Yazarlar
Mefkûresi olmayan insan, paradigma ile dönemez
İlk yazımızdan itibaren Tanrı tasavvurumuza ve Allah inancımıza birlikte baktık. Ardından bu tasavvurla kurgulanan hayatın nasıl şekillendiğinin fotoğrafını çektik. Ve bu sürecin sonunda büyüyen mesafede, yanlış hayatların nasıl arazlar doğurduğunu gördük. Üstelik bunlar, hepimizi kuşatan apaçık gerçeklerdi.
Aslında bir sorunun peşine düştük. Hepimizin gündelik hayatta birbirimize sorduğu, ama yüzleşmekten kaçındığı o sorunun: Kaybettik ama neden? Sebebi neydi? Nerede kaybettik? Ne zaman kaybettik? Belki de en acı olanı şu: Çoğumuz, neyi kaybettiğimizin farkında bile değiliz. Başından beri söylediğimiz gibi mesele; seninle, benimle, hepimizle ilgili. O hâlde gelin, bu meseleye uzaktan bakmak yerine biraz daha derine inelim. Belki nasibimize bir “dönüş” çıkar...
Her şeyden önce, amacımızı kaybettik. Yaradanın imar, ihya ve inşa için var ettiği insan, zamanla kendini merkeze aldı. Merkeze kendini koyan insan, hayatı da bu merkeze göre kurdu. Dünyayı bir emanet olarak görmek yerine, sahip olunacak bir alan gibi yaşamaya başladık. Ekip biçmek yerine tükettik, bizi cennete ulaştıracak mefkûreler yerine, burada kalmanın planlarını içeren paradigmalar üretmeye çalıştık; hiç gitmek istemedik.
Bu süreçte dengemizi kaybettik. Haramları hafifleterek, yasakları esneterek, her yanlışımıza bir gerekçe bulduk. Kendimizi bile ikna ettik. Oysa çoğumuz, yaptığımız birçok davranışın hesabını veremeyeceğimizi biliyoruz. Kime mi? Kimseye değil... Allah’a.
Allah demişken, bir hakikati yeniden hatırlamakta fayda var: Dönüş O’nadır. Hiçbirimiz bu dünyaya ait değiliz. Başlangıcımızı belirleyen O olduğu gibi, dönüşümüzün yönünü belirleyen de O’dur. Bu dönüş sadece ölüm değildir; aynı zamanda yüzleşme, hesap ve hakikatin açığa çıkışıdır.
“Hepinizin dönüşü ancak O’nadır. Allah’ın vaadi gerçektir.” (Yunus Suresi, 4)
Evet, Allah’ın vaadi gerçektir. Ama şunu da itiraf etmek gerekir: Hepimizin Allah inancında bir eksiklik var. Ahiret gününe iman eden bir insan, hiç hesap vermeyecekmiş gibi yaşayabilir mi? Yaşadık. Belki eksik, belki yarım... ama yaşadık. Fakat buradan da dönüş var. Mesafe kapanabilir.
“De ki: ‘Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Zümer Suresi, 53)
Ümit kesmek, insanın hatasından daha büyük bir hatadır. Çünkü insan hata yapabilir. Ama ümitsizlik, dönüş kapısını kapatır. Oysa dönüş mümkündür. Hatta bu, “imanî bir duruş”tur.
Fakat insan dönmez.
Çünkü insan, kurguladığı hayatın misafiri değil; bekçisidir. Korur. Savunur. Sürdürür. İçinde huzur olmasa bile, dışındaki düzeni bozmak istemez.
Bir iş adamını düşünün. Önüne gelen büyük bir fırsatla milyarlarca kazanç edecekken bir an duraksar. Ne düşündüğünü tam olarak kendisi de bilemez. Sadece kısa bir boşluk... Sonra toparlanır, düşünmeyi bırakır. Çünkü o boşluğun adı konursa helal mi, haram mı muhasebesinin yapılması gerekecektir. İşte o yüzden gerçeği değil, düzenini korur.
İnsan dönmez...
Çünkü alıştığı şeyleri “doğru” zannetmeye başlar. Bir ilişkide kalır. İçinde çok şey bitmiştir. Konuşmalar yüzeyde, bakışlar yorgun, kalp geri çekilmiştir. Eskiden uzayan cümleler, kısa cevaplara dönüşür. Birlikte susulur ama o suskunluk artık huzur değildir. Yine de sürdürülür. Çünkü o ilişki artık bir duygu değil, bir alışkanlıktır. Ve insan, alışkanlıklarını sorguladığında hayatının ne kadarının onlardan ibaret olduğunu görür. Bu ağır gelir. O yüzden kalır.
İnsan dönmez...
Çünkü yüzleşmek, sadece gerçeği görmek değil; o gerçeğe göre yaşamak zorunda kalmaktır.
Bir adam düşünün. Yıllar önce kurduğu bir hayalin içinde yaşıyor. O hayal bir zamanlar ona yön vermişti. Şimdi ise onu taşımıyor. Aksine, o hayali taşımak zorunda kalıyor. Bıraksa hafifleyecek. Ama bırakamaz. Çünkü o hayal, zamanla onun kimliği olmuştur. Ve insan, yanlış bir hayatı sürdürmekten çok o hayatın aslında kendisi olmadığını kabul etmekten korkar.
İnsan dönmez...
Çünkü kendine anlattığı hikâyeye inanır. “Ben böyleyim.” “Benim şartlarım böyle.” “Benim hayatım bu.” Bu cümleler bir tespit değil, bir sığınaktır. İnsan o sığınağın dışına çıktığında, başka bir ihtimalin mümkün olduğunu görecek. Ama o ihtimal, mevcut hayatını tartışmalı hâle getirecek. Bu yüzden inanmayı seçer.
İnsan dönmez...
Çünkü haklıdır. Haklı olmak, insanın en güçlü kalkanıdır. İnsan kendini savunduğu sürece değişmek zorunda kalmaz. Oysa haklılık büyüdükçe, değişim geri çekilir. Ve insan haklı kalarak kaybeder.
İnsan dönmez...
Çünkü yalnız kalamaz. Yalnızlık, insanın kendine yaklaştığı yerdir. Ama aynı zamanda kendinden kaçamayacağı yerdir. Bu yüzden o boşluğu doldurur: Ekranlarla, seslerle, kalabalıklarla... Yeter ki kendisiyle baş başa kalmasın. Oysa dolan şey zaman değil, aradaki mesafedir.
İnsan dönmez...
Çünkü kendini affedemez. Geçmiş, zihninde kapanmamış bir kapı gibi durur. Arada bir aralanır ve içeriye soğuk bir şey dolar. “Geç kaldım”, “Artık olmaz” der. Ama bunlar gerçeğin değil, korkunun cümleleridir. Ve insan, korkusunu çoğu zaman hakikat zanneder.
İnsan dönmez...
Çünkü dönmek, hayatı yeniden kurmayı gerektirir. Söküp yeniden yapmak... Alıştığını bırakmak... Bildiklerinden vazgeçmek... Bu, dışarıdan bir değişim değil; içeriden bir çözülmedir. Çözülmekten korkar. Oysa çözülmeden hiçbir şey yeniden kurulmaz. İnsan kendine dönmek ister ama bedel ödemek istemez. Oysa dönüş, bir yol bulmak değil, bir şeyi bırakmaktır.
Bir alışkanlığı...
Bir hikâyeyi...
Bir korkuyu...
Ve bazen yıllardır savunduğu kendini. Çünkü insan, kendine dönmek için önce kendinden vazgeçmek zorundadır.
Kurduğu hikâyeden...
Savunduğu doğrulardan...
Alıştığı hâlden...
En çok zorlandığı yer burasıdır. Hatalarıyla değil o hatalarla kurduğu düzenle bağ kurar. Ve o düzen bozulmadan hiçbir dönüş başlamaz. Bu yüzden mesele yol bulmak değildir. Mesele yanlış yolda olduğunu kabul edebilmektir. Ve belki de daha zoru: O yoldan, hiçbir mazerete sığınmadan geri dönebilmektir.
Mehmet KAMAN

Henüz yorum yapılmamış.