Sosyal Medya

Makale

Sistem ve Sistematik Düşünce Arasındaki Fark ve Sistematik Düşünce (2)

İslam düşüncesi açısından sistem/ mezhep ile mezhepler üstü olan Usulü’d Din arasındaki temel farkı doÄŸru ortaya koymak ve kuÅŸatıcı bir bakış ile sistematik yapı altında sistemleÅŸmiÅŸ düşünce biçimleri ile saÄŸlıklı bir baÄŸ kurmak mümkün hale gelir. Bu aynı zamanda çoÄŸulcu bir yapıyı izhar edeceÄŸi gibi, kiÅŸisel özgürlüğün varlığını mümkün kılacaktır. Çünkü imtihan kiÅŸisel olduÄŸu gibi toplumsal özelliÄŸi olmakla birlikte yine kendi kiÅŸiselliÄŸini de taşımaktadır. Bu yüzden her insan, kendi imtihanını verecektir. Usulü’d Din, kapsayıcı ve kuÅŸatıcı bir bakış ile adaletin ve barışın; sosyal ve ferdi boyutunu tam olarak inÅŸa edebilir.

Usulü’d Din, İslam Düşüncesi baÄŸlamında sistematik bir yöntemi inÅŸa ederek sistemli/mezhebi yapıları inÅŸa etmede belirleyici bir özellik taşımaktadır. İslam düşüncesi içindeki farklılaÅŸmaların kahır ekseriyeti, sistematik bir zeminden çok sistemli bir zemin içinden oluÅŸa gelmiÅŸtir. Siyasal karakteri hariç mezheplerin birbirini ret üzerine deÄŸil, müsamaha ve birbirini kabul üzerine geliÅŸtirildiÄŸini ifade etmekte yarar var. Hatta İmam Malik, kendisine teklif edilen Muvatta’yı temel kitap kılalım ve herkes bu kitabı öncelesin dediÄŸinde dönemin Halifesine; hayır! ‘Bu kitaptaki görüşler, benim görüşlerim, herkesi baÄŸlamaz’ diyerek cevaplamıştır.

İslam düşüncesi içinde farklı mezheplerin oluÅŸmasını besleyen temel bir üçlü kavramsallaÅŸtırma vardır: Lafız, Mana ve Makasıt… Bu kavramlar ‘Haber’in üç farklı zaviyede yorumlanma imkânını iÅŸaret eder.

Lafız, Mana ve Makasıd Bütünlüğü

Bu üçlü kavramsallaştırma aynı zamanda farklı ekollerin ortaya çıkışını da sağlayan bir özelliğe sahiptir. Bir kavram üzerine bina edilen sistemler olduğu gibi ikisini aynı anda taşıyan sistemlerde söz konusu edilebilir. Ama bu noktada asli olan şey; kavramın sağladığı alanı sistemli bir zemin içinde yeni bir kültürün inşasında kodlayarak açıklama girişimini yapmalarıdır. İslam düşüncesi, fethettiği yeni topraklarda Müslümanların giderek çoğalması ve farklı kültür kodları ile tanışmaya başlamaları yeni arayışları beraberinde taşımıştır. İşte dinin hükümlerinin lâfzî boyutu, lafzın taşıdığı mana ve hükmün makasıdı bağlamında yeni sorunlara yeni çözüm arayışları öne çıkmıştır. Birçok kelami tartışma ve fıkhi kaidelerde buna istinaden inşa edilmiştir.

Burada asli olan lafız, mana ve maksadı aynı zeminde bir bütünlük içinde ele alabilmektir. Bu başarıldığı zaman, diğer pek çok meseleye de aynı yöntemle yaklaşabilir ve onları bu çerçevede yorumlayabiliriz. Bu çerçeve inşa edildikten sonra, aklı bu temel üzerinde özgür bırakmak mümkün olur. Çünkü zaten belirli bir çerçeveye inanılıyor ve sağlam bir referans sistemine sahip bulunuluyor olacaktır.

Bugünkü meseleler, makasıdın, mananın ve lafzın bir bütünlük içinde ele alınmasının sonucunda yaşadığımız sorunları çözmeye yönelik bir yaklaşım geliştirilebileceğini söylemek mümkündür.

Örneğin namaz meselesini ele alalım. Namaz hükmünün lâfzî olarak irat ettiği gerçeklik; Namaz farzdır; yerine getirilmesi emredilmiştir. Peki, bunun manası nedir? Allah, kuluna bunu emretmiştir ve kul, şükrünü ifade etmek için Rabbine secde eder. Yani ibadetini yapar, kulluk görevini yerine getirir. Kul ile Rabbi arasındaki ilişki burada en net şekilde ortaya çıkar.

Peki, namazın maksadı nedir? Namazın amacı, kulun Rabbine yükselmesini saÄŸlayacak bir özellik kazanmasıdır. İnsan ne kadar kendi başını aÅŸağı eÄŸer, aslında o kadar deÄŸerlenir, yükselir. Bu nedenle Peygamber Efendimiz (aleyhisselam) namazı “müminin miracı” olarak ifade etmiÅŸtir. Miracın anlamı, yeryüzünden gökyüzüne, Allah’ın huzuruna yükseliÅŸtir. Biz ise her gün beÅŸ vakit namaz kılarak, Allah’ın huzuruna çıkma imkânına sahip oluruz; her namaza kalktığımızda aslında Allah’ın huzuruna yükseliyoruz.

Çerçevesiz bir akıl olmaz, ya da akıl faaliyeti olmaz, çerçeve mecburidir. Bu olmazsa akıl, akıl olma özelliğini kaybeder. Akıl, bir bakma biçimine sahip olandır; yani çerçeveye dayalıdır. Akıl, bu çerçeve içinde çalıştığında, anlamı, lafzı ve maksadı bütün halinde değerlendirebilir. Bu noktada usulün ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmaktadır

René Descartes gibi bir düşünür bile insanın varlığını, düşünme eylemi üzerine temellendirir ve “Düşünüyorum, öyleyse varım” der. Yani varlığın kesinliÄŸini, düşüncenin varlığı ile izah eder. Ancak akıl yürütmenin de tamamen başıboÅŸ olamayacağını kabul eder. O, vahye baÅŸvuramıyordu, o zaman baÅŸvurabileceÄŸi en saÄŸlam zemin olarak matematik ve mantığı gösterdi.

Çünkü bilgi mutlaka bir çerçeveye yaslanmak zorundadır. İnsan aklı, dayandığı bir temel olmadan işleyemez. Başka bir ifadeyle, akıl, kendi başına tamamen boşlukta üretim yapamaz; mutlaka bir ilkeye, bir yönteme ya da bir zemine dayanmak zorundadır. Aksi halde akıl, tutarlı ve anlamlı bir sonuç ortaya koyamaz. Bu yüzden herhangi bir aklın, hiçbir dayanağa sahip olmadan bilgi üretmesi mümkün değildir; böyle bir imkân da aslında yoktur.

İşte bugün içinde var olduğumuz koşulların ürettiği sorunları tek bir sistemli yöntem üzerinden çözüme kavuşturmak beyhude bir çabayı içermektedir. Çünkü mevcudu inşa eden bütünsellik, ancak başka bir bütünsellik tarafından devre dışı bırakılabilir. Bunu sağlayacak bir zemine sahip olan ise İslam ve ona dayalı olan İslam düşünce geleneğinin yeniden inşa edilmesini sağlayacak bir düşünce yapısına sahip olabilmektir.

Bugün herhangi bir dini hükmü, kesinliği ve ucu açık hale getirmeme adına lâfzî boyutunu göz ardı etmemeyi dikkatten kaçırmamalıyız. Dini hükümlere yönelik geliştirilen çağdaş yorumları biraz hatırlarsak ne demek istendiği açığa çıkar. Orucu belirli zamanlarda tutalım diyenden Salât, sadece bir dayanışma ve yardımlaşmadır diyene kadar birçok temel hükmü başıboş bir yoruma mebni kılmaya çalışıldığı bir dünyada lâfzî boyut ehemmiyet kesbetttiği gibi zorunluluk addedilmelidir.

Ama lafız, aynı zamanda bir biçim ve bu biçime anlam, nefes yüklemek asli bir vazifedir. İşte mana bu noktada bir anlam ve nefes yükleme arayışını temellendirir. Bu noktada önemli, beden, nefes almazsa giderek çürür. İşte geleneksel hale gelmiş ve ruhunu kaybeden ibadetler giderek içerikten azade olarak anlamını yitirmektedir. Çağdaş dünyada bunun örnekleri çoktur. Köyde namaz kılan kişi, kente göç ettiğinde yeni ortama ayak uydurarak namazdan vazgeçebilmektedir. Çünkü salât/namazın manasına vakıf olamadığı için yeni şartlarda terk edebilmekte bir beis görmemektedir.

Her mana aynı zamanda bir istikamet ve hedef taşıyarak bir amaca mebni olmakla yükümlüdür. İşte bir hükmün manasını tamamlayacak ve ona yön, yol, yordam ve kalıcı bir özellik kazandıracak olan şey maksadıdır. Makasıd, İslam düşüncesinin yeni bir düşünce ve hayat tarzını yeniden inşa ederken Müslüman bir entelektüelin mutlaka başvurması gereken temel bir yapı taşıdır.

Bugün elimizdeki bilgi ile ve tarihten devir aldığımız miras ile lafız, mana ve makasıd konusunda bir bütünlüğü saÄŸlayacak Usulü’d Din’i yeniden inÅŸa etmek ve bunu çaÄŸdaÅŸ bir ifade tarzı içinde sunmak mümkün görünmektedir. Bütün mesele bu konuda bir farkındalığa sahip olmak ve belirli bir ÅŸuur seviyesine sahip olmanın yanında belirli bir takva haline de ulaÅŸmak zorunluluÄŸuna ulaÅŸmayı baÅŸarmaktır.

Abdülaziz TANTİK

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.