Sosyal Medya

M. Ali Akbulut: Tebriz Nereye Düşer?



Tebriz'deyiz.

Bir grup arkadaşla Tebriz'e gidiyoruz. Tebriz neresi demeye gerek var mı bilmiyorum?

Daha önce birçok kez Tebriz'e gitmiştim. Gittiğim her vakit Tebriz'in tarihî kapalı çarşısını görmezsem eksiklik hissederim. Asırlar boyu doğudan batıya, kuzeyden güneye ve tersine bir güzergâhın ticaret yolu üzerinde kurulmuş şehir. Tarihî İpek Yolu, Baharat Yolu üzerinde olması şehre zenginlik katmış. Kervansaraylar, timçelerle çevrili kapalı çarşı her dönem genişletilmiş, dünyanın en büyük kapalı çarşısı haline getirilmiş, Dünya Miras Listesi'ne de girmeyi hak etmiş bir kapalı çarşı. Tebriz Kapalı Çarşısı'nı görmezseniz İstanbul Kapalı Çarşısı'nı anlamazsınız ya da Bursa Kapalı Çarşısı'nı anlamazsınız. Tebriz Kapalı Çarşısı'nın etrafındaki camileri, medreseleri, kervansaray ve hamamları görmezseniz, tarihin bir bölümünü anlamakta zorluk çekersiniz.

Kapalı çarşı her ne kadar modern ve sanayi ürünlerinin satıldığı mağazalara dönüşmüş olsa da yer yer Tebriz'in adıyla anılan Tebriz el dokuması halılarını, Tebriz'in deri ve deri ürünlerini, Tebriz'in etrafında yetişen aromalı bitkilerin satıldığı attarları gördükçe sizi tarihe alıp götürüyor zaten.

İran'ın Doğu Azerbaycan eyalet merkezi Tebriz. Eyalet dediğime bakmayın siz, batının anlamlandırdığı gibi bir eyalet sistemi yok İran'da. Bizim il ile batının eyaleti arasında bir yerde konumlanabilir. Merkezî yönetime bağlıdır. Kendi yerel kültür ve geleneğini yaşarlar. Kendi dilini kullanırlar. Hatta kendi dili ile yayın yapan televizyon kanalı, radyosu ve gazeteleri, dergileri vardır.

Televizyon kanallarında Tebriz Radyo Televizyon Kurumu'nun yayınları yurt dışında da takip ediliyor. Kendine has şivesi, kendine has fonetiği ile adeta dinleyiciyi de etkiliyor.

Azeri dili, Oğuz dili Türkçe lehçelerinden biri olarak kabul görüyor. Farklı ağızları olsa da Tebriz ağzı da ayrı bir şirin özelliğe sahip. Şehri gezerken halkla konuşmaya başlayınca kendinizi bazen Erzurum'da, bazen Erzincan'da, bazen Ağrı'da, Kars'ta olduğunuzu hissedersiniz.

Tebriz ziyaretimizde bazı yöneticilerle de görüşme imkânımız oldu. Vali yardımcısı, belediye başkanı ve ticaret odası başkanı ile yaptığımız ayrı ayrı görüşmelerden farklı olarak şehir içinde insanlarla kurduğumuz diyalog ve konuşmalarda da o fonetik Azeri lehçesinin etkili ve güzel vurguları beni uzun uzun düşündürdü.

Anadolu Türkçesi ya da Türkiye Türkçesi ile Azeri Türkçesi arasında o kadar yakınlık var, o kadar ortak nokta var ki... Konuştukça "aaa" diyerek şaşırıyorsunuz aslına bakarsanız. Asıl şaşılması gereken konu, konuştuğunuz kelimelerin ve kavramların ayrı anlamlara çıkıyor olmasıdır.

Anlam kayması diye ifade edilen durumu çok yaşıyorsunuz. Aynı kelimeleri kullanıyorsunuz, aynı şeyleri telaffuz ediyorsunuz fakat ayrı anlamlar çıkıyor.

Yıllar önceydi, İstanbul Türkçesini öğrenmeye çalışan bir Azeri arkadaşın Türkiye ile ticari bağlantısı var, Türkiyeli de bir ortağı vardı. Bir yerde oturmuş, hal hatır sorduktan sonra ne yaptığını, işlerin nasıl olduğunu sormuştum.

"Dolandırıcılık yapıyorum. İşbirlikçim var. Dolandırıcılık yapıyorum" demiş ve gülmüştük. Aslında Türkiyeli iş ortağının yanına geldiğini ve piyasayı gezdiğini anlatmaya çalışıyordu bize.

Bir adres soracak olsanız, "ha şu gabakta" diyerek tarif ederken etrafınıza manav var mı diye bakmayın, o size "ha şu ön tarafta" demek istiyordur. Ya da lokantaya gittiğinizde kebap siparişi verdiğinizde size "sümüklü ister misin" diyorsa, sakın mideniz kalkmasın, aslında "kemikli mi istiyorsun" diyordur.

Yine Tebriz başta olmak üzere karşılaştığınız Azerilerden çok duyabileceğiniz bir cümle: "Biz sizi çok isteriz, biz Türkiye'yi çok isteriz." Burada demek istenen bizleri istemeleri değil de bizleri sevdiklerini anlatmasıdır. "Biz sizi seviyoruz, Türkiye'yi seviyoruz" demek istiyorlardır.

Ya da sevdiğini söyledikten sonra "başına dolanayım" ifadesini kullanması da mümkündür. Bu, etrafımızda dolanıp durmasını anlatmıyor; "sana kurban olayım" ya da sana duyulan muhabbet ve sevginin ifadesi olan "sana canım feda" demek istiyordur.

Ve tabii ki İran genelinde var olan taarruf denilen bir nezaket hareketini Tebriz'de her esnafta görebilirsiniz. "Konuğum ol" diyerek sizden ücreti almak istememesi nezaketin ayrı bir ifadesidir. Bir şey yerken içerken önce size ikram etmesi de bu nezaket ifadesiyle "buyurun" demesi gibi...

Tebriz halkının o nazik lehçeleriyle sevgi, dostluk bağları bir kültürü ve bir geleneği yansıtırken, bizler anlam kaymasıyla çok daha farklı, hatta zaman zaman siyasi manalara çekebiliyoruz. Azerbaycan Cumhuriyeti veya Türkiye bayrağını açmaları ya da asmaları, onların bağımsızlık isteklerinden değil, kültürel bağlarının olduğunu anlatmaya yönelik bir ifadedir. Ciddi bir kültür milliyetçiliği vardır. Fakat bu, siyasi bir milliyetçilik, bağımsızlık yanlısı, ayrılıkçı bir tema şeklinde algılanması da yoktur.

Çok ciddi şiir geleneği vardır. Çok rahat şekilde hafızalarında ezberledikleri beyitleri size aktarabilirler. Bu Mevlânâ'dan olabilir, Şehriyar'dan olabilir, hatta kendilerinden olabilir. En popüler şairleri ise Muhammed Hüseyin Şehriyar'dır. Türkiye'deki edebiyat çevrelerinin de yakından tanıdığı bir şair Şehriyar. Modern İran'ın şairlerinden, Haydar Baba adlı meşhur toplumsal geleneği anlatan manzum uzun şiiri farklı sanatçılar tarafından bestelenmiş. Hem Farsça hem Azerice hem de Arapça divanları olan Şehriyar'ın, Tebrizli şairlerin ve düşünce ve irfan dünyasının ünlü şahsiyetlerinin medfun bulunduğu Şairler Mezarlığı'ndaki mezarını ziyaret ederek dua okumak, ruhlarına Fatiha göndermek ayrı bir manevi hava oluşturdu bende.

Merhum Şehriyar'ın Haydar Baba şiirinden küçük beyitlerle...

Dünyamızın cennet olması dileğiyle.

……

Heyder Baba, şeytan bizi azdırıb,
Mehebbeti üreklerden kazdırıb,
Kara günün ser-nüviştin yazdırıb,
Salıb halkı bir-birinin canına,
Barışığı beleşdirib kanına.

Göz yaşına bakan olsa, kan akmaz,
İnsan olan hancer beline takmaz,
Amma hayıf, kör tutduğun burakmaz,
Behiştimiz cehennem olmakdadır,
Ziheccemiz meherrem olmakdadır.
,,,,,

İstanbul Türkçesiyle ise bir bölümünü paylaşmak güzeldir.

Haydar Baba, şeytan bizi azdırmış,
Muhabbeti yüreklerden kazdırmış,
Kara günün alın yazısını yazdırmış,
Salmış halkı birbirinin canına,
Barışı bulaştırmış kanına.

Gözyaşına bakan olsa kan akmaz,
İnsan olan hançer beline takmaz,
Ama yazık kör tuttuğunu bırakmaz,
Cennetimiz cehennem olmaktadır,
Zilhiccemiz Muharrem olmaktadır.

Hazan yeli yaprakları dökünce,
Bulut dağdan inip köye çökünce,
Şeyhülislam güzel sesini yükseltince,
Hasretli söz yüreklere değerdi,
Ağaçlar da Allah'a baş eğerdi.

Tatlı Çeşme taşla kumla dolmasın,
Bahçeleri sararmasın, solmasın,
Ordan geçen atlı susuz olmasın,
De ki çeşme hayrın olsun akarsan,
Ufuklara humar humar bakarsan.

Haydar Baba, dağın taşın yalçını,
Keklik ötüyor arkasında yavrusu,
Kuzuların akı, bozu, karası,
Bir gideydim daÄŸlar dereler boyu,
Okuyaydım çoban döndür kuzuyu.

Haydar Baba, dünya yalan dünyadır,
Süleyman'dan Nuh'tan kalan dünyadır,
Oğul doğuran, derde salan dünyadır,
Her kimseye her ne vermişse almıştır,
Eflatun'dan bir kuru ad kalmıştır.

Haydar Baba, yâr ve yoldaş döndüler,
Bir bir beni çölde bırakıp çekildiler,
Çeşmelerim, çerağlarım söndüler,
Kötü yerde gün döndü, akşam oldu,
Dünya bana Şam harabesi oldu.

M. Ali AKBULUT

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

Tasarım ve Kodlama BEYRİBEY BİLİŞİM