Yazarlar
İnsan Proje mi Ürün mü?
Bir süredir ara verdiğimiz peygamber kıssalarından hareketle insanın hikâyesine bakmaya devam ediyoruz. Amacım hikâyecilik yapıp geçmişte yaşanmış olayları anlatmak değil; bugünün yorgun, kaygılı, korkularıyla ve çelişkileriyle boğuşan insanına ayna tutmak. Burada aklınıza şöyle bir soru gelebilir! Peki, bunun için neden tarih kitaplarına değil de Kur’an kıssalarına başvuruyoruz? Çünkü tarihçi, yaşananları kendi bilgi ve gözlemiyle aktarır; vahiy ise insanı yaratan, onu bütün yönleriyle tanıyan Allah’ın bildirdiği hakikati sunar. Bizim aradığımız da tam olarak bu: İnsanı, onu yaratandan gelen bir perspektifle anlayabilmek.
İnsana bakınca büyük bir çelişkiyle karşılaşıyoruz. Akıl, bilgi ve teknoloji geliştikçe imkânlar da büyüyor; fakat yıkımın kapasitesi de aynı ölçüde genişliyor. Şehirler kuran eller şehirleri yerle bir ediyor, hayat kurtaran bilim, insanlığı tehdit eden silahlar üretebiliyor. Bir yanda iyileştiren, diğer yanda yaralayan aynı tür: İnsan. Demek ki sahip olduğu imkânlar, nasıl bir varlığa dönüşeceğini tek başına belirlemiyor.
Kur’an, bu çelişkiyi insanın yeryüzündeki varlığı daha başlamadan gündeme getiriyor. Allah meleklere yeryüzünde bir halife var edeceğini bildirdiğinde şu soru soruluyor: “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi var edeceksin?” (Bakara, 30)
Bu soru, insanın taşıdığı imkân kadar üstlenmesi gereken sorumluluğu da düşündürüyor. Yeryüzünde halife olmak, orayı dilediği gibi tüketmek değil; kendisine emanet edilen hayatı gözetmek, adaleti ayakta tutmak ve fesattan sakınmaktır. Nitekim Kur’an, “Yeryüzünde ıslah edildikten sonra bozgunculuk yapmayın.” buyurur (A’râf, 56).
İnsanın yaratılış gayesi de bu sorumluluktan bağımsız değildir. Kur’an, yaratılışı Allah’a kullukla ilişkilendirir (Zâriyât, 56). Kulluk, yalnızca belirli ibadetlerle sınırlı bir ritüel değil; aklı, iradeyi, bilgiyi, gücü ve bütün imkânları Allah’ın rızasına uygun bir hayat doğrultusunda kullanmaktır. İmar, ihya ve inşa etmek; bu kulluk bilincinin yeryüzündeki yansımalarındandır. İfsat etmek, yıkmak, zulmetmek ve kan dökmek ise bu sorumluluğa sırt çevirmektir.
Hülasa asıl mevzu, insana ne verildiğinden çok, onun kendisine verilenlerle ne yaptığıdır. Bu düşünceyi yıllar önce bir cümleyle ifade etmiştim: “İnsan bir Allah projesi ama kendi tercihlerinin eseri.”
Yaratılışımız bizim tercihimiz değil; fakat tercihlerimizle nasıl bir karakter ortaya koyacağımız bize bırakılmıştır. Aynı akıl bir hastalığa çare bulabilir, bir başkası yıkımın planını yapabilir. Aynı eller bir yarayı sarabilir, bir hayatı söndürebilir. Demek ki insan, yalnızca yaptıklarıyla değil, yapmamayı seçtikleriyle de kendi hikâyesini yazıyor. Her hâlükârda dünyaya bir etkisi var; geriye nasıl bir iz bırakacağı ise tercihlerinde saklı.
İbrahim ile İsmail peygamberlerin Kâbe’yi inşa ettiği sahne, bu sorumluluğun anlamını gösteren güçlü bir örnektir. Baba ile oğul, Kâbe’nin temellerini yükseltirken yaptıkları işle övünmek yerine Allah’a şöyle dua ederler:
“Rabbimiz! Bizden kabul buyur. Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin.” (Bakara, 127)
Ortaya koydukları yapıdan daha büyük bir anlamın peşindedirler. Emeklerini bir kulluk bilinciyle ortaya koyar, yaptıklarının kabulünü dilerler. Bu sahne, inşa etmenin yalnızca bir şey meydana getirmek olmadığını hatırlatır. Asıl mesele, emeği hangi niyete, hangi değere ve hangi amaca yönelttiğimizdir.
Bugün de evler, şehirler, şirketler, ilişkiler, fikirler ve gelecekler inşa ediyoruz. Fakat bütün bu çabanın ortasında kendimize sormamız gereken bir soru var: Ortaya koyduklarımız hayatı çoğaltıyor mu, yoksa tüketiyor mu? Bir çocuğun karakterine, bir toplumun adaletine, bir başkasının umuduna ne katıyoruz? Sahip olduğumuz güçle neyi onarıyor, neyi tahrip ediyoruz?
Bir ömrün değeri, yalnızca elde edilenlerle ölçülemez. Geride bırakılan iz de en az yapılan iş kadar önemlidir. Kimi ardında bir eser bırakır, kimi onarılması güç yaralar; kimi geçtiği yeri yeşertir, kimi kurutur. Sonunda geriye yaptıklarımız kadar, yaptıklarımızın dünyada neye dönüştüğü kalır.
“İnsan bir Allah projesi ama kendi tercihlerinin eseri” derken kastettiğimiz tam da bu. Yaratılışımız bir imkân, hayatımız bir emanet, tercihlerimiz ise sorumluluğumuzdur. Neticede her birimiz aldığımız sorumluluğun gereği, tercihlerimizin neticesine göre şuanki halimize dönüşürüz.
Allah’ın imar, ihya ve inşa için imkân verdiği insan, bugün ne yapıyor? Sen dünyaya ne katıyorsun: Hayatı çoğaltan bir iz mi, yoksa ardında yıkım bırakan bir hikâye mi?
Mehmet KAMAN

Henüz yorum yapılmamış.