Yazarlar
Darul Harp-Darul İslam Kaosunda / Fıkıhsızlığındaki İslamcılık
*. Sözü, geçmişte bu konunun tartışıldığı zemine getirmek istemiyorum.
Konu, geçmişte yaşanan anlam aralığıyla oluşturulmuş fikriyat ile bugünkü İslamcılığın aklı arasında ilişki ya da ilişkisizlik aramak değildir. Konu, her iki anlam aralığında oluşan karanlığı göstermek ve asıl olana atıf yapmaktır.
Geçmişte mevcut durumun tanımlanması, bu tanımlamadan dolayı oluşturulmaya çalışılan duruş, bu tanımlamaya atıf yapan düşünceler bizi hakikatin kapısına değil, hakikatleştirdiğimiz ve süreç içerisinde doğruladığımız bir gerçekliğin önüne getirdi ve umduğumuzla değil, bulduğumuzla hemhâl olmayı seçtik.
Bu yanlış kalkış, yöneliş ve oluşturulan/oluşan süreç içerisindeki düşünsel gelişim ya da değişimle hakikat arasındaki bağımız sadece kopmadı, kurulamaz hâle de geldi.
Nasıl mı?
Aslında konu çok basitti ama bizim hakikatimiz çok karmaşık olduğundan mesele buraya geldi.
Nasıl mı?
İstisnasız bütün Rasüller, seçilinceye kadar (seçileceklerini bilmeden) kavimleri içerisinde fıtrî yapıları doğrultusunda yaşamışlar, evlenmişler, aile kurmuşlar, çocuk büyütmüşler, iaşelerini temin etmişler ve mevcut yapı içerisinde sosyal yaşamlarını sürdürmüşler. Kur’an’dan bunları biliyoruz ve yine kitaptan bu şahsiyetlerin toplum içerisinde sevilen, sayılan ve takdir edilen kişiler olduğunu, ahlaki yönleriyle mevcut toplumsal gelecek açısından umut beslenen şahsiyetler olduğunu biliyoruz. Fakat ne zaman seçilmişlerse hayatlarını vahyî çerçevede sürdürmüşler ve vahyin oluşturduğu süreç ve değerlerle yaşamaya başlamışlar; ilk etapta insanları bu değerleri yaşamaya çağırmışlar, rağbet edenleri bu değerleri yaşamak ve yaşatmak üzere organize etmişler ve sonrasında güç-kuvvet, potansiyel, imkân ve koşullara göre değişim sürecini başlatmışlar, yapılanma ve hareket usullerini bu çerçevede inşa etmişlerdir. Nebevi hareket metodunun fikriyatının çerçevesi aslında budur.
Demiştik, konu basitti ama sorun, sahip olmak istediklerimizin oluşturduğu düşüncelerdeydi.
Rasüller, yaşadıkları süreçte birçok meseleyi yeniden anlamlandırdılar ve tanımladılar. Mesela akrabalık ilişkilerini, memleketlerini ve memleketçiliklerini hep yeniden tanımladılar. Biz ise hakikat çerçevesinde bunların hiçbiriyle yüzleşmedik ve fikriyatımız hakikat üzerine gelişmedi. Rasül etrafında toplanan her mümin, yeni anlam dünyası içerisinde hayatını yeniden dizayn ederken, fikriyatındaki yeni “biz” anlayışında (Fatiha suresine atıf yapıyorum) beraberce yaşamayı, insanları bu yeni “biz” anlayışına davet ederek ve bu anlayış çerçevesinde yapılanarak inancını yaşamıştır. Bu, İslam’ın temel düşünce paradigmasıdır. Müslümanların, nerede, hangi coğrafyada/ülkede ve hangi zamanda olursa olsun amacı, hedefi ve misyonu budur. Yaşamını bu paradigma üzerine kurması gerekir. Bu paradigmanın inşa olma süreci gerçekleşmeden ya da bu süreç başka anlamlar üzerine oturtularak oluşturulacak misyon, amaç ve hedefler yönetilebilir bir süreç olmayacaktır ki nitekim olmamıştır.
Yine nitekim Kur’an, ülkenin mevcut kurucu unsurlarının vahyî sürecin dışında bir sürecin oluşturulması için neler yaptıklarını, sistemi koruma adına tekliflerini de Rasül üzerinden bize anlatır ki bugün geldiğimiz noktaya gelmeyelim diye. Ama biz göz göre göre kitabın sakındırdığı yere geldik.
*. Son 80 yıldır kamusal alanda temsil arayışında olan İslamcılık, 1990’lı yıllardan itibaren Kemalist rejim tarafından anlayışla karşılanmasından beri Kemalizm’e borcunu ödeyebilmek için ödemediği bedeller kalmadı. Hikâye, oltaya gelmenin hikâyesidir. Bu, Rasüllerin en şiddetli uyarıldığı kısımdır.
Laik azınlıklar tarafından yönetmeyi/yönetilmeyi beceremeyen rejim, çok bilinen ama her zaman işe yarayan bir teknikle halkı kendi içinden devşirilen temsilciler yoluyla yönetme stratejisine geçti ve devşirilmiş olanlara verdiği iktidarla kendisini yeniden meşrulaştırdı.
Dayattığı değerler ve yöntemler çöküşe geçtiğinden, rejim, baskıcı siyasetle İslam’ın engellenmesinin artık mümkün olmadığını anladığında, bugün herhangi bir fikriyatla açıklanmayacak bir iktidar üretti.
İçinde var olageldikleri dünyayı değiştirmek için yola çıkan İslamcılar, değiştirmek istedikleri dünyayı nasıl bir dünyayla değiştirebileceklerine dair bilgiye sahip olmadıklarını anladıklarında önlerine konan bu yağlı ve kolay fırsata yönelerek, açık yakaladıkları politik kulvarın kendilerini çıkaracağı dünyaya tav olmak zorunda kaldılar. Bu politik koridor, İslamcılığın ilk ve temel sapması olarak bugünkü sonun başlangıcı oldu.
Sloganik klişelerle İslami mücadeleyi başlatanlar, varoluşsal gerçekler üzerinden düşünsel hesaplaşmayı başlatacak bir fikriyat oluşturamadıklarından, bu durumun sürdürülebilir olmadığını anladıklarında gerçekleriyle yüzleşmek yerine hesaplaşmaktan kaçarak, gerçeklikler karşısında misyon geliştirip hesaplaşma yerine yerli ve milli kültür kalıpları içerisine dahil olarak hem İslam’ın hem de halkların rehin alınmasına mihmandarlık ederek soysuz bir durumu tavır hâline getirdiler.
Aslında teslim oldular. İslamcılık iddiasında olanlar, İslami mücadelelerini temel İslami ilkelerle gerçekleştiremediklerinde, varlıklarını sürdürme yolu olarak politik kişilikler üzerinden ve bu kişiliklerle özdeşleşerek varoluş sergilemeyi benimsediler.
Başarısızlıktan başarı devşirme dediğimiz bu İslamcı değişim, bugünün gerçekliği karşısında hayali gerçeklikler oluşturdu. Geçirdikleri dönüşümü gizlemek için derin ilişkileri ortaya çıkaran, stratejik gerçeklikleri konuşan adamlara dönüştüler ve politik kulvarın kaldıraçlarıyla meşruiyet oluşturdular.
Bugün en belirgin özelliği itaatkârlık olan İslamcılar, gelişmeleri artık doğru görmek ve tercüme etmek değil, yerel/ulusal bir gözle anlatmayı misyon hâline getirdiler.
İslamcılar, oluşturdukları simülatif gerçekliklerle Müslüman halkların duygularını ve özlemlerini istismar ederek, sanal başarı öyküleriyle hakikatle kesinlikle ilişkisi olmayan dünyanın varlığına bizi inandırıyorlar.
Neo-İslamcılar, devlet ideolojisine biat ederek geliştirdikleri varoluşla sadece kendilerini değil, seslendikleri zihinleri de yaşadığımız dünyaya, ölüme, ahirete, hesaba yabancılaştırarak şu an anlatılması mümkün olmayan bir değer değişimine yol açtılar. Öncülük etmeyi mücadele adamlığı olarak satıyorlar.
Muhafazakâr ama liberal-laik-seküler kafalar ve bu kafaların oluşturduğu yapılar üzerinden bir zihniyet sadece kurumsallaştırılmıyor; aynı zamanda bu yapılanmalarla iyi-kötü, doğru-yanlış, helal-haram, meşru-gayrimeşru gibi tanımların kullanılmasını toplumsal ayrışma sebebi sayarak bu ölçütleri değerlendirme kriteri olmaktan çıkarmakla kalmadı, bu türden zıtlıkları özgürlükler alanına dahil ederek tartışılmasını dahi ayıplı bir tavır olarak görülmesini yerleştirdi.
Böylece Müslüman kimliğini ve kişiliğini yerellik içerisinde eriten İslamcılık, her sosyal sorun karşısında milliyetçiliği tahrik eden bir dille Müslümanlar arasında ve İslam içerisinde yeni bir oryantalizm başlattı.
*. Ülkede devlet desteğini arkasına alan İslamcılar eliyle imtiyazlı bir kültür çevresi oluşturuldu. Bu kültürel çevreler aracılığıyla ilgili ülkelerde egemenlerin istedikleri kültür kalıpları sloganlaştırıldı. Devletin desteklediği kültür azınlıkları, Batı artığı ideolojik söylemlerle beraber yerli ve milli kültür üreterek şimdilerde bu kültürün gardiyanlığı rolünü üstlendiler. Bu yöndeki algılamanın oluşturduğu toplumsallıkla, İslam’ın zengin ruhunun ve ufkunun tek yönlü ulusçu sınırlar içerisinde romantik bir muhafazakârlıkla eşitlenmesine yol açtılar. Bugün tevhidi anlam, geçmişte vahyî değerlerle mücadele ettikleri geleneğin, kültürün, rejimin, tarihin, kutsallaştırılmış bir coğrafyanın tutsağı hâline geldi. Bugün tevhidi anlam, içimizdeki İslamcılar eliyle oluşturulmuş romantik bir muhafazakârlığın dünyasına dahil olmaya, geçmişte yaşanan laisizmin zorbalığına benzer bir zorbalıkla icbar edilmektedir. Ayrımı yapacak bir akıl oluşturmadan direngen bir düşünce oluşturmak neredeyse imkânsız.
Müslümanların düşünce dünyasına yerli ve milli denen muhafazakâr ulusçuluğun egemen olması, İslam’ın laik-seküler çağdaş coğrafyalarda bir dekora dönüştürülmesi anlamına geldiğini yalnızca tevhidi anlamda kalabilenler görebilmekte; ama bu kez de anlatabilme sorunuyla çaresizlik içerisindeyiz.
*. Yaşayan tanımları ve tanıkları olmayan tevhidi anlam, içinde bulunduğu durumu aşamadıkça kanıksama eğilimine doğru evrilmektedir.
Geçmişte laik azınlık boyunduruğu altında yaşam ile seküler muhafazakârların yerli ve milli din kuşatması altında yaşamak arasında İslami anlamlar açısından hiçbir fark olmadığını anlatmak sanırım bizim jenerasyon için mümkün olmayacak.
Geçmişte laik azınlıklar İslam’ı azaltmak isterken muhafazakârların da mistik ve mitolojik kültür kalıplarıyla değiştirerek İslam’ı azalttığını inanç sahipleri yaşayarak öğrendiğinde umarım çok geç olmamış olur.
Burada görülmesi gereken sorunsal, her iki anlayışı da birleştiren temel düşüncenin kamusal alansız İslam arayışının olmasıdır. Bu anlamıyla Müslümanlar açısından sorunsal değişmemektedir. Her iki durumda da bencil ve çıkarcı azınlıkların yozlaştırmasına maruz kalınmaktadır.
Selam ve Dua ile
Veysel OCAK

Henüz yorum yapılmamış.