Yazarlar
İnsan Neden Kendisine Zarar Vereceğini Bildiği Şeye Yaklaşır?
Sabahın ilk saatleri... Telefonun alarmı henüz susmuş. El, düşünmeden telefona uzanıyor, sadece saati görmek için... Fakat birkaç dakika sonra kendini başka insanların hayatlarını izlerken buluyor.
Bir haber...
Bir video...
Bir yorum...
Bir tartışma...
Bir reklam...
Bir kıyas...
Derken gün daha başlamadan zihni yoruluyor.
İnsan gününü kendi iradesiyle değil, dikkatini ele geçiren ayartıcıların yönlendirmesiyle yaşamaya başlıyor.
Ne ilginçtir...
Modern insan, kendisini en çok yoran şeylerin farkında.
Geç yatmanın zararını biliyor.
Öfkesinin sevdiklerini incittiğini biliyor.
Tüketimin doyurmadığını biliyor.
Ekranların zihnini işgal ettiğini biliyor.
Kıyasın huzurunu çaldığını biliyor.
Gösterişin kalbini ağırlaştırdığını biliyor.
Fakat bütün bunları bildiği hâlde aynı yolları yürümeye devam ediyor.
Şimdi hep birlikte eskimeyen o soruyu soralım mı? “İnsan neden kendisine zarar vereceğini bildiği şeye yaklaşır?”
Bu soru yeni değildir.
Modern de değildir.
İnsanlık kadar eskidir.
Kur’an, insanın bu hâlini “ilk insan” üzerinden bize anlatır:
Allah, Hz. Âdem’i yaratır.
Ona ikramda bulunur.
Yaşayacağı yeri bildirir.
Nimetlerini gösterir.
Sonra yalnızca bir sınır koyar.
“O ağaca yaklaşmayın!”
Dikkat edilirse ilahî hitap, önce yasağı değil nimeti gösterir.
Önce ikram vardır, sonra sınır.
Önce rahmet vardır, sonra sorumluluk.
Kur’an’ın inşa ettiği “kulluk anlayışı”, mahrumiyet üzerine değil; “emanet” üzerine kuruludur.
İnsan, Allah’ın yasaklarını “özgürlüğünü” daraltan çizgiler gibi görebilir. Oysa Kur’an’ın anlattığı ilk sınır, insanı küçültmek için değil, onu “korumak” için çizilmiştir.
Bir annenin ateşe uzanan çocuğuna “Dokunma.” demesi gibi...
Bir hekimin hastasına “Bunu kullanma.” demesi gibi...
Bir mühendisin köprünün taşıma sınırını belirlemesi gibi...
Sınırlar bazen özgürlüğün düşmanı değil, devamıdır. Fakat insanın hikâyesi burada başka bir yöne evrilir.
Şeytan, Âdem’e yeni bir bilgi vermez. Yeni bir ağaç da göstermez. Allah’ın koyduğu “sınır”a dair “algısını değiştirir”: “Rabbiniz size bunu boşuna yasaklamadı.”
Kur’an bize gösteriyor ki aldanış, davranışla değil anlam değişimi ile başlar. İnsaoğlu, sınırı rahmet değil engel olarak görür. Sonra adım gelir. Bugün de aynı mekanizma işlemiyor mu?
Modern dünya insana sürekli aynı cümleyi fısıldıyor:
“Daha fazlasını hak ediyorsun.”
“Daha fazlası seni mutlu edecek.”
“Daha fazlasına ulaşabilirsen tamamlanacaksın.”
Oysa insanlık tarihi bize başka bir şey söylüyor.İnsanı tüketen, sahip olamadıkları değildir! Sahip olmak zorunda olduğuna inandırıldığı şeylerdir.Tüketim ekonomisi tam da bu inanış üzerine temellenir.
İktisadın diliyle söyleyecek olursak, ihtiyaç ile arzu arasındaki çizgi bulanıklaştığında; insan tüketen değil, tüketilen bir varlığa dönüşür.
Sosyoloji bu konuda bize, modern toplumun kimliğini sahip oldukları üzerinden kurduğunu söyler. Psikoloji, insanın sürekli kıyas içinde yaşadığında yetersizlik hissinin derinleştiğini anlatır. Felsefe, sınırsız arzuya teslim olmuş insanın hiçbir zaman tam anlamıyla huzura kavuşamayacağını tartışır.
Kur’an ise bütün bunların köküne iner. Sorunu sadece davranışta aramaz. Kalbin yönelişine işaret eder. Çünkü insanı ağaca götüren ayakları değildir. Kalbidir! İnsan, önce içinde yaklaşır, sonra eliyle uzanır.
Bugün de böyledir. Hiç kimse bir gecede bağımlı olmaz. Hiç kimse bir anda kibirli olmaz. Hiç kimse bir anda zulmetmez. Her büyük düşüşün öncesinde, kalpte bir ur gibi sinsice kabul edilmiş minik bir cümle vardır.
“Bir şey olmaz.”
“Herkes yapıyor.”
“Ben kontrol ederim.”
“Daha zamanı var.”
Şeytanın yöntemi çağlar boyunca değişmedi. Çünkü insanın zaafları değişmedi. “Âdem” kıssasının en büyük dersi, düşmek değildir. Kalkabilmektir.
Kur’an, ilk insanın hatasını anlattığı gibi, ilk tövbesini de anlatır. Zira Allah, insanı yalnızca yanılabilen bir varlık olarak yaratmadı. Dönebilen bir varlık olarak da donanımladı. Belki de bu yüzden Kur’an’da umut, insanın kusursuz olmasına değil; yönünü yeniden Allah’a çevirebilmesine bağlanır.
Tevhid tam da budur. Tevhid, sadece “Allah birdir.” demek değildir. Kalbin, güvenini, yönünü, sevgisini ve teslimiyetini yeniden O’na çevirebilmesidir. Sık sık vurguluyorum, modern insanın en büyük problemi bilgi eksikliği değildir. Bugün hiç olmadığı kadar biliyoruz. Fakat bildiklerimizi hangi hakikate râm edeceğimiz hususunda zaaflarımız var. Çünkü:
Bilgi, “yönünü kaybettiğinde” yük olur.
İmkân, “hikmetten ayrıldığında” israfa dönüşür.
Özgürlük, “kulluktan koptuğunda” bağımlılık üretir.
Ve insan, sınırsız olmak isterken en çok kendi arzularının esiri olur.
Hülasa, Hz. Âdem üzerinden tüm insanlara şu anlatılmak istendi.
Allah, insanın düşmeyeceği bir dünya vaat etmedi. Ama düştüğünde dönebileceği bir kapıyı hiç kapatmadı.
İşte rahmet budur.
İşte umut budur.
İşte insanı yeniden ayağa kaldıran hakikat budur.
Şimdi bu satırların sonunda Kur’an’ın aynasını bir kez daha kendimize çevirelim. Çünkü mesele Hz. Âdem’in hangi ağaca yaklaştığı değildir. Zira çuvaldızı şeytanileştirmeden, iğnenin hakkını verebilmek için insaflıca şu soruyu hep birlikte düşünelim:
Bugün beni/seni/bizi Rabb(miz)den uzaklaştıran “ağacın” adı nedir?
Mehmet KAMAN

Henüz yorum yapılmamış.