Yazarlar
Bağımsızlık İrade ve Talebinin Ekonomi Politik Hıyaneti
.jpg)
‘Sömürgelerdeki köle efendisine öfkelidir. Uzaktan uzağa hep onu izler. Kendisini onun yatağında, onun kadını ile hayal eder. Onun çizmelerini, elbiselerini giyer, ışıltılı masalarda onun yemeklerini yer rüyalarında. Köle durmadan efendisinin metropolüne mal taşır, metropolden gelen mallarını indirir. Köle efendisine öfkelidir, efendisinin her şeyine hayrandır. Köle, kısacık molalarında palmiye ağaçlarının altında dinlenirken, kısacık gecelerinde kulübesinde yatarken hep efendisinin yerinde olmayı hayal eder durur. Köle, efendisine, efendisinin yerine geçemediği için hep öfkelidir.’ diyor Fanon, ‘Yeryüzünün Lanetlileri’ adlı eserinde. Fanon, ‘postkolonyalizm’ kavramının işaret ettiği, sömürgeci efendilerin yerine geçen yerel efendilerin sömürge ağına (network) gösterdikleri sadakatin sosyopolitik ve ekonomi politik açıklamasını yapmaktadır bu eserinde.
Yirminci yüzyılda insanlık, etkileri küresel ölçekte derinden hissedilen, devasa ölçekte vuku bulan ‘dağılmaların’ ve ‘bütünleşme’ hareketlerinin meydana getirdiği dehşetengiz, altüst edici süreç ve sonuçlar yaşadı. İki büyük dünya savaşı on milyonlarca insanın ölümüne neden oldu. Orta Doğu, Balkanlar, Doğu ve Güney Asya, Afrika, Hint Alt Kıtası ve Latin Amerika yeniden dizayn edildi. Sınırları cetvelle çizilen yeni devletler, bu devletlere yeni halklar ve politik liderler icat edildi. Sömürge coğrafyalarında başta Hindistan olmak üzere Endonezya, Filipinler, Vietnam, Gana, Fas ve Cezayir gibi onlarca ülke bağımsızlığını kazandı. Rusya ve Çin gibi çok geniş coğrafyalarda devrimler yaşandı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya iki ana bloka bölündü.
Birinci blok, Amerika Birleşik Devletleri liderliğindeki kapitalist Batı İttifakı’dır. Kapitalist Batı İttifakı, etki sahasında bulunan ‘çevre ülkeleri’, Fanon’nun sosyal psikolojik resmini çizdiği eskinin kölesi, yeninin efendisi ‘milli’ unsurlarla sömürmeye devam etti. Cemil Meriç’in ifadesi ile ‘zafer sofrasına’ oturanlar sadece sokaktan ve cepheden gelenler değildi. ‘Üçüncü bir hâlin imkânsızlığı’ durumu elbette göz önünde bulundurulmalıdır. Bağımsızlık ve özgürlük savaşımını veren kadroların özellikle siyasi ve entelektüel unsurlarının laik ve Batıcı tutumları, Batı dünyasına dâhil olma stratejisine sahip olmalarına içkindi.
- Bu bağlamda eskinin sömürgeci efendisi, yeni düzende ‘hami’ durumuna evrilmiştir.
- Ekonomik ve sosyal kalkınma için Batılı değerlere sahip olunması gerekliliği iman derecesinde genel bir kabule sahiptir. Bu aşamada Batı dünyasına dahil olma girişimleri, ‘haminin’ rehberliğinde ve tavassutunda gerçekleşecektir.
- Sömürgeciliğin ‘ileri derecede bir organizasyon becerisi gerektiren politik ve teknolojik bir kapasite’ olduğunu hatırda tutarak söylenebilecek; yerel seçkinlerin (yeni efendiler) metropolleri ile olan ekonomik boyuttaki ilişkilerinin bir şekilde devamına yarar bir ekonomi politiğin sürekli gündemde bulunması, bu hamilik olgusunu kendilerince zorunlu kılmıştır.
- Ekonomik ve sosyal kalkınmayı sağlayacak sermaye, nitelikli işgücü, bilgi, donanım ve en önemlisi dünya ile bütünleşebilecek alternatif bir ‘ağ (network)’ın bulunmayışı yeni sömürgecilik olgusunu neredeyse zorunlu kılmıştır.
- Diğer taraftan eski sömürge yeni bağımız devletlerin çoğu, iktidar ve siyasal aygıtları marifetiyle içe kapanmayı tercih etmiş, adeta dünya ile izole yolunu seçmiştir. İçe kapanmaya içkin otoriter/totaliter yönetim anlayışının kırılgan iktidar süreçleri, iktidarlılarının devamı için hamiyi gören gözü, tutan eli kılmıştır.
Kapitalist Batı ittifakına göre bağımsızlık ve özgürlük; sömürü özgürlüğünü bahşeden ekonomi politik düzendir. ‘Her sokakta bir milyoner olacak’ hülyası, sömürülmenin yalın matematiğini flulaştıran sahte bir umut olarak pazarlanmıştır.
İkinci blok, Rusya liderliğindeki sosyalist bütünleşmedir. ‘Tek Ülkede Sosyalizm’ doktrininin şekillendirdiği sosyalist bütünleşme, Rusya merkezli bir ‘bürokratik devlet elitizmi’nin bütün süreçlere el koyması ile sonuçlanmıştır. Merkezden henüz bir talimat gelmediği için temmuz sıcağında yanmaya devam eden kaloriferler üzerinden karikatürize edilen absürt merkeziyetçilik, Aleksandr Soljenitsin'in kaleme aldığı ‘Matriyona'nın Evi’ adlı uzun hikâyesinde ifade ettiği yalın bir gerçeklik ile ete kemiğe bürünmektedir: Varlık içinde yokluk. Hikâyenin geçtiği köy devasa ormanlarla çevrili olmasına ve köylüler sürekli odun kesmesine rağmen, Sovyet bürokrasisi ve yasakları yüzünden halkın kendi evlerini ısıtmak için odun alması yasaktır. Hikâyenin karakterleri, ısınabilmek için kaçak yollardan odun taşımak zorunda kalmaktadır.
Cengiz Aytmatov’un eserlerinde sürekli betimlenen, taşra ve köylerdeki devlet görevlilerinin ‘vurguncu ve kıyıcı’ yönleridir. Bu görevlilerin vurguncu ve kıyıcı olmalarının tek nedeni merkezi rejimdir. Cengiz Aytmatov, ‘Beyaz Gemi’ adlı eserinde, orman korucusu Orozkul’un devletin kendisine verdiği yetkiyi adeta kişisel bir krallık kurmak için kullandığını anlatır. ‘Cengiz Han'a Küsen Bulut’ adlı eserinde ise Aytmatov, ideolojik olarak rejime körü körüne bağlı olan Tansıkbayev’i, insanların geçmişini, düşüncelerini ve dostluklarını devlete karşı birer suç unsuru olarak kurgulayan tehlikeli ve şüpheci bir sorgu müfettişi olarak karakterize etmektedir. Bu karakter, insan hayatını yok etme pahasına devlete yaranmaya çalışan sinsi bir figür olarak betimlenir. Sovyet propagandasına bakılırsa sosyalist bütünü oluşturan bütün unsurlar mutlu ve mesuttur. Zira en büyük mutluluk kaynağı, kapitalizm tarafından sömürülmeyi önleyen sosyalist bütüne ait olmaktır.
Hem kapitalist Batı İttifakı’nın hem de Sovyet Sosyalist Bütünleşmesi’nin cennet çağrıları, dünya üzerindeki bağımsızlık iradesi içinde bulunan bütün politik kesimleri hedefine almıştır. Sovyet Rusya’nın Orta Doğu’dan Afrika’ya, Latin Amerika’dan Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafyada anti-sömürgeci ve anti-emperyalist söylemi; politik, askerî, istihbari, ekonomik, etnik ve kültürel bağlamda yapmış olduğu faaliyetleri bağlamında bağımsızlık irade ve taleplerinin arka planının, yerel düzeylerde seslendirildiği gibi ‘yerel ve kendiliğinden’ oluşmadığını ifade etmektedir. Kendi halkını ısıtamayan, en temel ihtiyaçlar üzerinden talep ve itirazları dile getirmeyi ‘sosyalist erdeme’ aykırı ‘asosyal bir dejenerasyon’ olarak gören bürokratik elitizm, bütün bağımsızlık hareket ve taleplerine cennet vaat etmekteydi. Sosyalist Rusya’nın cennet çağrıları için harcamış olduğu kaynaklar, halkların mahrumiyetini daha da artırmış; yokluk ve yoksunluk arttıkça merkezin kahredici baskısı daha da şiddetlenmiştir.
Kapitalist Batı İttifakı da çok geniş bir coğrafyada bağımsızlık ve özgürlük irade ve taleplerini kendi cennetine davet ederek etkilemeye çalışmıştır. Daha çok etnik, kültürel ve din merkezli bağımsızlık talep ve iradesi üzerinden etki yapmaya çalışan Batı İttifakı, her türden bağımsızlık talep ve iradesini zehirlemiştir. Çarpıcı bir örnek, Türkiye’nin ev sahipliğini yaptığı ve merhum İsa Yusuf Alptekin’in başında bulunduğu sürgündeki Doğu Türkistan Cumhuriyeti Hükûmetinin manevi varlığıdır. Merhum, Amerika’nın Komünist Çin’in devrim ihracını önlemek ve Batı İttifakı’nın etki sahasında komünist faaliyetleri boşa çıkarmak için kullanmış olduğu bir figür olarak ön plana çıkmaktadır. İsa Yusuf Alptekin’in hareketli politik yaşamı, aslında önemli bir siyasal temsil mekanizması kurmaya yönelik faaliyetlerle geçmiştir. Daha sonra ideolojik bir figür hâline getirilerek Komünist Çin’i şeytanlaştırmaya yönelik bir propaganda aracı hâline getirilmiş, Doğu Türkistan’ın Çin bütünü içinde nitelikli temsil imkânı ortadan kalkmış; bu durum politik olarak Çin mezalimine oldukça yarar sağlamıştır. Merhumun sembolik Alptekin soyadını alması, Türkiye’deki antikomünist güçlerin ilgisine mazhar olmasına daha çok katkı sağlamıştır.
Güncele dönüldüğünde dünyanın oldukça değiştiği görülecektir. Yirminci yüzyılın sonuna doğru iki bloktan biri olan Sovyet Sosyalist Rusya çökmüş, bu çöküntüden onlarca bağımsız devlet/ülke doğmuştur. Rusya’nın dağılması çok geniş bir coğrafyada trajik bir altüst oluşu beraberinde getirmiştir. ABD, rakipsiz kaldığı için ‘tek kutuplu dünya düzeni’ne geçildiğini ilan etmiş; süreç içinde ilan etmiş olduğu bu rolü doğal olarak oynayamadığı için dünya, küresel boyutta bir ‘kaos düzeni’ne teslim edilmiştir. Bu kaos düzeni içinde rekabet, saf ideolojik değil pür ekonomiktir artık. Evvela Çin’in devasa boyuttaki üretim dinamizmi ile küresel piyasaları ele geçirme tehlikesi, ekonomik etkinlikler bağlamında Çin’in ABD ve Avrupa’nın önemli bir rakibi hâline gelmesi, sonrasında ise Rusya’nın küllerinden yeniden doğma irade ve çabaları, Batı İttifakı’nın klasik yapılanmasının anlamsızlaşması, değer ve refah erozyonları ile birleşince kaos düzeninin kesafeti daha da artmıştır.
Yeni politik aktörler ortaya çıkmıştır. Bu yeni politik aktörlerin hangilerinin inşa edilmiş olduğu, hangilerinin ise toplumsal hareketlilik bağlamında doğal olarak ortaya çıktığı, ‘politik faillik’ bağlamında tartışılan önemli bir başlık olarak varlığını korumaktadır. ABD’nin, Sosyalist Rusya tehdidinin ortadan kalkması ile oluşan ‘güvenlik sağlayıcılığı’ üzerinden merkezileştirdiği etki sahası anlamsızlaşmış, yeni bir tehdit unsuru inşa etmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan yeni politik aktörlerin politik faillik bağlamında tartışma konusu olması tam da ABD’nin bu arayışının bir tezahürüdür. Demokrasi, insan hakları, sivil toplum, çevrecilik ve serbest piyasa ekonomisi ana başlıkları, yirmi birinci yüzyılın yeni ‘self determinasyon’ tuzağı olarak kurgulanmıştır. Bu ana başlıkların alt başlıkları olan kadın, çocuk, hayvan ve çevre hakları, cinsiyet eşitliği ile cinsiyet seçme özgürlüğü kavramları genelde Batı dışı toplumların, özelde ise İslam dünyasının üzerine boca edilmiştir.
Yirmi birinci yüzyılın kurgusal önermelerinin başında gelen özgürlük ve demokrasi talebi, erken yıllarda Çin’de sahneye konuldu. İfade ve basın özgürlüğü, siyasi şeffaflık, yolsuzlukla mücadele ve ekonomik/politik reform talepleri ile Pekin Tiananmen Meydanı’nı dolduran, çoğu Pekin Üniversitesi öğrencilerinden oluşan on binlerce protestocu acımasız bir şekilde dağıtıldı. 1989 yılının 15 Nisan-4 Haziran tarihleri arasında yaşanan protesto gösterilerinde binlerce kişi öldürüldü. Çin siyaset sosyolojisi ile uyumsuzluk gösteren Tiananmen Meydanı olayları, Çin Komünist Partisini daha katı bir yönetim anlayışına sevk etti.
Sosyalist Rusya şeytanını kaybeden ABD, bunun yerine yeni şeytanlar kurguladı. Başta ekonomik etkinliklerde dinamizmini kaybeden Batı, süreç içinde ‘refah toplumu’ anlayışından ‘risk toplumu’ anlayışına doğru bir süreç yaşamaktadır. Refah toplumunu mümkün kılan sömürü girdilerinin azalması, bu girdileri oluşturmak için katlanılan sömürü maliyetinin artması bu sürecin önemli aşamalarıdır. Risk toplumu anlayışının getirmiş olduğu tehdit algısı çeşitlenmiş, daha da girift hâle gelmiştir. Eskinin siyah beyaz dünyasında tehdit unsuru belliydi: Kitle imha silahlarına sahip Rusya... Yeni tehdit ise ‘terörizm’dir. Maddi ve manevi sınırları olmayan, her an yanı başınızda, evinizde, herhangi bir kamusal alanda karşılaşabileceğiniz bir tehdittir bu. Terörizmi sevk ve idare eden, kitle imha silahlarına sahip terörist devletler vardır artık. Hedef bölgeler, bu tehdit iddiası ile işgal edilebilir, varlıklarına el konulabilirdi. Irak, Suriye, Lübnan, İran, Libya, Yemen… Duruma göre liste uzayabilir. 1993 yılında Dünya Ticaret Merkezinin bombalanması ile provası yapılan, 11 Eylül 2001 olayları ile tam ismi konulan yeni tehdit terörizminin kaynağı “İslam”dı. Yumuşatılmış ismi ile ‘Küresel Cihatçı Siyasal İslam’. Kaotik düzenden çıkılması talebine karşılık gelen ‘istikrar ve istikrar arayışları’, kaotik düzenden beslenen ABD ve ittifak bileşeni olan Avrupa’nın işine gelmemektedir. ABD ve ittifak bileşenleri için ‘istikrarsızlık istenci’ artık bir dış politika stratejisi hâline gelmiştir. Çok kutuplu bir dünya düzeninin kurulmasını belki önlemenin ama her hâlükârda geciktirmenin temel stratejisi, hedef bölgelerin, yani başta Çin ve Rusya’nın etki sahaları ile birlikte istikrarsızlaştırılmasıdır.
Selefi karakterler taşıyan bu yakıştırma kavramsallaştırma hem bir tehdit unsuru hem de bir araç olarak kullanıldı. Çin ve Rusya’nın istikrarsızlaştırılması için barındırdığı Müslüman nüfus alanlarına konumlandırılan ‘Küresel Cihatçı Siyasal İslam’ hareketliliği, bölgelerdeki Müslüman nüfusu oldukça zor durumda bırakmıştır. Çin’in tarihsel olarak ayrılıkçı bir unsur olarak gördüğü Türk etnisitesinin gördüğü kadim baskının, bu defa mezalim ölçüsüne vardırılmasına bir bahane teşkil etmiştir. Doğu Türkistan’ın bağımsızlığını talep etmek, (pür inanmış taraftarları çıktıktan sonra) siyasal bir niyet olarak Müslüman varlığa yönelik bir arka plan hıyaneti ile eş değer bir tutumdur. Bağımsızlık irade ve talebinin reel politik bağlamındaki net imkânsızlığını aşmak için selefi söylemin metinsel sağırlığı bilinçli bir şekilde kullanılmıştır. Doğu Türkistan coğrafyasına yabancı bir yorum anlayışına sahip selefi bakış açısının yaygınlaştırılması çabaları sadece Doğu Türkistan ile sınırlı değildir. Rusya Federasyonu’nu çevreleyen, Çin ile önemli sınır ve/veya geçiş koridorlarını oluşturan Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan ve Tacikistan vb. ülkelerde bu hareket zemin bulmaya çalışmaktadır.
Çeçenistan bağımsızlık savaşının reel politik olarak nerede durduğunu anlamaya çalışmak, Çeçen cihadını lekeleme suçlaması ile karşı karşıya kalmak ile eş değerdir. Müslümanların yaklaşık iki yüz yıldır yaşamakta oldukları ‘mutlak yenilmişlik’ psikolojisinin bir yansıması olarak her bir direniş hareketinin nedenselliğinden ve nasıllığından ziyade, bizatihi direniş hareketinin varlığı önemli olagelmiştir. Çeçenistan bağımsızlık irade ve talebinde, nihayetinde ise bağımsızlık savaşı sürecinde yine selefi bakış açısı sahnededir. Ve selefi bakış açısı bu bölgeye de yabancı bir bakış açısına sahiptir. Destansı Çeçen Cihadının (şehitlerimize rahmet olsun) sonucunun nihayeti aslında ibretlik bir sondur. Görünürde dindar ama Rusya kuklası bir Kadirov figürünün Çeçen halkının başına bela olması, Çeçen gençlerinin Rus savaş makinesinde serdengeçti olarak kullanılması, arka planda, derinlerde çalışan bir hıyanetin yansımalarıdır. Bölgesel gerçekliklere uygun politik temsil mekanizmalarının oluşturulması, süreçlere müdahil olma iradesine de sahip olabilme anlamını taşımaktadır.
Bağımsızlık ve özgürlük irade ve talebinin süreç, mekanizma ve liderlik kadrosunun analiz edilmesi oldukça önemlidir. Eski kölenin yeni efendi olması, eski efendiyi mumla arattırır. Bölgemizin hassas dengesi, her türden politik irade ve niyetin işaret ettiği yere bakmayı değil, politik irade ve niyetin esasında neyi sakladığını anlamaya çalışmayı gerektirir.
Arif ARCAN

Henüz yorum yapılmamış.