Yazarlar
Kutsal Yanılgılarımız
Gerçeği görmek istemiyor, gördüklerimizi kabullenemiyoruz. Şahit olduklarımız inandıklarımızla çeliştiğinde inkâr ediyor, reddimize gerekçeler buluyor, sığındığımız gerekçeleri haklılığımızın delili sayıyoruz. Aslında biz ne doğruyu arıyoruz ne de doğrularımızı koruyoruz.
Zihnimiz, dünyayı anlamamızı sağlayan en güçlü imkânımız; aynı zamanda yanılgılarımızın da mimarı. Gördüklerimizi geçmişimizden süzüyor, korkularımızla biçimlendiriyor, beklentilerimizle tamamlıyoruz. Aynı olaya bakıp farklı sonuçlara ulaşabiliyoruz. Birimiz merhamet, diğerimiz zayıflık görebiliyor. Birimiz suskunluğu incelik sayarken diğerimiz suçluluk olarak yorumlayabiliyor. Olay aynı; değişen, ona bakan gözlerin ardındaki dünya. Yanılgı yanılgı büyüyen bir dünya…
Yanılınca düşüncemizden vazgeçmeden; yıllardır besleyip büyüttüğümüz “ben” tasavvuru üzerinden benliğimizi sorgulamaya fırsat doğuyor. Fakat kusurlarımızı açıklamak için mazeretler üretiyor, başkalarının hatalarını büyütürken bizimkileri küçültüyoruz. Kendimizi anlamaya çalışıyor, aklamaya uğraşıyoruz. Günün sonunda en büyük yanılgımız, kendimize karşı dürüst olduğumuza inanmak oluyor.
İnanmakla onun doğruluğunu sınamak aynı şey değil. Kendi düşüncelerimizin sahibi olduğumuzu sanırken onların mahkûmuna dönüşebiliyoruz. Düşüncelerimizi doğru olduğu için mi savunuyoruz, yoksa onlardan vazgeçmek istemediğimiz için mi?
Zihinsel hapishanemizin duvarlarını önyargılarımız, parmaklıklarını kabullerimiz, kilidini ise sorgulamaktan kaçınmamız oluşturuyor. Kendimizi özgür sanıyor, penceremizden gördüğümüz manzarayı dünyanın tamamı sayabiliyoruz. Başka bir pencereden bakınca önerenleri dinlemek yerine onları suçladığımız da oluyor. Kendi bakışımızın sığlığını göremediğimizde hakikatin genişliğini nasıl kavrayabiliriz?
Bakış açımızı değiştirmek, gerçeği arzularımıza göre eğip bükmek değil; kendi yorumumuzu gerçeğin yerine koymamaktır. Bir davranışı yargılarken neden bilmediğimiz şartları, olasılıkları hesaba katmıyoruz? Gerçeği araştırmıyor, önceden verdiğimiz kararı destekleyecek kanıtlar topluyoruz. Kendimiz için istediğimizi başkası için arzulamıyoruz bile… Hani adalet canımızı yaksa da hakkımıza razı olmaktı!
Olgunluk hiç yanılmamak değil, yanıldığımızı fark ettiğimizde kendimize karşı dürüst olabilmekte. Başkasının yanlışını görmek dikkat, kendi yanlışımızı görmek cesaret isterken; biz kusurları dile getirmekte aceleci; kendi kusurumuza mazeretsiz bakmakta ve ciddiyetle yüzleşmekte gevşeğiz.
Gerçeği görmek de tek başına yeterli değil. Yanlışı fark etmekle ondan vazgeçmek, bir hakikati anlamakla gereğini yerine getirmek arasında mesafe var. Bildiklerimiz bizi değiştirmiyor. Kusur bilgi de değil, duygu-düşünce-eylem zincirini oluşturacak bütünleyici irademiz zayıf. Hakikat, zihnimizde kabul gördüğü kadar hayatımızda karşılık bulmuyor ve dönüştürücü etkiyi ateşlemiyor.
Önümüzde iki yol var: Ya kendi düşüncelerimizi dünyanın ölçüsü sayacağız ya da hakikatin düşüncelerimizden daha büyük olduğunu kabul ederek onları yeniden gözden geçireceğiz. İlk yol daha güvenli; kabullerimizi sarsmıyor, haklılığımızı tartışmaya açmıyor. İkinci yol ise bizi yanlışlarımızla karşılaştırıyor, inançlarımızı sorgulamaya ve kimi hükümlerimizden vazgeçmeye zorluyor. Zor oyunu bozar… Hangi yolu seçersek seçelim, konforla sarılı bu şatafatlı kovana, ilahi bir çomak sokulacak…
Alışkanlıklarımızı doğruluk, ısrarımızı kararlılık, kendi düşüncemizi savunmayı hakikate bağlılık sanabiliyoruz. Bir düşüncede ısrar etmemiz, onu doğru kılmıyor; ona yıllarımızı vermiş olmamız da yanılgımızı hakikate dönüştürmüyor. Yanlış bir yolda ilerlediğimizi kabul edip yeniden başlayabilmek, belki de gösterebileceğimiz en büyük cesaret.
Dünyaya baktığımız yeri değiştirmek, dünyayı değiştirmekten daha küçük bir mesele değil. Hüküm vermeyi ertelemek, alıştığımız düşüncenin dışına çıkmak, kendi haklılığımızdan şüphe etmek… Zihnimizde beliren küçücük bir şüphe, yıllardır kapalı tuttuğumuz bir pencereyi aralayabilir. İçeri giren ışık, doğru sandıklarımızın eksiklerini ve başkalarında aradığımız kusurların bizdeki karşılığını gösterebilir.
Düşüncelerimizi dile getirmek ve savunmak kadar, gerektiğinde kendi düşüncelerimize de itiraz edebilmeliyiz. Yanılgılarımızı görebilmeli, hükümlerimizi sorgulamalı ve gerçeği bizi incitse de kabul edebilmeliyiz… Kendimizi sorgulamaktan muaf tuttuğumuz sürece ne kadar çok şey bilirsek bilelim, sınırlarımızı aşamayız.
Zihnimizin hapishanesinden çıkmak, her şeyi bildiğimizi sanmaktan vazgeçmekle başlıyor. Gerçek özgürlük ise yanılgılarımızla cesaretle yüzleşmekte ve hakikatin bizden daha büyük olduğunu kabul edebilmekte saklı.
Bütün bir ömrümüz, hiç sorgulamadığımız bir yanılgıyı savunmakla geçmesin!
Mehmet KAMAN

Henüz yorum yapılmamış.