Mehmet Kaman: İnsan Neden Kendisine Zarar Vereceğini Bildiği Şeye Yaklaşır?
Sabahın ilk saatleri... Telefonun alarmı henüz susmuş. El, düşünmeden telefona uzanıyor, sadece saati görmek için... Fakat birkaç dakika sonra kendini başka insanların hayatlarını izlerken buluyor.
Bir haber...
Bir video...
Bir yorum...
Bir tartışma...
Bir reklam...
Bir kıyas...
Derken gün daha başlamadan zihni yoruluyor.
İnsan gününü kendi iradesiyle değil, dikkatini ele geçiren ayartıcıların yönlendirmesiyle yaşamaya başlıyor.
Ne ilginçtir...
Modern insan, kendisini en çok yoran şeylerin farkında.
Geç yatmanın zararını biliyor.
Öfkesinin sevdiklerini incittiğini biliyor.
Tüketimin doyurmadığını biliyor.
Ekranların zihnini işgal ettiğini biliyor.
Kıyasın huzurunu çaldığını biliyor.
Gösterişin kalbini ağırlaştırdığını biliyor.
Fakat bütün bunları bildiği hâlde aynı yolları yürümeye devam ediyor.
Åžimdi hep birlikte eskimeyen o soruyu soralım mı? “İnsan neden kendisine zarar vereceÄŸini bildiÄŸi ÅŸeye yaklaşır?”
Bu soru yeni deÄŸildir.
Modern de deÄŸildir.
İnsanlık kadar eskidir.
Kur’an, insanın bu hâlini “ilk insan” üzerinden bize anlatır:
Allah, Hz. Âdem’i yaratır.
Ona ikramda bulunur.
Yaşayacağı yeri bildirir.
Nimetlerini gösterir.
Sonra yalnızca bir sınır koyar.
“O aÄŸaca yaklaÅŸmayın!”
Dikkat edilirse ilahî hitap, önce yasağı değil nimeti gösterir.
Önce ikram vardır, sonra sınır.
Önce rahmet vardır, sonra sorumluluk.
Kur’an’ın inÅŸa ettiÄŸi “kulluk anlayışı”, mahrumiyet üzerine deÄŸil; “emanet” üzerine kuruludur.
İnsan, Allah’ın yasaklarını “özgürlüğünü” daraltan çizgiler gibi görebilir. Oysa Kur’an’ın anlattığı ilk sınır, insanı küçültmek için deÄŸil, onu “korumak” için çizilmiÅŸtir.
Bir annenin ateÅŸe uzanan çocuÄŸuna “Dokunma.” demesi gibi...
Bir hekimin hastasına “Bunu kullanma.” demesi gibi...
Bir mühendisin köprünün taşıma sınırını belirlemesi gibi...
Sınırlar bazen özgürlüğün düşmanı değil, devamıdır. Fakat insanın hikâyesi burada başka bir yöne evrilir.
Åžeytan, Âdem’e yeni bir bilgi vermez. Yeni bir aÄŸaç da göstermez. Allah’ın koyduÄŸu “sınır”a dair “algısını deÄŸiÅŸtirir”: “Rabbiniz size bunu boÅŸuna yasaklamadı.”
Kur’an bize gösteriyor ki aldanış, davranışla deÄŸil anlam deÄŸiÅŸimi ile baÅŸlar. İnsaoÄŸlu, sınırı rahmet deÄŸil engel olarak görür. Sonra adım gelir. Bugün de aynı mekanizma iÅŸlemiyor mu?
Modern dünya insana sürekli aynı cümleyi fısıldıyor:
“Daha fazlasını hak ediyorsun.”
“Daha fazlası seni mutlu edecek.”
“Daha fazlasına ulaÅŸabilirsen tamamlanacaksın.”
Oysa insanlık tarihi bize başka bir şey söylüyor.İnsanı tüketen, sahip olamadıkları değildir! Sahip olmak zorunda olduğuna inandırıldığı şeylerdir.Tüketim ekonomisi tam da bu inanış üzerine temellenir.
İktisadın diliyle söyleyecek olursak, ihtiyaç ile arzu arasındaki çizgi bulanıklaştığında; insan tüketen değil, tüketilen bir varlığa dönüşür.
Sosyoloji bu konuda bize, modern toplumun kimliğini sahip oldukları üzerinden kurduğunu söyler. Psikoloji, insanın sürekli kıyas içinde yaşadığında yetersizlik hissinin derinleştiğini anlatır. Felsefe, sınırsız arzuya teslim olmuş insanın hiçbir zaman tam anlamıyla huzura kavuşamayacağını tartışır.
Kur’an ise bütün bunların köküne iner. Sorunu sadece davranışta aramaz. Kalbin yöneliÅŸine iÅŸaret eder. Çünkü insanı aÄŸaca götüren ayakları deÄŸildir. Kalbidir! İnsan, önce içinde yaklaşır, sonra eliyle uzanır.
Bugün de böyledir. Hiç kimse bir gecede bağımlı olmaz. Hiç kimse bir anda kibirli olmaz. Hiç kimse bir anda zulmetmez. Her büyük düşüşün öncesinde, kalpte bir ur gibi sinsice kabul edilmiş minik bir cümle vardır.
“Bir ÅŸey olmaz.”
“Herkes yapıyor.”
“Ben kontrol ederim.”
“Daha zamanı var.”
Åžeytanın yöntemi çaÄŸlar boyunca deÄŸiÅŸmedi. Çünkü insanın zaafları deÄŸiÅŸmedi. “Âdem” kıssasının en büyük dersi, düşmek deÄŸildir. Kalkabilmektir.
Kur’an, ilk insanın hatasını anlattığı gibi, ilk tövbesini de anlatır. Zira Allah, insanı yalnızca yanılabilen bir varlık olarak yaratmadı. Dönebilen bir varlık olarak da donanımladı. Belki de bu yüzden Kur’an’da umut, insanın kusursuz olmasına deÄŸil; yönünü yeniden Allah’a çevirebilmesine baÄŸlanır.
Tevhid tam da budur. Tevhid, sadece “Allah birdir.” demek deÄŸildir. Kalbin, güvenini, yönünü, sevgisini ve teslimiyetini yeniden O’na çevirebilmesidir. Sık sık vurguluyorum, modern insanın en büyük problemi bilgi eksikliÄŸi deÄŸildir. Bugün hiç olmadığı kadar biliyoruz. Fakat bildiklerimizi hangi hakikate râm edeceÄŸimiz hususunda zaaflarımız var. Çünkü:
Bilgi, “yönünü kaybettiÄŸinde” yük olur.
İmkân, “hikmetten ayrıldığında” israfa dönüşür.
Özgürlük, “kulluktan koptuÄŸunda” bağımlılık üretir.
Ve insan, sınırsız olmak isterken en çok kendi arzularının esiri olur.
Hülasa, Hz. Âdem üzerinden tüm insanlara şu anlatılmak istendi.
Allah, insanın düşmeyeceği bir dünya vaat etmedi. Ama düştüğünde dönebileceği bir kapıyı hiç kapatmadı.
İşte rahmet budur.
İşte umut budur.
İşte insanı yeniden ayağa kaldıran hakikat budur.
Åžimdi bu satırların sonunda Kur’an’ın aynasını bir kez daha kendimize çevirelim. Çünkü mesele Hz. Âdem’in hangi aÄŸaca yaklaÅŸtığı deÄŸildir. Zira çuvaldızı ÅŸeytanileÅŸtirmeden, iÄŸnenin hakkını verebilmek için insaflıca ÅŸu soruyu hep birlikte düşünelim:
Bugün beni/seni/bizi Rabb(miz)den uzaklaÅŸtıran “aÄŸacın” adı nedir?
Mehmet KAMAN

Henüz yorum yapılmamış.