Sosyal Medya

Şevket Hüner: Sonraya Önceyi Anlatamamak



Bu ifade, insanın tarih ile gelecek arasındaki köprü olma iddiasının kırılganlığını gösterir. Önce, yaşanmış olanın ağırlığıdır. Sonra ise henüz doğmamış bir ihtimal. Ama bu ikisi arasında, dilin yetmediği, kalbin taşıyamadığı, aklın açıklayamadığı bir perde vardır. Bu, anın içinden geçen bir yolcunun, ardında bıraktığı izleri geleceğe taşımakta zorlanışını dile getirir.

Geçmişin gelecek için önemli dersler taşıdığı bilinmesine rağmen, yeterince aktarılamaması hayal kırıklığına neden olur. İnsan bazen yaşadıklarını anlatmak ister fakat zaman geçtikçe anılar silikleşir, duygular değişir ve anlatılanlar noksan kalır. Bu nedenle geçmişin bilgeliği geleceğe eksik ulaşır.

İnsanın en büyük yalnızlığı, zamanın birinde gördüğü hakikati, geleceğe taşıyacak kelimeleri bulamamasıdır. Zira zaman, anlamları dönüştürendir. Her geçen anın özü ise ancak onu tecrübe edenin kalbinin derinliklerinde yaşamaya devam eder.

Önce; şimdi ve gelecek arasında bir süreklilik kurmak ister. Yaşadığı anı geleceğe tercüme edebilmek çetin bir uğraştır. Zira gelecek, daima başka bir dil konuşur.Bu yüzden önceyi sonrayla buluşturmak, bir uçuruma seslenmeye benzer. Ses gider, ama yankısı geri dönmez.

Önceyi anlatmak, sadece bir hatırayı nakletmek değildir. Bir ruhun, bir çağın, bir varoluşun nüvesini taşımaktır. Fakat gelecek, çoğu zaman bu özü duymaya hazır değildir.

"Önce", insanınhenüz kirletilmediği, hakikatle aracısız temas kurabildiği, yorulmamış umut, susmamış vicdandır. "Sonra" ise gürültünün ve hızın egemen olduğu, kavrayışın sığlaştığı bu karmaşada, dünyanın ağırlığını omuzlarına yüklenmiş insanın, aynı gökyüzüne başka gözlerle bakmasıdır.

İnsanın fıtratından uzaklaştıkça çoraklaşan dili, bu iki dünya arasında bir tercüman olmaya soyunmuş ancak kelimelerin, tecrübenin ve yaşanmışlığın yeni zamanın diline çevrilemediğini görmüş ve anlatamamıştır. Zira her çağ kendi sağırlığını beraberinde getirir. Sonra gelenler, önce gelenlerin yaralarından ders çıkarmak yerine kendi düşüşlerini yaşamayı seçerler. Her kuşak kendi hikayesini sıfırdan yazmak zorunda hisseder ve geçmiş ne kadar parlak ya da ne kadar acı dolu olursa olsun, yaşanmadan öğrenilemeyen bir coğrafyadır.

Kendi zamanının doğrusunu yarına devredemeyen insan, yaşadığı çağa sıkışıp kalır ve geleceğin gözünde bir "eski" olmaktan öteye geçemez.

Zaman kahredici bir yıkım gibi üstümüze gelse de ruhun “önce”ye ait parçası diriliÄŸini korur. Anlatılamayan her hakikat, kelimelerin bittiÄŸi yerde bir duyarlığa, bir duruÅŸa dönüşür. Çabalamak, anlaşılamama pahasına da olsa o hakikatin nöbetini tutmaktır. Hakikat ortadadır ama muhatap, zihnini çağın kalıplarına teslim ettiÄŸi için duyma yetisini kaybetmiÅŸtir.

Bazı hakikatler ise duyurulmaya çalışıldıkça eksilir. Zira onlar sese değil, sükûta emanettir. Bir annenin yakarışı, bir babanın hüznü, gecenin tenhasında dökülen gözyaşları... Bunlar aktarıldığında değil, hissedildiğinde tamamlanır. Muhatap bunu çoğu zaman geç fark eder. Anladığında ise geçmiş çoktan kendi kapısını kapatmıştır.

Bu yüzden ömür, anlatılamayanların toplamıdır. İnsanı şekillendiren, boğazında düğümlenen kelimelerdir. Her suskunluk, kalp ile ebedilik arasında görünmeyen bir köprü inşa eder.

O köprüden geçenler bilirler ki hakikat, dile düşmeden önce ruhta olgunlaşır, dile düştüğünde ise artık biraz dünyalı olmuş yani kaybolmuştur.

Belki de aktarılamayan ÅŸey, zaten anlatılmaya deÄŸil, hissedilmeye yazgılı oluÅŸudur. O zaman gerçek kurtuluÅŸ, her "ÅŸimdi"yi, yarına aktaracak kadar hakikatle yaÅŸayabilmektir. Zira zaman geçer, ses kaybolur, hatıralar silinir. Ama kalpte Hakk'a emanet edilen hiçbir an, ebediyette yok olmaz. Orada artık "önce" ve "sonra" yoktur, yalnızca hakikatin hiç eskimeyen vakti vardır…

Şevket Hüner / 25 Safer 1448

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.