkın onu linç etmesi ümidini son ana kadar saklı tutmuştur. Musa’yı ülkenin topraklarında gözü olduğu iddiasıyla bölücü ilan ederek halkı galeyana getirmek ve ona karşı kamuoyu oluşturmak istemiş ve sokaklara davetçiler çıkarmıştır. Tarihte bir “münadi” ile başlayan bu türden kamuoyu duyuruları şimdilerde medya ile yapılmaktadır. Medyanın gündem oluşturan yönüyle insanları nasıl etkilediğini bilmeyen yoktur. Kamuoyu oluşturma hedefinin nerede ve nelere hizmet edeceğinin planı böylece yapılır. Bu yöntem tutar ya da tutmaz ama oldukça işlevsel ve tarihte de çokça örneği görülmüş bir metottur.

İnsan iradesinin bilinçli seçimlerine verdiği değerden olsa gerek Kur’an’da yöneten yönetilen ilişkileri açısından “ ‘Bizi güt.’, demeyin.” diye önerilmesinin sebebi insanın bu sürü olma hevesini kırmak içindir (2/104). Ayrıca Kur’an’da kâfirlerin, “Yürüyün.” diye başlayan ve sisteme sahip çıkmaya çağıran tahrik ve dolduruşuna gelmelerini önlemek için halkı koyun sürüsü olmaktan çıkarıp bireyi inşa etmeye çalışan yüzlerce ayet bulabilirsiniz (38/6).

Bu anlamda insanları korkutmanın ya da yönlendirmenin olumsuz sonuçları ve bu hengâmeden doğacak ağır faturaları dikkate aldığı için Kur’an’da haberlerin test edilmeden gelişigüzel yayılması doğru bulunmamıştır (49/6). Zira toplumları sarsan ve korkutan haberlerin sorumsuzca ortaya konması ciddi tehlikeler oluşturabilir. Kur’an’da bu türden toplumu olumsuz yönde etkileyebilecek haberlerin yayılmaması konusunda özel bir hassasiyet gösterilmesi istenmiş ve bu haberleri yayanlar azapla tehdit edilmişlerdir (24/19). Bilindiği gibi bir şeyin şüyuu vukuundan beterdir(4/83).

Mekke şairlerinin, şarap, kadın ve savaş içeriğiyle ünledikleri sokak ve panayırlarda yaptıkları da bir anlamda kamuoyu oluşturma işidir. Toplumda yaşanan başıbozukluğu sanatlarıyla pekiştirmek için her vadide başıboş gezen onlardır. Şiirin hası, büyünün okkalısıdır. Hayat algısını, ekmek parası kazanmaktan kız tavlamaya çevirmenin o gün için daha etkili bir yolu yoktur. Adına kandırılmışlık bile dense bir arada top yekûn savrulmanın tadı veya kurda kuşa karşı sürüye katılmanın güvenliği ve tatmini başka bir şeyde pek bulunmaz.

İşte bu çoğunluk oluşturma çağrılarına en iyi cevap veren bu hazır kurşun askerler, lider ve önderler sultasından pay kapıp hayatlarını yaşamaya değer bir amaç etrafında şekillendirmek isteyenlerdir. Bu amacın olası berbat içeriği, kişiye tattırdığı “ bir işe yarama” güdüsü yanında devede kulak kalır. Zaten bu tipler kim galip gelirse o taraftadır (26/40). Öyleki aldanmış bir benliğin takip ve taklit macerasındaki faydacı yönü, zaman zaman ölmüş liderler peşinde dolaşmasını dahi kendine mazur ve makul gösterebilmiştir. (36/75).

 

Uydum Kalabalığa

Tek başına; “Hayır, ben öyle düşünmüyorum.” dediğiniz anda başınız belaya girer. Savunduğunuz şeyi delillendirmek gibi bir zorlukla karşılaşır ve olmadık hücumlara göğüs germek zorunda kalırsınız. Hatta duruma göre “hain” muamelesi bile görebilirsiniz. Toplumu karşınıza alırsanız yalnızlaşırsınız. En iyisi “Uydum kalabalığa.” deyip en arkada sıraya girmektir. Herkesin yaptığını yapmak her zaman daha temkinlidir. Böylelikle başınız hiç belaya girmez ve kendinizi güvende hissedersiniz. Hâlbuki bu güvenlik hissi geçicidir ve çoğu zaman insanı yanlış yönlendirip aldatır.

“De ki: “Size bir tek öğüdüm var; ister başkalarıyla birlikte iken ister yalnız, Allah’ın huzurunda (bulunduğunuzun bilincinde) olun ve sonra kendi kendinize, (bu elçi olarak görevlendirilen) arkadaşınızda bir delilik olmadığını düşünün! O, yaşayacağınız şiddetli azaba karşı sizi uyarmaktan başka bir şey yapmıyor.” 34/46

Yani;

Ey taklit ve takip ediciler;

İster tek başınıza ister bir başkasıyla

Ama her halükarda çıkın içinde bulunduğunuz o gruptan

Birer, ikişer

Kurtulun şu uydum kalabalığa tavrınızdan

Yalnız ya da bir başkasıyla

Gerçeklerin çok farklı olduğunu göreceksiniz.

Allah’ın karşısında olduğunuzu düşünebilseniz,

Yalan dolan şeyleri anlayıp hemen fark edeceksiniz.

Ebu Lehep ya da Ebu Cehil öyle istediği ya da

Birilerinin oluşturduğu gündeme angaje olmak için değil

Kendi düşüncenizle vardığınız sonuçlar öyle çıktığı için bir şey söylemelisiniz.

Özellikle iman” konusunda taklit caiz değildir. Kur’an’da verilen örneklerde Peygamberlerin dahi, koruyucu ya da kurtarıcı olamadığı hatırlatılarak insanın sorumluluklarını tek başına üstlenmesi gerektiği hatırlatılır (66/10, 11). Bu bağlamda eşlerini dahi kurtaramayan peygamberler (Hz. Nuh ve Hz. Lut) hatırlanırsa bireyin kendi iman ve eylemini özgürce oluşturması gerektiği yeterince açıktır. Böylece sorululuklarını başkasına devretmesinin imkânsızlığı ortaya çıkar. Hz Peygamber’in kızına (Buhari; Vasiye, 11) ve Hz. İbrahim’in babasına söylediği gibi (60/4).

Topluluk hissi öyle bir cesaret verir ki en korkak ve cahil insanı bile kahraman yapabilir. Aslında gücünü başkalarından alan cehalet tek başına bir hiçtir. Taklit bireyi zayıflatır ve devasa birlikteliklerin zayıf noktalarını çoğaltır. Nitekim bir zincirin kuvveti en zayıf halkası kadardır. Bu açıdan bireyi sağlam yere basmayan toplumların güç gösterileri de kalıcı olamaz. Sorumlulukların sürekli olarak birlikteliklerin ortak paydasında toplanması bireyin payını küçültür. Küçük bir payla büyük işler başarılamaz. Bu yüzden Kur’an’da kişisel sorumluluk öylesine vurguludur ki kimsenin bulunmadığı zor durumlarda bile Allah kendi Resulü’nden tek başına gerçeği duyurmaya devam etmesini ve bunun gereğini yapmasını istemiştir;

“(Ey Muhammed!) Artık Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden sorumlusun! Müminleri de savaşa teşvik et. Umulur ki Allah inkâr edenlerin gücünü kırar. Allah’ın gücü daha üstündür, cezası daha şiddetlidir.” (4/84)

Yani;

Etrafta kimse yok!

Biri bir şey yapsa!

Ben mi kurtaracağım?

Neden kimse anlamıyor?

Demeden yoluna devam etmelisin.

Korkma sadece biraz zamana ihtiyacın var.

Rabb’in sana verecek ve sen memnun kalacaksın.

Allah, otoriter seçkincilerin nüfuzu altında ezilen Mekke halkına “Firavun” un yaptıklarından bir kesit sunarak horlanıp aşağılanan bu kesimlerin hakları konusunda bilinç kazanmalarını istemiştir. Söz dinleyeceğim derken küçülmesinler, istikrar ararken onurlarını kaybetmesinler, kargaşa ve düzensizlikten kurtulalım derken bunalıma girmesinler ve dahi artık aklıselim olmayan ve doğruya ulaştırmayan bir yolla acizliğin mazeretine sığınıp boyun eğmesinler diye.

“Firavun ve onun seçkinler çevresine gönderdik. Ama berikiler, Firavun’un hükmüne boyun eğdiler. Oysa Firavun’un hükmü hiçbir şekilde sağduyu ürünü değildi (doğruya ve güzele ulaştırmıyordu).” 11/97

Taklit edenler, yeni olan şeylere tepkilidir. Değişimi kolay kolay kabullenemezler. Taklit ettikleri kişi ya da kurumlardan onay beklerler. Yeni olan şeyler konusunda ki telaşları düşmanlığa kadar varabilir (72/19). Bir başkasının peşine takılma veya eteğine tutunma isteği insanın ihtiyacı olmadığı halde onun yakasını bırakmayan sorunsallardan biridir. Hâlbuki sorumluluklarını atarak rahatlamak isteyişinden kaynaklandığını düşündüren bu tavrı insan için onur kırıcıdır. Kur’an bu kolaycı yaklaşımının insanın başını belaya sokacağını söyler. Nitekim bu “taabiyet” ilişkisinin ahirette “sorgulama” konusu haline geleceğini söyleyerek insanın bundan vazgeçmesini ister.

“Ve ‘Ey Rabbimiz!’ diyecekler, ‘Biz liderlerimize ve ileri gelenlere (büyüklerimize) uyduk, bizi doğru yoldan uzaklaştıranlar onlardır! Ey Rabbimiz! Onlara iki misli azap çektir ve rahmetinden tamamen mahrum bırak!’ “  33/67, 68

Bir insanın bütün dünya görüşü ve hayat algısını başka bir hemcinsinin peşinden giderek ona dayandırması olacak şey değildir. Hele hele ideolojilere kaynaklık eden yönüyle bir insanın her şeyiyle başka bir insana teslim olması akla zarar bir şeydir. Kur’an’da, öğrenirken örnek almak önerilir ama bilinçsizce taklit etmek asla uygun görülmez. İnsanların sorgulamadan birbirlerinin peşine takılması doğru bulunmaz. Rabb, herkesin Rabb’idir. Allah, insanların sadece ahlakını tartar. İnsanlar, eşittir. Hiç kimsenin bir diğerine üstünlüğü yoktur. Bu yüzden kimse, körü körüne birbirini taklit etmemelidir. Kur’an, bu dünyada sorgulamadan başkalarını körcesine takip edenlerin ahirette de kör olacaklarını bildirir. Hesap vermeyen sadece Allah’tır. O’nun dışında herkes sorgulanabilmeli ve hesap verebilmelidir. Zira Peygamberler dahi yapıp-ettiklerinden sorulacaklardır (7/6). Hesap sorulamayan liderler elinde maymuna dönmek insana yakışmaz. İnsan kimin peşinden ve niçin gittiğini bilmelidir. Ahirette bundan sorguya çekileceğini de unutmamalıdır.

“Bütün insanları kendi önderleriyle birlikte çağıracağımız günü hatırla… Kim bu dünyada körlük ettiyse ahirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır.” (17/ 71, 72)

Yani;

Herkesi;

Peşine takıldıkları,

Eteğine yapıştıkları,

Arkasından koştukları,

Bilinçli eğilimleri, şuurlu yönelişleri,

Ve bu uğurda yapıp ettikleriyle yargılayacağız.

Kim idrakini böyle bir derekeye sokup gözünü kararttıysa,

Hesap vereceği hiçbir konuda kendisine ışık yakmayacağız.

Bu durumda taklit edilmek de bir taleptir ve bizzat müşriklerden gelmiştir. Taklidi kolaylaştıran şey günaha dadanmaktır. Boyun eğmelerin arkasında küçümsemeler vardır (43/54).  Aşağılamanın en kolay yolu muhatabını suçlu (günahkâr) kılmaktır. Günah, benliği parçalar. Parçalanmış benliğin meşru zemin arayışlarından biri de kendi gibileriyle beraber olmaktır. Aslında bu ortak zemin arayışı, içten içe insanın yaptıklarının hatalı olduğunun itirafıdır.

“Kâfirler, iman edenlere: ‘Bizim yolumuza uyun, sizin günahlarınızı biz yüklenelim’, derler. Hâlbuki onların hiçbir günahını yüklenecek değillerdir. Gerçekte onlar, kesinlikle yalan söylemektedirler.” (Ankebut, 29/12)

Yani;

Günahını çekeyim

Günahı varsa benim

Günahı benim boynuma

Diyerek suçlarına ortak edip

Rahatlamak istediklerini görmüyor musun?

Aynı yollarla zengin olup refah ve sosyal aktivitelerin artınca

İnandıklarından vazgeçeceğini ümit etmeleri ne kadar da aşağılayıcı…

Taklit, insanı kendisine yabancılaştırır. Bütün hayat pandomim oynayarak geçemez. Başkalarının kuyruğu olmak insanı geliştirmez. Arkadan giden insan hiçbir zaman öne geçemez. Kendisi olmadığı sürece insanın değeri başkasının takdir ettiği kadar olacaktır.

 

Körle Yatan, Şaşı Kalkar

Kur’an’da “Sizi cehenneme sokan nedir?” diye sorulduğunda verilen cevaplardan biri de “Batıla (boş şeylere) dalanlarla birlikte dalardık.” (74/45) olmuştur. İşte, taş gibi yuvarlanmak, sorgulamadan kabullenmek, zevklerinin esiri olmak ve herkesin yaptığını yapmak budur. Toplumsal reflekslerin oluşumunda kültürel değerlerin etkisi göz ardı edilemez. Bunun için en kullanışlı değer “atalar kültü”dür. Geleneğin kutsanarak dokunulmaz kılınmasının altında birilerinin bu refleksleri gerekli gördükleri anda kullanabilme isteğinin yattığı unutulmamalıdır. Kur’an, bir ayette insanların peygambere; “Sen bize tek Allah’a ibadet edelim, atalarımızın ibadet ede geldiklerini bırakalım diye mi geldin?…” (7/70), dediklerini anlatır. Bu yüzden toplumu bir arada tutan en önemli kültürel saikler aniden toplumun gelişmesi ve ilerlemesinin önündeki en büyük engellere dönüşüverir.

“Ama onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ denildiğinde bazıları: ‘Hayır, biz (yalnız) atalarımızdan gördüğümüz (inanç ve eylemler)e uyarız!’ diye cevap verirler. Ya ataları akıllarını hiç kullanmamış ve doğru yoldan nasip almamış iseler?”  (Bakara, 2/170)

Atalara saygı duymanın, onlara tapınmaya evirilmesi, aslında bir ilizyondur. Doğru olan; siyasi ve ekonomik çıkarları elinde bulunduranların mevcut düzeni koruma çabalarından ibarettir. Nitekim hak-batıl ölçüsünü elinden bırakmadığı yani adaletten sapmadığı ve zulme batmadığı sürece bu saygı ve sevginin bir zararı yoktur. Fakat ne yazık ki tarih küçük de olsalar imtiyazlı konumda olan azınlıkların çoğunluğun refahını bütünüyle gözettiklerine şahit olmamıştır.

“Kuşkusuz onlar atalarını dalâlette buldular da peşlerinden koşup gittiler.” (Saffat, 37/69, 70)

Toplumu bir arada tutan bazı şeylerin aslı olmasa da sağladığı birlik ve bütünlük duygusu yüzünden katlanılabilir şeyler olduğu düşünülür. Ancak çerçevesi hurafelerle yüklü bir kurgunun kimin ekmeğine yağ sürdüğünü anlama çabası hiçbir zaman iyi sonuçlar vermemiştir. Çünkü toplum hafızasında yer işgal eden geçici ve sahte oluşumların hayatın gerçek yüzünü örten bir yönü her zaman vardır. Bu yüzden Peygamberlerin tarihi anlamda toplumsal kabullerin sömürüye konu olan alanlarına yaptıkları “sorgulayıcı” yaklaşımları çok defa tepki görmüştür. Hemen hepsi geçmişi yok saymak, fitne çıkarmak, toplumun birlikteliğine kastetmek, ataları küçümsemek ya da geleneği altüst etmekle suçlanmışlardır;

“Andolsun biz bu Kur’ân’da insanlara her çeşit misali getirip anlattık. Onlara bir ayet getirdiğin zaman inkâr edenler: ‘Siz (geleneklerimizi) iptal edenlerden başka bir şey değilsiniz.’ derler.”  (Rum, 30/58)

İnsanlar bir arada yaşamanın güvenli olduğunu medeniyet kurdukları ilk yıllardan beri biliyorlar. Hatta güya bu sebeple toplu halde yaşıyorlar. Gitgide ortak paydalarını olabildiğince arttırmanın yollarını aramaya daha çok gayret ediyorlar. Irk, dil ve din gibi müşterek bağlayıcı unsurlara sarılıyorlar. Doğal olan da bu elbette. Bir toplumu bir araya getiren kültürel unsurların kuvveti nispetinde güç kazandığı açık olmasına rağmen suni olarak oluşturulan bu birlikteliklerin güçlü ve haklı olması her zaman söz konusu değildir. Bir ayette; “(Ey Muhammed!) De ki: “Pis ile temiz bir olmaz. Pisin çokluğu hoşuna gitse bile…” (5/100) denmiştir. Bireylerinin birbirine kuşkuyla bakarak kriz anlarında birbirlerine yardım etmekten kaçındığı ve herkesin kendini ya da kendi gibilerini kurtarmaya çalıştığı bir toplumun sağlıklı ve güçlü olduğu söylenemez. Normal şartlarda sorun yokken güçlü gibi görünen bu yalancı birliktelikler toplumsal güçlerini sahip oldukları imkânlarla özdeşleştirmişlerdir. Oysa bu seçkinci ve varlıklı tavırları uzun süre birlikte hareket etmelerine fayda sağlayamamıştır. Aksine ortak menfaatlerine kaynaklık eden imkânlar daraldığında onları bir araya getiren bağlar da zayıflamış ve dağılmışlardır (59/14).

“Hal böyleyken, ne zaman ayetlerimiz bütün açıklığıyla kendilerine ulaştırılsa, hakkı inkâra şartlanmış olan kimseler imana erişenlere: ‘(Bu) iki insan topluluğundan konum olarak hangisi daha üstün ve güçlü, topluluk olarak hangisi daha iyi/daha seçkindir?’ diye sorup dururlar. Oysa biz onlardan önce gelip geçen nice kuşakları helak ettik; öyle ki, onlar dünyevi güç ve dış görünüş olarak berikilerden daha üstündüler!” (Meryem, 19/73, 74)

İnsanların, özgün bir var oluş gerçekleştirebildikleri anlar, dünya tarihinin sıçrama zamanlarına denk gelir. Taklit ederek öğrenmenin çocukluk aşamalarından kurtulamayan nesillerin olgunlaşması için ya tarihten ders almaları ya da kendilerini kemiren hemcinslerinin İlah olma arzularını fark etmeleri gerekir. Nice safi gönüller taklit belasına ömürlerini heba etmiştir.

Kaynak:  Söz ve Adalet / 6-7. Sayı

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.