Sosyal Medya

Özel / Analiz Haber

Abdurrahman Arslan: Modernlik her şeyden evvel itikadi bir konudur, kelami bir meseledir

“Modernlik her şeyden evvel itikadi bir konudur, kelami bir meseledir. Onun varlık anlayışına inerek ancak biz bunu konuşabiliriz/konuşabilirdik. Modernlik ile ilgili diğer konular en son konuşulacak konulardır. Modernlik tartışması hayatımızı nasıl kuracağımız ile ilgilidir.”



Hocam, Tashih’in bu sayısında müslümanlığın modern kent ile ilişkisini tartışıyoruz. Elbette bu konu öncelikle kendimizi moderniteden ayrıştırıp özgün duruşumuzu ortaya koymayı gerektiriyor. Ancak bizim birkaç kuşak önceden başlayan modernite ile irtibatımız bu ayrışmayı zorlaştırıyor diyebilir miyiz? Yeni, moderniteyi bugünden itibaren geçerli bir durum olarak tanımlamak yerine içinde “doğduğumuz” ve kuşaklar önce başlayan bir kırılma olarak mı okumalıyız?
 
Abdurrahman Arslan: Elbette, yani benim sık sık söylediğim bu. Müslümanlar modernliği kuran felsefe ile tarihte iki defa karşılaştılar. Biri yedinci asırda idi. Yani felsefeciler ile diğer ilim ehli arasındaki kavga aslında bugünkü kavganın bir benzeridir. Batı akılcılığını maalesef mutezile ile özdeşleştirerek bu meseleyi konuştuk ki arada çok büyük bir benzerlik olduğunu sanmıyorum. Dolayısıyla orada Gazali’nin itirazlarını önemli buluyorum. Bu mesele; yani günümüz modernliğini kuran temel felsefi kabuller nihayetinde Helenistik kökene aitti. Dolayısıyla o gün bunlar tartışılırken aslında iyi kötü her şeye rağmen müslümanların yaşam alanları İslam’ın rengiyle, şekliyle şekillenmişti. Basitçe ifade edersek insanlar doğup ölünceye kadar iyi kötü en iyi bileninden en cahiline kadar İslam’ın değerleri üzerinde yaşıyordu. Alırken, satarken, doğarken, ölürken, miras bırakırken… bütün bunlar iyi kötü İslam’ın ölçüleri ve değerleri üzerinden cereyan ediyordu.
 
Yani hiç değilse reflekslerimizi korumuştuk diyebilir miyiz?
 
Abdurrahman Arslan: En azından, evet. Fakat şimdi öyle değil. Bugünkü durum bizim fizik evrenimizi de şekillendirdi ve şekillendiriyor. Tabi biz sadece zihnen şekillenmiş insanlar değiliz, aynı zamanda da hayatın içinde cereyan ettiği fizik evrenimizde şekillenmiş olduğu şekillenmiş bir dünyada yaşıyoruz. Ondan dolayı da zihnimizin bir bakıma yanlış olabilir diye üzerinde düşünmeye çalıştığı herhangi bir konuyu dış evrene, harici evrene dönüp sorduğunda aslında harici evren onun yanlış gördüğünün doğru olduğunu söylemektedir. Oysa o gerçekten de yanlıştır. Fakat harici evren modernlik tarafından kurulduğundan o sizin düşüncenizin yanlış olduğunu söylemektedir. Peki o zaman biz onun dışına çıkmadan nasıl yeniden düşüneceğiz? Onun için söylüyorum bence esas önemli olan bu.
 
İkinci husus peki bu nasıl bir şeydir? Bir kere her şeyden önce dikkatimizden kaçan önemli bir nokta var: Modernlik zamanı ve mekanı kendisine göre örgütledi. Yeni bir zaman kavram getirdi, biz buna mekanik zaman algılayışı diyoruz. Dolayısıyla zamanın algıdaki niteliğini değiştirdi. Görünüşte aynı, güneş doğuyor ve batıyor fakat burada öyle bir şey oldu ki zamanı sonsuz anların meydana getirdiği ve aynı zamanda ilerlemeye içkin anlar olarak belirledi. Böyle olduğunda da sizin mübarek olarak tanımladığınız zaman kavramı sıradanlaştı, sıradan bir kavram oldu. Gece ve gündüz arasındaki fark yok oldu. Tabi bunda kapitalizmin önemli bir payı vardır. Sizin gece saat 12 de ya da 1 de çalışmanız önemli değil; önemli olan sizin sekiz saatlik emeğinizi yani kapitalizme yada üretime harcamanız veya para kazanmanız için sarfetmenizdi. Bunu gündüz harcamışsınız, gece harcamışsınız önemli değil. Müslümanın gözünden kaçan buydu. Yani cuma gününün mübarekliği, kutsallığı demiyorum çünkü İslam’da kutsallık yoktur. Yani mübarekliği sıradan bir zamana dönüştü. Elbette şunu ifade etmek gerekiyor, siz toplumun ilişkilerini yeniden düzenlemek istiyorsanız zamanı örgütleyerek bunu gerçekleştirebilirsiniz. Çünkü toplum bu zamanın içinde varlığını sürdürür. Siz zamanı örgütlediğinizde aslında dolaylı olarak toplumu da örgütlemiş olursunuz. Mesela İslam gündelik hayatı beş vakit üzerinden örgütlüyor. İsteseniz de istemesiniz de namaz sizi o vakitlerle tanıştırıyor.
 
Yani İslam’ın zaman kavramının yaşamla doğrudan bir bağlantısı vardır diyebilir miyiz?
 
Abdurrahman Arslan: Elbette. Yaşam da zaten o örgütleme biçimine göre şekilleniyor. Toplumsal ilişkiler o örgütleme biçimine göre yeniden şekil buluyor diyebilirim. Hatta randevular bile buna göre belirleniyor. “İkindi vaktinde buluşalım” veya “akşam namazından sonra görüşelim” gibi. Dikkat ederseniz burada kesinlik içermeyen bir durum var. Bu modern kafaya göre belirsizdir, aynen sizin bir şey hakkında evet veya hayır cevabı bekleyen birine karşı “inşaallah” demeniz gibi. (Modern zihin) bir kesinlik istiyor çünkü.
 
Modern insanın zihninde “inşaallah” bir cevap değil yani
 
Abdurrahman Arslan: Evet, kabul etmiyor. Üstelik bunu şimdi müslümanlarda söylüyor. Niye çünkü bu değişen zamanın getirdiği bir durum.
 
İkinci olarak modernlik kenti kurarken sadece zamanı değil, mekanı da örgütler. O nedenle modern kentte tanıdıkların birbirleriyle karşılaşması tesadüfe indirgenmiştir. Oysa mesela geleneksel şehir öyle değildir. Yani daha çok bir dünya görüşünü yansıtır ve tanıdıkların birbirleriyle karşılaşması çok daha sıktır. Çünkü bu şehirde (geleneksel şehirde) din ve akrabalık kaynaklı bir ilişki türünün önceliği esastır. Mesela mahalleli mescidde ikindide yada akşam namazında genel olarak buluşur. Bu demektir ki zamanın örgütlenme biçimi sizi bir vakitte bir araya getiriyor. Bu sıradan bir hadise değildir. Son zamanlarda beni de çok uyandıran bir konu oldu: Enerji bakanı bir kaç ay önce dedi ki “en az enerjinin tüketildiği zaman akşam yemekleri zamanıdır”. Bakın halen bu toplumun geleneğinde akşam vaktinde bir araya toplanıp yemek yemek olduğu için bir odada toplanıp diğer lambaları kapatıyorlar. Yani bir araya geliyorlar. Tırnak içinde bir gelenek sizi akşam namazında bir araya topladığında bunu yapıyor. Burada gözden kaçan bir şey var, zamanın örgütlenmesi bununla ilgilidir. Dolayısıyla mekanda bununla ilgilidir. Mesela kapitalizm mekanı yeniden örgütledi, yeni bir mekan kavramını önümüze koydu. Ve tabiki büyük oranda da bu kar ve üretim üzerinden işlevlini sürdüren bir mekandı. Dolayısıyla burada geleneksel mekan kavrayışı ortadan kalkmaya başladı.
 
Bugün özellikle moderniteyi tartışırken konunun çıkmaza sürüklendiği noktalardan biri şu: “tamam doğru, tespitlerinizde haklısınız, ancak ne öneriyorsunuz?” deniyor. Dolayısıyla biz eleştirilerimizi ve teorik zemini nasıl pratize edeceğiz? Örneğin TOKİ sitelerinden nasıl kurtulacağız? Yeni bir mahalle mi kurmalıyız? Gettolaşmayı mı önermeli müslümanlar?
 
Abdurrahman Arslan: Bu durumun genel olarak çağrıştırdığı şey gettolaşma. Bende doğrusunu isterseniz önceleri gettolaşmaya çok karşıydım. Biz bulunduğumuz yerlerde kalarak kendi müslümanlığımızı yaşarken başkaları da bizi görsün derdim. Fakat bir yerden sonra sizin zürriyetinizi, nesillerinizi tehdit eden harici durum artmışsa o zaman ben “kısmen” gettolaşma da olabilir diye düşünüyorum. Fakat bu elbette gettolaşalım olarak anlaşılmamalı.
 
Burada şunu ifade etmek istedim: Hz. Ömer’in kent tasavvuru ele geçirdiği şehri dönüştüremiyorsa onun dışında başka bir alanda yeni bir şehir inşa etmek üzerineydi. Eğer fethedilen kentin atmosferini İslamileştirecek büyüklükte bir müslüman cemaat ortada yoksa o zaman müslüman cemaati korumak ve büyütüp olgunlaştırmak için yeni kentler oluşturmuş Hz. Ömer. O halde biz bugün için de “müslüman mahalleler” mi oluşturmalıyız?
 
Abdurrahman Arslan: Bu, biliyorsunuz düşüncemizin mekandaki tezahürüdür. Ama acaba bu yeterli midir? Dolayısıyla burada zannediyorum bir şeyi daha düşünmemiz lazım. Bu mekandaki hayat tezahürü nedir? Siz eğer bu hayatı kendinize ait olduğunu varsaydığınız bir mekana taşırsanız orada o mekanda yine bu hayatı yeniden üretirsiniz. Kenti ya da kentsel mekanı bir yaşam biçimi ile birlikte düşünmek gerek. O yaşam biçimi bizim üretimimize ve tüketimimize karar verici olduğunda aynı zamanda o mekanda bize ait olur. Çünkü bizim her şeye rağmen tüketimimize halen market dediğimiz mekan karar veriyor. Bu marketi oraya taşımak değil ya da oradaki insanın tekrar marketle ilişki kurması biçiminde olmamalı. Mekanı düzenliyorsanız siz aynı zamanda yaşam biçiminizi de düzenleyebileceksiniz. Ve belkide o zaman çok temel ihtiyaç olarak düşündüğünüz birçok şeyin hayatı düzenlerken aslında ihtiyaç olmadığını anlayacaksınız. Çünkü hayatı kurmak ilişkileri yeniden kurmak demektir. Toplumsal ilişkiler bir hayat biçiminden bağımsız düşünülemez. Toplumsal hayatı, hayat tarzını biz ilişkilerimizde yeniden düzenleriz, yeniden üretiriz. Dolayısıyla mesela “Tevhid vel hicre” (Mısır’da bir İslami hareket) böyle yaptı. Çekip gittiler. Hayır bence bu tür aşırılıklara meyletmemek lazım. Ancak benim fikrimi sorarsanız ben yine de çıkmaz sokaklı mahallelerinin korunmasından yada yeniden inşa edilmesinden yana olduğumu söylemeliyim. Böyle bir sokakta doğup büyüdüm ben. Dolayısıyla şimdi o toplumsal ilişkileri yeniden kurmak, komşuluk ilişkilerini canlandırmak istiyorsanız bence bunun yeniden çıkmaz sokaklarda olması gerekir. Ve bu sokaklarda yaşayan kadınların bence çalışmaması gerekir, ev kadını olması gerekir. Erkeğin de ev erkeği olarak evine dönmesi gerekir. Gece yarılarına kadar rızık taşıyorum diye eve dönmemenin adı rızık olmamalı. Doğrusu bu hayatın benim iktisadi ilişkilerime sınır getirmesi lazım. İktisadi imkanlarım arttıkça benim hayat tarzım değişiyor. Oysa hayat tarzımız bizim iktisadi imkanlarımızı belirlemelidir, bilmem anlatabiliyor muyum?
 
Aslında biz müslümanlar yoksulluktan geldik ama çok ciddi mahrumiyetler de yaşamadık. Fakat İslam’ın belirlediği değerlerin dünyasından geldik. Yani israfın, haramın, helalin, kanaatin dünyasından. Fakat modernliğin içerisinde bu dünyanın değerleri müslümanın zihninde çözüldüğünde, müslüman kendisinin mahrum bırakılmış olduğuna hükmetti. Kim bırakmıştı? Kemalizm. Ondan öç almaya kalktı. Ve kendini fakir hissetti. Çünkü yeni değerlerle kendini tanımladı. Ve baktı ki diğerlerine göre aşağıda duruyor. O zaman ne oldu? Kapitalizmin dünyasına teslim oldu. Buradan nasıl kurtulacaktı? Onun yarattığı aşağılık kompleksinden ancak maddi imkanlarını yükselterek kurtulacaktı. Bence bugün müslümanların yaptığı budur. Çok farkında olmasak bile bunu yapıyoruz bugün.
 
Sahabenin Resulullah’a zaman zaman “en doğrusunu biz yapıyorsak o halde niye ezilmiş veya fakir haldeyiz” serzenişini bugünün müslümanı da yapıyor diyebilir miyiz?
 
Abdurrahman Arslan: Evet, 25-30 yıl öncesinin müslümanlarında bu çok açıktı. Şimdi pek söylenmiyor bu. O zaman bir slogandı bu. Müslüman her şeyin en iyisine layıktır sloganı.
 
Peki bu noktada vasatı nasıl belirleyeceğiz? Yani bu sözünü ettiğiniz zihniyet kendi içinde problemli fakat diğer taraftan bunun karşısında birde çile kültürü var.
 
Abdurrahman Arslan: İsterseniz bu kavramları yeniden tartışalım. Nedir çile kültürü? tartışmalıyız bunu. Gelenek üzerinde düşünmediği halde geleneğe şiddetle karşı çıkan sözüm ona entelektüel bir müslüman kitle var. Müslümanların %98’i böyle. Ben kendimi çok gelenekçi gördüğümden dolayı söylemiyorum. Ancak siz o gelenek kavramını yeniden düşünürseniz, hadis ve sünnetin de geleneğe girdiğini görürsünüz.
 
Siz nasıl tanımlıyorsunuz geleneği? Yada bugün için gelenek bizim zihnimizde nasıl bir anlam kazanmalı?
 
Abdurrahman Arslan: Geçmişte yaşanmış bir şey midir gelenek? Bu kadar basit midir? Gelenek, Muaviye ile başlayan bir şey midir? Müslüman bunu düşünüyor bugün. Modernlik dünyasını kaplamış, belki de Kur’an ve sünnetten sonra tek sığınacağı yer gelenek iken onu yıkıyor. Emansipasyon istiyor bence müslüman, özgürlük istemiyor. Niye? Çünkü gelenek üzerine düşünmemiş. Kur’an’dan bir ayeti alıyor, diyor ki “biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk”, yine bir ayeti alıyor “eskilerin sözü” diyor. Yeniyi geçmişe dayanarak olumsuzluyor. Halbuki burada yeni yeni ayet geçmişe dayanılarak olumsuzlanırken; diğerinde de bu defa yeni yeni ayet geçmişe ait hale getirilerek olumsuzlanır. Bundan insanlığın modernlikten öğrendiği gelenek eleştirisi aslında çıkmaz.
 
Aslında hocam biz zaman ve mekanı konuşurken modernite dışında bu kavramların özgün anlamlarını yine gelenekten öğrenmiyor muyuz?
 
Abdurrahman Arslan: Bizim bugünümüzü kuran kimdir? Biz bugünümüzü şu anki düşüncelerimizle mi kuruyoruz? İstesek de istemesek de geçmişten gelen üzerine bir şeyler konuşabiliyoruz. Bu elde değil, bu bizim kaderimizdir. “Her peygamber öncekilerinin izleri üzerine gönderilmiştir.” Haşa bu, boşa söylenmiş bir söz olabilir mi? O izlerin sürekliliği insanoğlunun tarihindeki önemli bir noktadır. Esas düşünülmesi gereken şu: ya o izler kaybolduğu zaman ne yapacağız? Acaba tarihte o izler kaybolmak üzereyken mi peygamberler geliyor? Biz bunların üzerine düşünmedik. O izler her zaman olumsuz mudur? Bizim için bir ışık veremez mi?
 
Batıda modernliğin geleneğe karşı çıkmasını anlıyorum. Çünkü batıda gelenekle dogma özdeştir. Oysa bizde öyle değildir. İkincisi bütün bunları konuşurken az önceki sorunuzdaki zühd / çile dediğimiz konuyu da konuşmalıyız. O yüzden biz bu modernliğin dışına çıkmak istiyorsak öncelikle kavramların fıtratına dönmeliyiz. Müslümanlar bugün kendi kavramlarının fıtratına müdahale ettiler. Zaten bu evrenin varlığının fıtratına modernlik müdahale ediyor. Bilim aracılığıyla, felsefeyle veya ne derseniz deyin. Müslümanlar da kendilerini ona ayarlarken İslam’ın kavramlarının fıtratına müdahale ettiler ve etmektedirler. Ben “gensel” müdahaleyi böyle tanımlıyorum. Kavramın da bir fıtratı vardır ve ona müdahale edilmiştir. Millet kavramı bunun en basit örneğidir. İslam başka bir şey diyor, ulusçuluk başka bir şey diyor. Dolayısıyla bu kavramların bence kendi aidiyetlerini yine kendilerine iade etmemiz lazım. Ondan sonra bunlar üzerinden bir zihin inşasıyla bu dünyanın haricine çıkabiliriz diye düşünüyorum. Bu dünyanın haricine çıkmak demek, İslam’ın kendine ait kavramlarıyla bir zihnin inşasını gerçekleştirmek demektir. Zihin inşa olmadan dünyanın haricine çıkılamaz, mümkün değildir. O da ancak kavramların kendi anlam dünyalarının iade edilmesiyle mümkündür. Çünkü insan eylemini kuran anlamdır, bilgidir. Çünkü bilgi olmadan, bir bilgiye istinaden düşünmeden ne bir amel ne de bir düşünce ortaya çıkabilir. Dolayısıyla bizim düşüncelerimize temel olan bilginin sahih bilgi olması lazım. Modernlik tarafından kirletilmemiş bir bilgi olması gerekir. Müslümanlar kirletilmediğini söyleyebilirler. Mesela medeniyet. İstediğiniz kadar “islam medeniyeti” deyin. O kavramın sizi götürdüğü bir dünya vardır. Siz oradan kalkıp geçmişinizi okuduğunuzda başka bir şey ortaya çıkacaktır. Millet ve adalet kavramı da böyle.
 
Benim gözlemlediğim, müslüman gençlerin özelliklede eğitim görmüşlerin büyük çoğunluğunda adalet ve eşitlik birbirine karışmış. Siz bunları temizlemeden nasıl müslümanca düşünmeyi temin edebilirsiniz? “Ne fark var hocam” diyor adalet ve eşitlik arasında. Bunları tabi bana da sorsalar son noktasına kadar ben de anlatamayabilirim. Ancak böyle bir karmaşa var ortada. Dolayısıyla bu kavramların anlam dünyalarını onlara iade edelim diyorum. O gerçek anlamından kalkarak yeniden düşünelim. Çünkü bizim dünyayı düşünmemiz, felsefe yapmamız bir yorumdur, o da bir “anlamlandırmadır”. Felsefe en nihayetinde bir anlamlandırmadır. Neyle anlamlandıracağız dünyayı? Eğer bizim felsefeden anladığımız batı felsefesiyse zaten ortada öyle bir felsefe var. O zaman bırakın islam felsefesinden bahsetmeyi, tırnak içinde felsefeyi kullanıyorum, Taocu felsefeden de bahsedemeyiz, Hindu, Budist felsefeden de bahsedemeyiz. Bütün bir felsefeyi, insanoğlunun düşünme faaliyetini bu durumda batı felsefesinin derecesine indirgemiş oluruz. Bu kadar cahilce düşünme olabilir mi? İnsanları mütevazı yaşamaya davet ettiğinizde bu sadece bir hırka bir lokmaya davet etmek değil ki. Üstelik o nereden çıkmış, nasıl çıkmış bence buna da bakmak gerekiyor. Bence bu bizi rahatsız ediyor. Çünkü müslümanın nasıl yaşaması gerektiğini bilen bir müslüman, yaşadığı hayata baktığında utanır. Bu, ondan dolayı bir meşrulaştırmadır. Hiçbir zaman Hristiyanlıktaki gibi İslam çamurda yatın, haftada bir yiyin yada altı ay kimseyle konuşmayın gibi bir öneride bulunmaz. Ama elbette bizde de konuşmama orucu da vardır. Hristiyanlıkta bunları yerden ekerek bulmadı. Bu da ilahi bir şeyi deforme ederek uygulamaktır aslında. Yoksa insanoğlu neyi yeni icat etti ki? Atomu icat ettiyse o ayrı mesele. İnsan ve insanlıkla ilgili yeni bir icat yokki bence. Bir köke gelip dayanıyor. Batı da bunu Hindulardan, Budistlerden aldı. Batıda arınma düşüncesi yoktu yani. Aynı zamanda da Hint felsefesinden aldı. Helenik felsefe özellikle çok etkilenmiştir bunlardan. Manastır hayatının ortaya çıkışı da bununla irtibatlıdır. Dolayısıyla buradaki çilecilik çok farklı bir şeydir. Çünkü o çilecilikte temel faktör şudur: nefsin öldürülmesidir. İslamda nefsin terbiyesi vardır. Hinduizmde de, Hristiyanlıkta da beden bir yüktür. Beden ruhun Allah’a ulaşmasına mani olan bir şeydir. İslam bu düşünceyi kabul edebilir mi? Biz bu yüzden bedeni “setr” yapıyoruz. İslam’dan daha çok bedene sahip çıkan bir din yok. Dolayısıyla bedene bu kadar sahip çıkan bir din üzerine konuşuyorsanız onu bu kadar tüketici yapamazsınız. Onu bu kadar siyasetin nesnesi yapamazsınız. Onun bu kadar psikolojinin nesnesine dönüştürülmesine müsaade edemezsiniz. Onu bu kadar bilimin uşağı yapamazsınız. Bu başka bir proje. Peki bu projeyi gerçekten yeniden düşünmek, sağlamasını yapmak ne kadar mümkün? Yada değer mi? Eğer değerli buluyorsak bu dünyanın haricine çıkacak bir bilgiyi, bir zihni inşa ederek bunu yeniden düşünelim. O zaman bence islam tam da rahmet olacaktır. Ama sürekli olarak “bugün”e benzetilen İslam’ın kimseye rahmet olacağı yok. Tam tersine rahmet kanalları kapatılan, tıkanan bir islam var gibi geliyor bana. Tabi bu bence, yine dediğim gibi 7. Asırdaki o islam dünyasının 3 asır süren o müthiş entelektüel çabası gibi bir çaba gerektirir. Ancak o zaman islami, tırnak içinde diyelim “ilim geleneği inkişaf edebilir” yada entelektüel bir zenginlik olabilir. Bence esas olan budur, yoksa bugün bende dahil olmak üzere oradan öğrendiklerimizi bu tarafta konuşuyoruz. Hayır bu olmamalıydı, modernliği böyle konuşmamalıydık. Benim en çok üzüldüğüm budur. Modernlik her şeyden evvel itikadi bir konudur, kelami bir meseledir. Onun varlık anlayışına inerek ancak biz bunu konuşabiliriz/konuşabilirdik. Modernlik ile ilgili diğer konular en son konuşulacak konulardır. Modernlik tartışması hayatımızı nasıl kuracağımız ile ilgilidir. Ancak biz buraya hiç gelemedik maalesef. Yeni kuşak bence bu yeni duruma daha çabuk adapte olabiliyor. İslam direniyor, müslümanlara rağmen direniyor. Bunu batı görüyor bence.
 
Peki hocam moderniteye karşı biz nasıl bir metot belirlemeliyiz? Önce bu konunun tırnak içinde felsefesini üretip sonra pratiğini mi inşa etmeliyiz? Yoksa düşünce ve eylemi iç içe geçmiş süreçler olarak düşünüp öyle mi hareket etmeliyiz?
 
Abdurrahman Arslan: Ben bu sürecin beraberce ilerlemesi gerektiğini düşünüyorum. İslamda tefekkürle amel birbirinden ayrıldığında Allah bereket vermiyor kalplere.
 
Çünkü o sizin sözünü ettiğiniz 7. y.y.dan 10.y.y.a kadar devam eden süreç gerisinde bir pratik taşıyor. Ondan beslenen, ondan güçlenen bir durum aynı zamanda. Sadece kuru bir düşünceden bir felsefeden söz etmiyoruz, arka planında bir tecrübe birikimi ve ortak hafıza var. Onun üretkenliğini taşıyor galiba değil mi?
 
Abdurrahman Arslan: Bence de öyle. Ancak tabi bu arada da -Allah razı olsun ikisinden de- Gazali Grek felsefesi ve Biruni Budizm, Hinduizm üzerine zaman harcıyor, küçücük kitap yazıyor ama onları bize tanıtıyorlar. Gazali, Aristo ile felsefeyi ve felsefi derinliğini iyi kötü öğreniyor oradan kalkarak söz söylüyor. Bugün öyle değiliz. Adam tarihselcilik üzerine doktora yapmış ama o tarihselciliği buraya getiremiyor. Bunun islam için arzettiği tehlikelerin farkında değil. Tarihselci misin? Değil. Eyvallah ama bu burada kalmamalı. Mademki bu konuda çalıştın, onunla bir hesaplaşmaya girişmelisin. Yada sen bunun taraftarı isen bunu savun. Ama bunu yapacağına ezberden tarihselciliğin bana önemli adamlarını, metinlerini söylüyor. Tamam peki bugün? Yok. Bu aslında çift muhayyileli bir zihindir. Platonik bir zihindir bence. Çift akıllı yada çift muhayyileli. Birisi idealar aleminde kalmış, diğeri gölgeler aleminde. Buradan bir şey çıkmaz. Ancak bugün müslümanın zihni böyle çalışıyor. Bu, tipik müslümanı modernliğe götürecek süreçtir. Biliyorsunuz Kant’la beraber değer alanları ayrışıktır. Siz bu ayrışmayı kabul ettiğinizde islam adına sanat yaparsınız, islam adına hukuk yaparsınız, islam adına sosyoloji, edebiyat yapabilirsiniz. Ancak hiçbir zaman siz edebiyat nedir? Hukuk nedir? Sosyoloji nedir? Sorusunu soramazsınız. Çünkü o kategorizasyon size bu imkanı vermez? O düşünme yetisini vermez.
 
Yani onun ya da o alanın meşruiyetini sorgulamaya girişemeyiz.
 
Abdurrahman Arslan: Olmaz evet. O zaman o kategorinin / kavramın bizzat varoluşu bu sorgulamayla tehlikeye girer. Oysa siz o kategoriyi temel aldığınızdan dolayı onlar üzerinden konuşabiliyorsunuz. Aynen şöyle: kültür kavramını kullanmayacağız, ne olacak? Boşluğa düştük. İnşaallah’ı kullanmayacağız ne olacak? Boşluğa düştük. Zihin birden bire bir uçağın irtifa kaybetmesi gibi düşüyor. Ben o nedenle önce tarih veriyorum. Batıda kültür kavramının kullanılma tarihi 1700’lü yıllar. Bizde daha yakın. Ondan önce acaba kültür kavramı var mı? bugünkü anlamıyla yok. Anane var, töre olabilir. Ama siz ey müslümanlar kültür kavramına karşı çıkmıyorsunuz fakat gelenek kavramına karşı çıkıyorsunuz. Kültür daha tehlikeli. Sabitesi yok. Geleneğin ise bir sabitesi var hiç değilse. Yanlışsa düzeltirsiniz, sabitesi var. Kültür öyle değil ki. Kültür sürekli değişiyor. Ben bu nedenle diyorum ki kültür olmasaydı ulus devlet vatandaşına kimlik veremezdi. Ulus devlet, modern siyaset ve kültür birlikte vardır.
 
Hocam tamda bu noktada Aliya’nın kültür ve uygarlık konusunda yaptığı ayrımı hatırlatmak isterim. O’na göre batının bugün aldığı şekil uygarlığın biçimlendirdiği bir kültüre sahip olmasından kaynaklanıyor. Siz nasıl bakıyorsunuz? Kültür ve uygarlık kavramı birbirinden ayrıştırılabilir mi?
 
Abdurrahman Arslan: Kültür ve uygarlık birbirinden ayrıştırılamaz kavramlardır. Uygarlık durup dururken çıkmaz. Ama tabi batıdaki uygarlık dediğimiz şey, modernliğin dünyasıdır. Biliyorsunuz Hegel dünyada üç çeşit uygarlık tanımı yapıyor: aydınlanmamış uygarlıklar, yarı aydınlanmış uygarlıklar, aydınlanmış uygarlıklar. Yarı aydınlanmış uygarlıklar kategorisine İslam’ı ve antik Mısır’ı katıyor. Uzak doğuyu aydınlanmamış uygarlık olarak tanımlıyor. Zaten aydınlanmış uygarlıkta batıdır. Tabi modernliğin dünyasıdır uygarlık. Onun için zaten geçmiş dönemler, mesela ortaçağ “karanlık”tır. Batıdan ele geçirdiğimiz medeniyet kavramıyla müslümanca bir gelecek kurmaktan vazgeçsek iyi olur. Önüne İslam kelimesini koyunca o ideolojik anlamından ayıklanmış olmaz.
 
Bence bu kavramlar yapısal olarak problematik olduklarından kullanışlı değiller. Yani batıda olanı da batılı kavramlarla okumanın dışına çıkabilirsek anlamlı olacak. Çünkü kültürün tanımı batı geleneği içinde insanın tabiatla olan ilişkisinin bir mahsülüdür. O yüzden bu tür ayrıştırmaları çok müphem buluyorum. Batı uygarlığının merkezine bir yolculuk yapmak istersek bence bu kavramlardan başka kavramlar kullanmamız lazım.
 
Yani batıyı anlamaya çalışırken kendi perspektifimizden mi yapmalıyız bunu?
 
Abdurrahman Arslan: Evet, birde kendi kavramlarımızdan kalkarak batıyı anlamaya çalışalım. Batının uygarlığını yada kültür kavramını kullanmadan, konuşmadan önce rönesans ile birlikte batı insanın tabiatla ilişkisini konuşmamız lazım. Aslında onu demek istiyorum: yani kültür insanın tabiatla ilişkisinin bir neticesi ise öyleyse rönesanstan itibaren batı insanı tabiatla nasıl bir ilişki kurdu? Ki bugünkü çevre sorunlarının da kaynağıdır bu. Çünkü kurduğu ilişki tabiat üzerindeki bir egemenlik ilişkisidir. Medeniyet kavramı bundan bağımsız doğup gelişmedi. Oysa senin dinin sana diyor ki “her şeyi senin emrine verdik”. Sen nasıl kalkıp o kavramın dünyasından hareket ederek bir medeniyet kuracağım diyorsun. “Benim medeniyetim tabiatın üzerinde bir egemenlik ilişkisi kurmuyor” diyebilirsin. Hayır, sen medeniyet kavramını almışsın. Bu ilişkiyi kurmayacağının garantisi nedir? 100 sene sonra ortaya çıkar bunun sonuçları. Dolayısıyla burada tashih edilmesi gereken bütün bu kavramlara temel olan kabuller üzerine olmalı. Bence biz batıyı buradan vurabiliriz. Mesela “kalkınma” kavramı silindi dünyadan. Müslümanların zihninde sadece var. Sürdürülebilir kalkınma diyorlar ama nedir bu kalkınma. Sık sık bunu örnek veriyorum: Afrika’ya gittiniz, geleneksel kamıştan yapılmış bir kulübeye sahip bir aile gördünüz ama baktınız ki sünnete uygun yaşıyorlar. Söyleyin bana, bunlar nasıl bir topluluktur? İlkel bir topluluk mudur? Yoksa mü’min bir topluluk mudur? Görünüşte ilkel bir toplum. Kulübede kalıyor, kamıştan bir kulübe. Şehir üzerine konuşuyorsak böyle bir şehir yok burada. Ama burada temel mesele nedir? Bu ailenin hayatına baktığınızda bizim gıpta ettiğimiz sünnete ve Kur’an’a bir uygunluk var. Ne diyeceğiz o halde? Nedir kriterimiz? Hangi kriteri kullanacağız? Nasıl sınıflandıracağız bunu? Çünkü kategorize etmemizi istiyor batının modernitesi. Çünkü batı dışı bir unsur bu. Ondan kalkarak kategorize etmemizi istiyor. İlkel midir? Evet, kulübesi ilkel. Ancak yaşam biçimine baktığınızda bir müslüman o. İyi kötü sünnete dikkat ediyor, harama helale dikkat ediyor, hanımının örtüsüne dikkat ediyor, haremlik-selamlığa dikkat ediyor.
 
Peki bu noktada şunu da sormak gerekiyor: Modernite bizi kuşatmış, tabiri caizse bize diz çöktürmüşken bizim hiç mi sağlam kalan, direnen / mukavemet gösteren bir yanımız yok? Diğer taraftan en çok zayıfladığımız, darbe aldığımız taraflarımız neresi?
 
Abdurrahman Arslan: Bence çok farkında olmadığımız ama kuvvetli bir alanımız var: Modernliğin temel sorunu hakikat meselesi. Hakikatin kaynağı meselesi. Bizde hakikat “verili”dir. Allah bize lütfetmiş göndermiş. Biz hakikati aramayız. Varlık evrenini o hakikate göre anlamlandırırız. Yani felsefe yaparız, tırnak içinde. Oysa modernlikte hakikat yoktur. Aslında Postmodernizme kadar hakikatin arandığı bir süreçtir modernite. Nasıl bulunacaktır? Yasa olarak bulunacaktır. Nereden bulunacaktır? Tabiattan bulunacaktır. Postmodernliğe kadar modernlik hakikatin kaynağının tabiat olduğunu söylüyordu. Postmodernlik ise “hakikat yoktur” diyor. Yani hakikatin kaynağı tabiattır veya değildir, o tartışmaya girmiyor. Çünkü insanın kapasitesinin buna yeterli olmadığını düşünüyor. İnsan dünyaya nesnel bakamaz diyor. Böyle olunca benim kanaatime göre bizim modernlikle esas problemimiz burada başlıyor. Bu derinliğe inemedik ne yazık ki. Hakikat, hakikatin kaynağı, hakikat meselesi… Çünkü hakikat hayata, ilişkilere, dünyaya, anlamlandırma biçiminde tezahür ettiğinde başka bir şey çıkıyor ortaya. Ve bu sürekli olarak sizi modernlikle tartışan zihnin, bedenin sahibi yapıyor. Sürekli olarak müslüman bu gerilimi yaşıyor.
 
Ama tabi modernite de bunu sürekli olarak tırmandırmıyor mu? Söz gelimi bizden sürekli her şeye “saygı duymamızı” istiyor, saygı bekliyor.
 
Elbette, çünkü bu talep bir egemenlik içeriyor. Kendi egemenliği altına almak istiyor bizi.
 
Yani bir anlamda laiklikle, demokrat olmakla, çağdaş olmakla özdeşleşen bir talep bu “karışma, saygı duy”
 
Ama karışma dediğinde bile seni punduna getirip dünyasına katacak. Burada uzlaşamaz iki iktidar biçimi var. İktidar üzerine düşünmeliyiz. Sadece siyasal iktidar değil. Vahiy bizi Allah’ın iktidarına davet ediyor ve başka iktidarlardan korkmamamızı söylüyor. Modernitede ise başka bir iktidar biçimi var. O bilginin kaynağındaki iktidar da başka. O da diyor ki sen ulus devlete kafa tut ama benim iktidarımı kabul ederek bu itirazını yap. Bu başka bir şey.
 
Moderniteye karşı başka dayanak noktalarımız da var. Mesela İslam’ın getirdiği akıl anlayışı. O da ciddi bir dayanak noktasıdır. İslam’ın sosyal teorisi de böyledir. Ki böyle bir teoriden bahsedebilir miyiz? Tartışılır ama o bile güçlü bir dayanak noktasıdır. Ama bunların güçlü olup olmadıkları ancak entelektüel bir çabayla ortaya çıkarılabilir. Mesela modernliği kuran önemli unsur nedir? Toplumsal anlamda bireydir. İslam’da bunun karşılığı mü’min değildir. O zaman bunların kimlik olarak amel olarak neyi nasıl temsil ettikleri üzerine kafa yormamız lazım. Birde bireyin neyi nasıl temsil ettiği üzerine kafa yormamız lazım. O zaman belki farkları ortaya çıkarıp konuşabiliriz. Çünkü dinde dahil olmak üzere bütün ideolojiler, dünya görüşleri bir insan tanımından hareket ederek kendini kurar. Bunun istisnası yoktur. İslam da bir insan tanımından hareket ediyor. Kimdir bu insan: peygamberlerdir. Bu bir örnektir, ideal örnektir. Ama aynı zamanda benden kul olmayı istiyor. Dolayısıyla bir insan tanımından kalkarak siz bir şey oluşturabilirsiniz. Örneğin Farabi’nin Medinetül Fazıla kitabında ne vardır? İnsan tanımından bağımsız Bir şey var mı? Şehri insanlar oluşturur. “Erdemli insanlar”. Demek ki erdemli insan tanımından hareket ediyor. Platonda da bu vardır, Aristo’da da. Nihayetinde “polis” kendilerine göre erdemli bir insanın yurdudur. Dolayısıyla siz sosyal teoriyi, bir şehri, bir iktisadı “insan tanımından” bağımsız bence kuramazsınız, tasarlayamazsınız, tasavvur edemezsiniz. Bunu düşündüğünüzde ancak siz kapitalizmin getirdiği kötülükleri anlayabilirsiniz. Oysa siz Homo economicus olarak eğer bir insan tanımının kendisini değil ama o tanımın değerler dünyasını benimsemişseniz “hayır ben homoeconomicus tanımını kabul etmiyorum” demenizin bir karşılığı / değeri yoktur. Ona göre bir şehir kuruyorsunuz, işte esas problem buradan geliyor.
 
Peki hocam moderniteye karşı kendi yaşam alanlarımızı inşa edemiyoruz. Kentle başetme noktasında bir problemle karşı karşıyayız. Sadece kendimizi koruma değil, aileyi koruma, çocukları koruma gibi bir sorumlulukla karşı karşıyayız değil mi?
 
Evet, işte dedim ya nesil tehlikeye girdiğinde gettolaşma akla geliyor.
 
Son tahlilde moderniteye karşı nasıl bir şehir düşünmeliyiz hocam? Özellikle içinde bulunduğumuz modern kentin kuşatıcılığını da düşünürsek nasıl bir örneklik hatta bir prototip oluşturabiliriz?
 
Eğer müslümanlar bulundukları semtte -gettodan bahsetmiyorum- örneğin sattıkları ürünleri helal ve temiz olarak satarlarsa siz zannediyor musunuz ki Nişantaşı’nın laikleri gelip almayacak? İstese de istemese de benim dürüstlüğümü kabul etmek zorunda kalacaklardır. Müşrikler nasıl Resulullah’ın dürüstlüğünü kabul etmek zorunda kalmışlardı? Elbette bunun bir bedeli var. Gerekirse sattığın ürünü gidip doğal ve temiz haliyle almaya çalışacaksın. Hatta oradaki insanı da kalkındıracaksın. Müslümanlık böyledir. Başka türlü nasıl olabilir? Hayatı yeniden kurma bence budur.
 
Şehirden söz edeceksek, bence müslümanın kurduğu şehirde evler iki katlı olamaz. Çünkü bir şehirde ev iki katlı olduğunda mahremiyet zarar görür. Sen hapsoluyorsun, artık perdeye ihtiyacın vardır. Geleneksel yapılar böyle değildir, Zeytinburnu bile 30-40 sene öncesine kadar böyle değildir. Şehir sosyolojisi dersinde hoca söylüyordu: Akdeniz’deki evlerde böyledir, kadın ve çocuk tabiattan faydalanırlar. Seneler önce Kütahya’ya gittiğimde de Van’ın eski evlerine ne kadar çok benzediğini gördüm. Dedim ki inanç veya dünya görüşü ortak olunca aşağı yukarı aynı mimari oluşuyor.
 
Şimdi tırnak içinde bugün ben de dahil “hayasız insanlarız biz”. Çünkü haya dediğiniz insanın içinde olur. Biliyorsunuz “haya imandan gelir” Peygamberimiz öyle buyuruyor. Ve mahremiyetin, sadece başörtüsüne bağlanmasını her zaman tenkit etmişimdir. Mahremiyet erkek için de geçerli olan bir yaşam biçimidir. Yani siz mahremiyeti esas aldığınızda amelleriniz de başka türlü oluyor. Bunun içinde elbette başörtüsü de vardır. Ancak bence müslümanlar siyasi iktidarın karşısında bazı düşünce ya da taleplerini fazla öne çıkardılar ama çıkardıklarının da içini boşalttılar; mesela başörtüsü böyleydi. Bugün hayayı nasıl çocuğun içine koyabiliriz? Bunu düşünmeliyiz.
 
Tabi biz zaman üzerine konuştuk, bir de mekanın kullanılma biçimi var. Bu konuda okumadıysanız Mumford’u okuyun, Tarih Boyunca Kent kitabı. Yanılmıyorsam orada okumuştum: “önce tabaklarımız ayrıldı; sonra odalarımız, ve sonra her şey.” İşte bu durumu nasıl düzeltebiliriz, bunu düşünmeliyiz. Çünkü cemaat olmak ya da bir cemaat geleneği oluşturmak, bu bireyci durumu sorgulamayı sonra da mü’min ve mü’mineyi, olmaları gereken mevkiye yerleştirmeyi zorunlu kılıyor.
 
Röportaj: Murat Kurtuldu
Kaynak: Tashih 3. Sayı
Haziran 2016

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.