Yazarlar
Sürdürülebilir Varlık Amacı: Umut
İman varsa, imkân da vardır; o imkânın adı ise umuttur…
Zaman ağırlaştıkça yük de artıyor. Gündemler keskinleşiyor, dertler derinleşiyor, acılar çoğalıyor. Kalpler, içinden çıkamadığı nice hâdisenin ortasında daralıyor; zihinler, peş peşe gelen musibetlerin yorgunluğunu taşıyor. İnsan, böylesi bir hengâmede sadece ne yapacağını değil, nasıl ayakta kalacağını da sorgular hâle geliyor.
İşte tam da böyle zamanlarda sorulması gereken en hakikî sorudur: “En çok neye ihtiyacımız var?”
Cevap aslında hepimizin içinde saklıdır: Umut…
Çünkü umut, sadece bir teselli değil, aynı zamanda bir direniş biçimidir. Umut, dağ gibi üstümüze çöken karamsarlığın altından bir ışık gibi sızan sükûnettir. Umut, bizi hayata bağlayan incecik ama kopmaz bir iptir. Ve en nihayetinde umut, inancın bir diğer adıdır. Çünkü iman varsa imkân vardır; o imkânın adı da umuttur.
İslâm bunu öğretir bize. Kur’ân’ın diliyle, peygamberlerin mücadelesiyle, sahâbenin hayatıyla, tarih boyunca adâlet ve hakikat uğruna yürüyen onurlu direnişlerle… Zira din dediğimiz o yüce çağrı başlı başına bir umut çağrısıdır. Hz. Mûsâ’nın (as) denizi yararak açtığı yol da, Hz. Peygamber’in (sas) Hira’da başlayan tebliği de, Ashâb-ı Kehf’in mağaraya sığınışı da bu çağrının yankılarıdır.
Kur’ân, umudu sadece bir psikolojik destek olarak değil, imanın ayrılmaz parçası olarak tarif eder. Bu yüzden Yüce Rabb’imiz şöyle buyurur: “Ey kendilerine zulmeden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”[Zümer 39/53].
Bu ilâhî hitap, sadece bir bağış vaadi değil; bir kurtuluş kapısı, bir varlık felsefesidir. Kulun, en dibe vurduğu anda bile umutla Rabb’inin kapısını çalabilmesinin meşrûiyetidir.
Bugün hâlâ yeryüzünde adâletin sesi kısılsa da, hakkın izzeti örselense de, umudun nefesi tükenmiş değildir. Gazze’de yaşanan soykırıma karşı yükselen Aksa Tufanı, sadece bir direniş değil; aynı zamanda insanlık onurunun ayağa kalkışıdır. Doğu Türkistan’da bir asrı aşkın süredir sürdürülen sistematik asimilasyona rağmen hâlâ kimliğini, inancını ve dilini korumaya çalışan her yürek; umudun ne kadar dirençli bir cevher olduğunu haykırmaktadır. Zulme karşı susmayan, zalime karşı yılmayan her bir vicdanlı kalp; insanlığın ortak umudunu temsil etmektedir.
Zira biz biliriz ki kurtuluş; küresel siyasetin manevralarında, güç odaklarının lütuflarında değil, imanla yoğrulmuş direnişlerin özündedir. Bedir’de üç yüz on üç müminin yazdığı o destansı zafer, işte böyle bir umudun meyvesidir. Endülüs’ün ilimle, irfanla, medeniyetle yükselişi; Kudüs’ün taşlarına sinmiş secde hasreti, İstanbul’un surlarını aşan fetih aşkı; Çanakkale’nin siperlerinde yazılan direniş… Hepsi, tarihe düşülmüş umut kayıtlarıdır.
Bugün bize düşen, bu kadîm umudu yeniden hatırlamak, diri tutmak ve insanlığın ortak vicdanına taşımaktır. Çünkü hakikate yürüyen hiçbir yol umutsuzluktan geçmez. Karamsarlık girdabına kapılmadan, yılgınlık tuzağına düşmeden; gayretle, sabırla, şükürle ve sebatla yürümek zorundayız. Çünkü umut, insan kalabilmenin mayasıdır; ve bu maya, bir kez daha tutacaktır inşallah.
Muhammed Ali Alioğlu

Ebubekir Westânî
Ağustos 06, 2025 Çarşamba 22:55
Mükemmel bir yaklaşım, muhteşem bir yorum ve ufuk açıcı bir tevilat... Okumanızı tavsiye ederim.