Sosyal Medya

Yazarlar

Koltuğun Gölgesinde İnsan

Bazı metinler vardır, bir olayı anlatmaz, bir eşyayı konuşturmaz, bir dönemi eleştirmez. Bir sembolü merkeze alarak insanın kadim imtihanını yeniden hatırlatır. Değerli dostum Şevket Hüner’in ‘’Düşünce Mektebi’ndeki 14-02-2026 tarihli ‘’Altın Başakların Arasında Koltuk’’ yazısı ‘’koltuk’’ etrafında ördüğü metin tam da böyle bir metindir..

Yazıda geçen koltuk, bir eşya olmaktan çıkarılmış, adeta bir şahit hâline getirilmiştir..Üzerinde kimse yokken bile tarih taşıyan, rüzgârla konuşan, başkalarının hışırtısına kulak kabartan bir şahit gibi..Edebi açıdan bize göre, başlı başına estetik bir iddia özelliğini taşıyor. Zira yazıda anlatılan şey, iktidarın tarihi değil, insanın güç ile imtihanıdır.

Yazı, kadim bir kırılma ile başlar. Orman, tarla, mülkiyet ve ardından koltuk. İnsan doyduğu yerde kalıcı olduğunu zanneder. Bu zan insana insan olduğunu unutturur. İnsan, unutunca emaneti mülk, mülkü hak, hakkı ilahlık vehmine dönüştürür. Bu zihinsel dönüşümün en çarpıcı sembolü ise, Firavun’dur. Firavun’un “en yüce rab” iddiası aslında bir koltuğun insanı neye dönüştürebileceğinin tarihsel ifadesidir. Ancak Hüner’in yazısında Firavun yalnız değildir. Zira onu mümkün kılan organize edilmiş bir zihin vardır. Zira köle ruhlar olmadan Firavunlaşma gerçekleşmez. Bize göre, yazarın en sert ama en haklı tespiti tam da burada yatmaktadır.

Ancak yazı karamsar bir kader tablosu çizmez. Koltuğun insanı bozduğu kadar, insanın da koltuğu arındırabileceğini de gösterir. Bu bakımdan Hz. Yusuf (as) kıssasına yapılan gönderme önemlidir. İktidarın tam merkezine oturmuş bir insanın, muktedir olduğu hâlde affedebilmesi...İşte burada koltuk ilk kez sahibine hükmetmez, sahibi koltuğa hükmeder. Güç, iyiliğe, güzelliğe, merhamete hizmet eder..Güç, karekteri büyüten bir imkâna dönüşür. Bize göre, bu metnin ahlaki zirvesi burasıdır...

Ardından gelen üçüncü eşik daha radikaldir: Zira Hz. Muhammed, koltuğu reddeden yüce bir rehberdir...Kendisine iktidar teklif edildiği hâlde onu elinin tersiyle iten bir bilinç veya bir şuur vardır. Bu tavır, siyasal bir stratejiden çok, ontolik bir duruştur. Çünkü burada mesele yönetmek değil, emaneti hatırlatmaktır.

Koltuk yoktur; yaygı vardır. Yani hiyerarşi yoktur; yan, yana, omuz, omuza bir duruş vardır. Bu bakımdan Şevket Hüner’in yazısı, bu üç tarihsel moment üzerinden insanlığın güçle ilişkisini sorgular. Koltuk, kimi zaman ilahlık vehminin tahtı, kimi zaman affın mekânı, kimi zaman da bilinçli bir reddin sembolüdür. Bu çok katmanlı kurgu, yazıyı sıradan bir politik eleşrinin ötesine taşımaktadır.

Yazının son bölümünde güncele yapılan gönderme ise, sembolün hâlâ canlı olduğunu göstermektedir. Bombalanmış evlerin yıkıntıları arasından çıkarılan, eski koltuklar üzerinde verilen pozlar, aslında şunu haykırır: ‘’Mülk sizin olabilir ama haysiyet bizimdir.’’ İşte bu görüntü, koltuğun meşruiyetini tersine çevirir...Zira burada artık koltuk iktidarın değil, direnişin nesnesidir.

Fakat yazının bize göre asıl değeri, cevap üretmesinden çok, zihinlerde soru doğurmasındadır. Okur ister istemez şu sorular üzerinde düşünür:

1 -  Koltuk insanı mı dönüştürür, yoksa insan içindeki firavunu koltukta mı keşfeder?

2 - Güç yozlaştırır mı yoksa karakteri mi ifşa eder?

3 - Köle ruhu olmadan firavun’un olması mümkün müdür?

4 - İktidar emanete dönüşebilir mi?

5 - Koltuğu reddetmek mi daha zor, yoksa koltuğa oturup bozulmak mı?

6 - Modern dünyada koltuk sadece siyasal mı, yoksa ekonomik ve dijital iktidar biçimlerine mi bürünmüştür?

7 - Sorun koltuk mu yoksa koltuğa tapınan zihin mi?

Şevket Hüner’in yazısı, okuru hem düşündüren hem de rahatsız eden bir metindir. Zira eleştiri oklarını yalnızca yukarıya değil, aşağıya da çevirir. Yani yalnızca yönetenlere değil, yönetilenlere de çevirir. Bu bakımdan bu metin, ahlaki bir yüzleşme çağrısıdır. Bizim açımızdan en güçlü cümlesi şudur: Koltuk yittiğinde kölelik de yiter mi? Yoksa koltuklar gider, zihinlerdeki bağımlılık kalır mı? Yani Şevket Hüner’in yazısı bize bir eşyayı değil, bir aynayı gösteriyor ve o aynada sadece iktidar sahipleri değil, hepimiz varız.

Toparlayacak olursak; Şevket Hüner’in bu güçlü sembol üzerinden açtığı düşünce ufkunu, yukarıdaki sorular ışığında derinleştirmesini bekliyoruz. Koltuğun yalnızca tarihsel ve siyasal değil, zihinsel ve varoluşsal boyutlarını da yazılarında cesaretle sorgulamasını içtenlikle temenni ediyoruz..

Şikago’dan güzel ülkemizin güzel insanlarına selam ve sevgiler...

Mehmet BEYHAN

3 Yorum

  1. Ramazan Beyhan

    Şubat 20, 2026 Cuma 00:17

    Çok güzel bir analiz olmuş, yüreğinize sağlık. Ehl-i kalem,bizim geleneğimizde ki kürsünün koltuğa nasıl dönüştüğünün serencamını özetlerse daha da müstefid oluruz.

  2. Faruk Paluluoğlu

    Şubat 19, 2026 Perşembe 06:14

    Koltuk yoktur,yaygı vardır,Yani hiyerarşi yoktur yan yan yana ,omuz omuza bir duruş vardır,ifadesinin tekrar düşünülmesi lazım. En küçük bir aile birimi bile hiyerarşiye muhtaçtır,son sözü söyleyecek birinin olmaması halinde ailenin ne duruma düştüğüne çoğunlukla şahit oluyoruz.

  3. Yasemin

    Şubat 19, 2026 Perşembe 06:09

    Yazı çok güzel.Emeğinize sağlık. Bakara kesilerek zihinlerden temizlenmişti.Şimdi bir koltuk mitimiz var. Bakalım ne şekilde temizlenecek?

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

Tasarım ve Kodlama BEYRİBEY BİLİŞİM