Sosyal Medya

Yazarlar

Sadaka

Kaldırımda ağır ağır ilerliyordu. Hareketleri zamana meydan okusa da yıpranmış bir ritimdeydi; ayakları yürüyor ama ruhu durmak ister gibiydi.

Üzerindeki eski, yer yer yamalı pardösü, kışın değil, unutulmuşluğun griliğini taşıyordu. Ütüsüz pantolonu, örme yün çorabının içine tıkılmıştı; ayaklarındaki lastik ayakkabılar ise her adımda ayağından çıkacak gibi sessizce isyan ediyordu.

Bir dükkânın önünde durdu.

Camekânın ardındaki sıcaklık, dışarıdaki soğuğa meydan okur gibiydi. İçeride iki adam çay içiyor, arada bir yükselen kahkahalar rafların arasına dağılıyordu.

İki eli arka belinde, omuzları hafifçe öne düşmüş bir şekilde bir süre onları seyretti. Sonra kapıyı araladı. Kapının üzerindeki çıngırak ince bir ses çıkardı. Dışarıdaki rüzgârın içeri taşıdığı bir kum tanesi gibi içeri süzüldü.

"Selamünaleyküm!" dedi.

Sesi kısıktı ama odayı doldurdu. DoÄŸrudan İsmail’in gözlerine baktı:

"Mal sahibi, mülk sahibi... Hani bunun ilk sahibi?"

İsmail elindeki çay bardağını tabağına koyup duraksadı.

"Buyur baba, bir şey mi lazımdı?"

Adam açık konuştu: "Zekâtın, sadakan yok mu?"

İsmail şaşkındı, tereddütle ayağa kalktı. Cebine el attı. Bozukluk aradı ama metal paranın soğukluğu gelmedi eline. Yan tarafındaki kasaya yöneldi.

Masadaki arkadaşı duruma müdahale etmek istedi. Kendi cebine uzandı:

"İsmail, uğraşma hiç kasayla, bende bozuk var."

Adam birden döndü. Kati ve sert bir ses tonuyla:

“Sen verme.”

Arkadaşı ÅŸaşırdı: “Niye?”

Adam gözlerini İsmail’e çevirdi: “Onunki olsun.”

İsmail bu kez durdu: “Niye benimki?”

Adam hafifçe gülümsedi: “Senin yüzün daha temiz.”

Arkadaşı elindeki parayla öylece kalakaldı. Suratı, bu beklenmedik tepkiyle mosmor kesilmişti.

İsmail ise adamın sözlerinin ağırlığı altında ezilmiş, kasadan aldığı bir banknotu adama uzattı: "Al bakalım."

Adam parayı aldı ama gitmedi. Parayı evirip çevirdi, sonra İsmail’e baktı. Aralarında zamanı geren sessiz bir bakışma baÅŸladı. Sonunda sessizliÄŸi bozan İsmail oldu:

“Ne oldu? BaÅŸka bir ÅŸey mi istedin?”

Yaşlı adam, yüzünde beliren hafif bir tebessümle sordu:

"Teşekkür etmeyecek misin?"

İsmail duraksadı, şaşırmıştı. "Ne için?"

"Verdiğin para için."

İsmail, verdiği parayı işaret ederek:

"Veren benim, alan sensin. Senin teşekkür etmen gerekmez mi?"

Adam kaşlarını havaya kaldırdı. İki parmağıyla parayı havada hafifçe salladı:

"Sen bana bir kâğıt verdin…” iÅŸaret parmağıyla yukarıyı iÅŸaret ederek “…ama kim bilir yukarıdan neler aldın. Åžimdi kimin teÅŸekkür etmesi lazım?" Göz kırptı, gülümsedi.

İsmail bir şey söyleyecek oldu, boğazı düğümlendi. Yutkundu.

Adam parayı avucunda tutarak kapının eÅŸiÄŸinde durdu. Son kez İsmail’e derin derin baktı. Kapıyı açıp dışarı çıktı.

Masadaki arkadaşı öfkeyle homurdandı:

"Aklı evvelin biri işte. Veriyorsun, bir de üste laf işitiyorsun. Kov gitsin şunları dükkândan."

İsmail arkadaşını duymadı. Adımları kendiliğinden camekâna doğru gitti. Gözleri dışarıdaki yaşlı adamı takip ediyordu.

Adam ağır ağır yürüyordu. Karşı kaldırımın kenarında, soğukta büzüşmüş oturan bir başka dilencinin yanında durdu. Avucundaki parayı hiç duraksamadan o dilenciye uzattı. Parayı alan başını salladı, veren ise arkasını dönüp kalabalığın içinde yürümeye devam etti. Ne parayı veren arkasına baktı ne de alan gidene dönüp baktı.

İsmail camın önünde öylece kaldı. Yanındaki arkadaşı alay eder gibi güldü:

“Ne tuhaf herifmiÅŸ. Senden aldığı parayı baÅŸkasına verdi.”

İsmail cevap vermedi. Gözleri hâlâ sokağın başındaydı.

“Deli galiba.”

İsmail başını çevirdi: “Senin ve benim gibi olmadığı kesin.”

Dükkânın arka tarafından bir ses geldi:

“Abi!”

İsmail irkildi: “Ne var?”

“Bu malların hangisi inecekti?”

“Bekle geliyorum.”

Kafası karışık bir halde arka depoya yürüdü. Beş metre yüksekliğindeki koca çelik rafların arasından geçti. En üstte, içinde ağır çivi kutularının olduğu paleti gösterdi.

Forklift paletin altına hafifçe girdi ve yavaşça çekmeye başladı. Palet hafif kıpırdadı. Önce ince bir çıtırtı duyuldu. İsmail başını kaldırdı. Paleti bir arada tutan plastik bağlardan biri kopmuştu.

“Dur!”

Ama çok geçti. Palet yana doğru yattı. Üst üste dizilmiş ağır çivi kutuları rafın kenarından boşluğa döküldü. İsmail refleksle başını tuttu.

Kutular yere çarptı. Çiviler beton zemine saçıldı. Bir kutu omzunun hemen yanından geçti. Sonra sessizlik... İsmail birkaç saniye kıpırdamadı. Arkadaşı koşarak yanına geldi.

“İsmail!”

“İyiyim.”

Arkadaşı bir ona bir de çevreye baktı: “Seni Allah korudu.”

İsmail cevap vermedi. Doğruldu. Bakışları, ayağının dibinde duran o ağır kutulara kilitlenip kaldı.

Kulağında ne dükkânın gürültüsü vardı ne de arkadaşının telaşlı sesi... Sadece kapının eşiğinde durup gözlerinin içine bakan o ihtiyarın fısıltısı yankılanıyordu:

“Åžimdi kimin teÅŸekkür etmesi lazım?”

İsmail yavaşça yutkundu. Başını dükkânın önüne, sokağa doğru çevirdi. Gözleri dolmuştu. Gülümsedi ve sessizce fısıldadı:

“TeÅŸekkür ederim.”

Veysel TEPELİ

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

Tasarım ve Kodlama BEYRİBEY BİLİŞİM