Yazarlar
Nass, Maslahat ve Bölünmüş Bütünler
Bizim mahallenin kahvesinde her dönemin "tespit şampiyonu" olan, her konuda ve özellikle İslami meselelerde son noktayı "mutlak doğru" olarak koyan Murat abimiz vardı. Seksenlerin sonunda, "Sistem zaten çökecek kardeşim, her şey nassla sabittir, bu konularda taviz verilemez, adil düzen herkese lazım!" der; ellerinde broşürler, her hafta bir miting hazırlığı yapar ve her gün icra ettiği dersleri büyük bir ibadet aşkıyla yerine getirirdi.
Sonra ne olduysa, doksanlarda ve onu takip eden iki binlerde, özellikle Mısır ve Arap coğrafyalarındaki ekollerin ithalatıyla birlikte söylemler biraz daha sert, keskin ve net bir mecraya ulaştı. Partisel çalışmaları sonuna kadar kötüleyen o abilerimiz, doksanlardan sonra adeta magmaya kadar inip illegal söylemleri meşru(!) bir surette, yine "Hakkında nass var kardeşim!" diyerek lakin pasif-agresif bir iştiyakla dillendirmeye devam ettiler. İki binlerin hemen başında, yine vizyoner bir çıkışla merdiven altı fısıltıların kifayet etmeyeceği anlaşılmış olacak ki, bu sefer daha bağımsız ama resmi birer vakıf veya dernekleşme zorunluluğu konuşulur ve uygulanır oldu.
Murat abi ve emsallerinin yaşı kemale ermişti ama zihniyetleri son derece genç ve dinamikti. O, Hz. Ömer’in bir sözünü her daim kendisine motto edinmiş, her ortamda dilinden düşürmez olmuştu. Öyle çok tekrar ediyordu ki artık bu sözün Hazret'e nisbeti unutulmuş, adeta doğrudan Murat abinin kendi kelamı olarak telakki edilir olmuştu: "Her an ölecek kadar yaşlı, her zaman mücadele edecek kadar genciz!"
Murat abimiz rüzgâr nereden eserse yelkenini o yöne kıranlardan değildi; lakin dönemsel hareket kabiliyetlerindeki değişkenlikleri, limanın sarsılmaz sabitliği ile izah edebiliyordu. En nihayetinde liman sabitti.
Lakin bu durumun, ne kadar sevimli görünse de bir o kadar tehlikeli bir veçhesi vardı: Limanın bu katı sabitliği, ne çağın ruhunu yakalayabiliyor ne de etrafındakilerin kendisine "eski kafalı" demesine mani olabiliyordu. Son derece konforlu; ne olursa olsun dönemin şartları göz önüne alınmaksızın çizgilerden taviz vermeyen istikrarlı bir duruş olarak görülüyordu ki bu da, biraz düşünen ve yarını kestirmeye çalışan insanlarda yalnızca karamsar bir istikbal manzarası uyandırıyordu.
Mesele sadece Murat abinin samimi bir safderunlukla ikna oluşundan ibaret kalsa, buna "tatlı bir kendini kandırma biçimi" der geçeriz. Ne var ki bu hal, dürüstlük ve eğilmezlik iddiasındaki kitlelerin genel ve kronik bir hastalığı haline gelmiştir. Kişi, dünyalık bir menfaat peşinde koşmadığını veya siyasi bir ikbal aramadığını tekrarlayarak vicdanını teskin edebilir; lakin zihniyet düzeyinde, dönemin zaruri mefsedetlerine veya jenerasyonu elde tutamama handikaplarına istemese de, hatta itiraf edemese de teslim olmaktan kurtulamaz.
Buradaki temel arıza; dönemin şartlarını İlahi mesajın köklü ve değişmez terazisinde tartmak yerine, İlahi mesajı dönemin dar kalıplarına ve şartlarına uydurmak suretiyle sahte bir takva alanı ve mutlak bir hakikat sahası üretmeye çalışmaktır.
Peki; hakikati merkeze almayıp "tavizsizim" iddiasıyla yola çıkanların, "hakikat bendedir" inadının vardırdığı sonraki durak neresidir? Kaçınılmaz olarak; "kendi dışındakileri" düşman safında görmenin doğurduğu emniyetsizlik, güvensizlik ve şüphecilik batağı!
Bu öyle bir bataklıktır ki, en ufak nüanslara kurban edilen muamelattan tutun da, adı bile konulamayan mahsus kaideler üretimine kadar uzanır. Kimsenin bilmediği, kitaplarda yazmayan, lakin "bizim mahallede" tek ve mutlak doğru kabul edilen yepyeni hakikat manzumeleri...
Evet; her türlü savrulmadan kaçan o abilerimiz, saf ve duru bir imanla dönemin fitne rüzgarlarından uzaklaşırken, onları yolun sonunda bambaşka bir bölüm sonu canavarı beklemektedir: Yalnızlık!
Saflık çemberinin durmaksızın daraldığı böyle bir dünyada, insanın önünde zamanla oldukça tuhaf ve yorucu bir manzara belirmektedir:
- Namazı kimin arkasında kılmalıdır? Acaba konuşmaları ve düşünceleri bizimle tam uyumlu mudur?
- İlim alacağı alimin ilişkileri sorunludur; geçmişte değişik mülhid görüşlere sahip ekollerle teması olmuştur, pek tekin sayılmaz! Zaten "alim" dediğimizde herkesin hak teslim ettiği o meşhur isimler değil, ancak bizim onayladığımız kimselerdir.
- Güveneceği ne bir cemaat ne de bir camia kalmıştır; çünkü geçen yıl yanlış bir şahıs veya hadise hakkında ya susmuş ya da konuşmuşlardır, dolayısıyla hepsi tescilli olarak sakıncalı ilan edilmiştir.
Her bağlantının arkasından yeni bir kuşku zinciri çıkar; araştırma, sorgulama ve şüphe etme süreci asla nihayete ermez. Dinî hayat böylece kalbî bir güvenin, gönül huzuruyla yapılan bir ibadetin konusu olmaktan çıkarak; bitmeyen bir polisiyeye, amansız bir savcılık soruşturmasına dönüşür.
Kişi artık ibadetin özü veya derinliğiyle dertlenmekten ziyade, ibadetinin "geçerli ve tescilli" sayılacağı, daracık ve son derece steril(!) bir çevre bulmakla meşgul olur. Farklı bir ifadeyle; koskoca bir bütünün (ümmetin) ferdi olmak yerine, küçücük bir "bütün" olarak kalma mücadelesine sıkışır.
Bunun acı faturası, şu sorunun sarsıcı cevabıyla tahsil edilecektir: "Eğer tarih boyunca neredeyse hiç kimse doğru bir noktada olmayıp mutedil bir müslim olamamışsa, yaşanabilir İslam nerededir?"
Bir tarafta; "Ben asla değişmedim" diyerek her devrin koşulunda tavizsiz(!) yaşadığını zanneden, savrulma korkusuyla herkesi karşı safta gören ve kendi küçük adasında yalnızlaşan o müfettiş Murat abiler... Diğer tarafta ise gerçek bütünün içinde "reel politik", "konjonktür" ve maslahat gibi manevi kayaların altında ezilen; iman ve İslam sermayesini ekmek misali kırıntı yaparak geldiği yeri unutmamak adına yola işaret koymaya çalışan diğerleri...

Henüz yorum yapılmamış.