Yazarlar
Zamana ve İnsana Dair
Sevgili Dostum,
Zaman üzerine ne çok şey söylemiş insanoğlu. Vaktin geçmemesinden yakınanlar olsa da daha çok zamanın su misali akıp gitmesine hayıflanıyor insanlar. Hani: “Zaman ne çabuk geçiyor, vakit hiç geçmediği halde.” diye dertlenenlerin sayısı hiç de az değil yeryüzünde. Ancak kulaklarımızda sürekli yankılanan ses, geçip gidene dair yürek yakan ağıtlar oluyor. Özlemlerimiz de, pişmanlıklarımız da hep geçmiş günlere dair nedense. Mâziye dönük nedametler hiçbir zaman dillerden düşmemiş, bu gün de düşmüyor ya…
Geçmişimiz, biraz da birikmiş acılarımızın bütünü gibi geliyor bana. Eskiler: “Dünyanın kaderinde acı var.” demişler. Öyle ya ne çok acı varmış dünyada, hem de tarifi olmayan acılar. Bedene düşen acılar tedavi ediliyor bir şekilde. Hatta bir zaman sonra unutabiliyoruz da. Ancak mâziye ait acılar daha çok yüreğimizi yakıp kavuran acılardır. Sanki bu tür acıların tedavisi mümkün değilmiş gibi geliyor bana. Belki de bu acılara devâ olabilecek tek şey, geçmişin içinde en çok özlem duyduğumuz çocukluğumuza dair hatıralardır. Bu yüzden dönüp, dönüp geçmişe bakıyoruz özlemle. Aslında, gerçekleşmemiş hayallerden ve izi kalmış kederlerden oluşan bir geçmişi var insanlığın. İnsanoğlunun bedeninde ince bir sızı olarak yer etmiş mazi. Hiç geçmemiş, belki de hiçbir zaman geçmeyecek bir sızı… Bu gün dönüp geriye bakınca, acısıyla, tatlısıyla “Hayat ne çabuk akıp gidiyor, hiç dönüp ardına bakmadan.” diye söyleniyoruz.
Kıymetli Dost,
Biliyorum, “Durup, dururken nereden çıktı bu geçmişi yeniden yazmak, be dostum.” diye söyleniyorsun. Geçmişi konuşmak veya yazmak için birçok sebebimiz var. Ancak bu gün maziye dair birşeyler karalamama vesile olan, doğum günüm dolayısıyla bazı dostlarımdan aldığım tebrik mesajları. Bu durum beni biraz gerilere götürdü. Yeniden çocukluğuma doğru zihinsel bir yolculuk yaşadım. Bu yolculuk sadece benimle sınırlı değil, o yıllara ait yaşadıklarımız yeniden bir film şeridi gibi canlandı gözümde. Doğduğumuz yıl, ay hatta gün, resmi kayıtlar farklı yazılmış olduğunu biliyorsun. Bizim kuşaktan herkesin durumu yaklaşık olarak aynı sayılırdı. Özellikle kırsalda yaşayanlar için durum böyleydi. Nufus idaresine gittiğimde kayıt işlemlerinin her aşamasında müdahil olmuştum. Biraz zor olmuştu ama nufus memurunu hangi yıl doğduğuma ikna edebilmiştim. Ancak doğum günümün nüfus kayıtlarına beş Haziran olarak geçmesine nüfus memuru karar vermişti. Nüfus idaresine gittiğimiz gün doğum günüm olarak yazılmıştı.
Aziz Dost,
Her toplumun hatta her insanın bir hikâyesi vardır. Bazı yaşam öyküleri benzerlikler taşımış olsa da aslında her hikâye kendine özgüdür ve önemli farklılıklar gösteriyor bize. İnsan hikâyelerin şekillenmesinde, yaşanılan dönemin ve çoğrafyanın etkiIeri önemli bir yer tutuyor. Köy yaşamı ile şehir hayatının aynı olmadığı gibi buralarda yaşayan insanların yaşam öykülerinde de değişiklikler görebiliyoruz. Keza savaşların ve doğal afetlerin yaşandığı bölgelerde daha dramatik hikâyelere şahit oluyoruz.
Bazen aklımızın alamayacağı kadar büyük acılar yaşanıyor buralarda. Şimdilerde teknoloji, uIaşım ve iletişim alanında çok büyük gelişmeler oldu. Makas öylesine açıldı ki, geçmiş ile günümüzü mukayese etmek ve bu değişimi anlatmak hiç de kolay değil. Bu alanda böylesine büyük gelişmelerin yaşandığı bir dönemde kırk, elli yıl öncesine ait insan hikâyeleri, günümüz insanına, asırlar öncesini anımsattığından hayli yabancı geliyor. Bu yüzden biraz da bizim çocukluk dönemlerinden bahsetmek gerektiğini düşünüyorum.
Doğup büyüdüğümüz olan Doğu Anadolu bölgesinin yaşam koşullarını ve zorluğunu biliyorsun. Böylesine zorlu bir coğrafya olması yanında, yokluğun ve yoksulluğun bütünüyle yaşam koşullarını sarmaladığı zamanlardan bahsediyoruz. O dönemlerde ebeveyn olmak da zordu, çocuk olmakta... Köylerimiz henüz viraneye dönmemişti o vakitler. Sekiz, on nüfusun yaşadığı evlerle köylerimiz hayli kalabalıktı. İki dağın arasında kalmış, dar ve derin bir vadiye sıkışmış köyümüz şehre de hayli uzaktı.
Şehre gitmek için bir kaç saatlik patika yolculuğundan sonra kamyon veya traktör ile kalan yolu gitme şansı doğabiliyormuş. Zira büyüklerin dediğine göre bu iki güzide araçtan birisine denk gelmek ise her zaman mümkün olmuyormuş. İlkokul dönemlerimde, asfaltlı yollarımız olmasa da dağlar yarılmış, dev kayalar dinamitlerle parçalanarak toprak bir yol açılmıştı. Uzun zaman süren yol çalışmalarını neredeyse her gün saatlerce anlamsız bir şekilde izlerdik. Artık kamyonlar, traktörler iş buldukça haftada bir veya iki kez köyümüze de gelebiliyordu. Bu araçlarla yolculuk yapmak oldukça konforluydu. Ancak bir o kadarda maliyetli olduğu için bu araçlarla seyahat herkese nasip olmuyordu.
Kıymetli Dost,
Yüksek iki dağın yamacında kurulmuş köyümüze sabah güneşi biraz daha geç doğuyordu, çevre köylere nazaran da erken batıyordu. Vadinin dibinde akan çayın feryatları yüksek dağlarımızda yankılanıyordu. Bu koca dağların yamaçlarını dolanarak uzun bir yolculuktan sonra Fırat’la buluşuyordu. Fırat’a kavuşup, sarmaş dolaş olunca vuslata ermiş âşık gibi çığlıkları, inlemeleri diniyordu. Hani yaz aylarında yüzdüğümüz o güzelim çayın feryatları, Fırat’ın kalbine teslim oluyordu.
Tarım ve hayvancılık olanaklarının yeterli olmayışı, bu bölgede hayatı oldukça zorlaştırıyordu. Çocukluğumun geçtiği bu dağ köyünde her şey ya azdı ya da ucu ucuna yetebiliyordu. Bu sebeple ilkokulu bitiren çocuklar aileden bir büyükle gurbet yollarına düşüyordu. Oysa henüz gurbet nedir, sıla hasreti yürekte nasıl bir sızıdır bilmeyen, anne sevgisine muhtaç çocuklardı hepsi. Gurbet hakkında iki kelimeyi dile getiremeyecek kadar küçücük birer çocukken ayrılıyorlardı anne kucağından. Beni bekleyen kader de akranlarımdan farklı değildi. İlkokul bitmiş, bende büyük abimle İstanbul’un yolunu tutmuştum.
1977 yılı ilkbaharıydı okulun bitmesiyle, diploma almaya gittiğimde, öğretmenim nüfusa kaydımın olmadığını söylemişti. Bunun ne demek olduğunu anlamamıştım. Eve gelip olanları anlatınca, büyük abimle katır sırtında, henüz tan yeri ağarmadan yola düşmüştük. Pütürge’ye vardığımızda akşam ezanı okunuyordu. Sabah nüfus memuru: “Anne veya baba gelmeden nüfusa kayıt yapmayız.” demesiyle eve eli boş dönmüştük. Evet, ben vardım ama varlığımı belgeleyecek resmi bir belge elimde yoktu. Sonbaharda İstanbul serüvenim başladı. Bir kaç kez memlekete gitmeme rağmen nüfusa kayıt için ilçeye gitmeyi düşünememiştim. 1980 Haziran’ında bu kez babam katır sırtında ben peşinde yaya olarak bir günlük yolculukla Pütürge’ye ulaşmıştık...
“Nemrut dağının başına ne zaman kar düşer?”
Bazen annemle sohbet ederken aklıma gelirdi: “Anne ben ne zaman doğdum diye sorardım.” Rahmetli annem: “Nemrut dağının zirvesine kar düşmüştü, sen dünyaya geldiğinde.” derdi. Hangi yıl doğduğumu bir türlü tesbit edemiyorduk. Kar her yıl aynı zamanda yağmıyordu bizim oralarda. O yıl hangi ay kar düşmüştü dağa onu da bilmiyorduk. Ama annem pazartesi günü doğduğumu hatırlıyordu. Az şey değildi doğduğum günü hatırlaması. Evlerimizde takvim yok, kalem, defter yok. Hatta köyde okul yok, dolayısıyla okuryazar yok denecek kadar azdı. Çalışmak için sonbahar da şehre gidenlerin bazıları, bir kaç kelime ile sınırlı kırık dökük bir Türkçe öğrenebilmişti.
Bir gün annemle konuşmalarıma şahit olan babam: “Büyük ağabeyin, ilçede ki yatılı bölge okuluna gittikten birkaç ay sonra dünyaya gelmiştin.” diye düzeltmişti. Babamın anlattıkları da zihnimdeki sorunları çözülemeye yetmemişti. Ancak nüfusa gittiğimde bu hesapları yapacak kadar aklım eriyordu artık. Köyümüzden hangi yıl yatılı bölge okuluna öğrenci gönderildi. Köyde hangi yıl okul yapılmıştı. Bütün ipuçlarını birleştirip doğum yılımı oradan hesap ederek çıkartmıştım. Bizim oralarda ayların bir adı var mıydı hatırlamıyorum ama mevsimlerin birer ismi vardı. Her şey mevsimlere göre ve tabiat üzerinden tanımlanıyordu. Mesela benim küçüğüm olan kardeşim de yaylaya göç zamanı doğmuştu. Yaylaya göç vakti ise ilkbaharın son demleriydi.
Kadim Dost,
Annem ve o dönemin insanları için yılın ve günün bir önemi yoktu, nasılsa zamanı belliydi… Dağa kar düştüğünde... Yaylaya göç zamanı veya harman vakti... Aslında anneme kalsa zamanın da bir önemi yoktu, onun için kıymetli olan bunlar değildi, önem verdiği ailesi ve evlatlarıydı. Bu duyguyla o koca dağların zirvesi dâhil yamaçlarına da ayak basmadığı yer kalmamıştı. Tek dileği hastalığından dolayı çalışamayan kocasını ve evlatlarını kimseye muhtaç etmemekti. En büyük gayesi de mücadelesi de bu olmuştu. Zor bir coğrafyada bu mücadeleyi verirken sevgisi ve merhametiyle anneliğin de en güzel örneğiydi elbette.
Annemin: “Nemrut dağının zirvesine kar düşünce doğmuştun.” dediği yıl, tam emin olmasam da, köyde yaşanan hadiselerden yaptığım çıkarımlarla 1966 yılı olduğuna karar kılmıştım. Nüfus memurla bir saatlik tartışmanın neticesinde doğduğum ay ve gün doğru olmasa da yılını doğru yazarak bir kimlik kartına sahip olmuştum. Doğduğum gün ve ay ise kayıt için nüfusa gittiğim 5 Haziran olmuştu. Bütün bunları neden anlattım, benim gibi doğum günü veya yılı kimliğinde doğru yazılmamış o kadar çok insanımız var ki...
Bu dönemin insanlarının kimlik kartına bakıldığında yarısından fazlasının doğum günü 01- 01- 19.. olduğu görülüyor. Nüfus memurlarının marifeti!) ile bazı arkadaşlarımızın iki ismi var. Memurun kafasına göre bir isim yazması sonucu kimlik kartında yazılı olan isim ile gerçek adı farklı olmuştu. Bu yazdıklarım biraz da onların hikâyesi. Bütün bunları anlattığımızda, günümüz gençleri şaka yaptığımızı düşünüyorlar. Bu olup bitenler doğru ise nasıl olabileceğini anlamakta zorlanıyorlar.
Güzel Dost,
Doğum günü, evlilik yıldönümü ve benzeri özel gün adı altında kutlamalar yapan hatta bunun için önemli bütçeler ayıran günümüz insanının yaşam felsefesine bakınca, büyüklerimiz ne güzel insanlarmış diye düşünüyorum. Hayatın her anında insanı değerli kılan bir yaşam anlayışına sahipmiş bu insanlar. Anne, babalarını, eşlerini ve çocuklarını nasıl bir sevgiyle sarmalamışlar diye hayranlık duymamak elden değil. Şimdilerde kıymet vermeyi, koca bir yılda birkaç özel(!) güne hasredildiği görülüyor. Bizim kuşak için böylesi yaklaşımları anlamak kolay değil. Bu durum bana sahici gelmediği gibi samimi de gelmiyor. Toplumun bu ahvaline şahit oldukça, zaman zaman şu mısralar dökülüyor dilimden.
sorma
sorma öykümü
yolum uzun
ve derdim büyük
sorma yaralı yüreğimi
benim hikayem çok uzun
acılar vadisini geçtim adım adım
düşüme sen girdin gecenin tenhasın da
büyük ümitler besledim sana dair
oysa çölde kum fırtınasına tutuldum
seni ararken
çöl deryasında
kayboldum kum tanecikleri arasında
sorma öykümü
yolum uzun
ve derdim büyük
sorma yaralı yüreğimi
benim hikayem çok uzun
sarp yamaçları yürüdüm adım adım
hayalimde sen vardın zirveye çıkarkan
umutlar büyüttüm hasretine dair
oysa dağ kar boran olup yağdı üstüme
seni ararken
bir kar taneciği oldum
kayboldum sisli dağların ardında
sorma öykümü
yolum uzun
ve derdim büyük
sorma yaralı yüreğimi
benim hikayem çok uzun
uçsuz bucaksız ovaları yürüdüm adım adım
sevda dağından düşerken
seni büyüttüm sinemde
oysa gölgenin rüzgarına kapıldım
seni ararken
bir yaprak idim sonbahar ağacın da
kayboldum yamaçlarda yankılanan sesinde
sorma öykümü
yolum uzun
ve derdim büyük
sorma yaralı yüreğimi
benim hikayem çok uzun
Dostum,
Aslında özel günleri kutlama gibi bir geleneğimiz yok. Böyle bir örfümüzün olmasını da hiç istemedik. Ancak doğum günü vesilesiyle bazı arkadaş ve dostlarımızın sosyal medyada kutlama mesajı göndermeleri sebebiyle böyle uzun bir zihinsel yolculuk yaşadım. Bu yolculuğumu seninle de paylaşmak istedim. Evet, hakikatten ve samimyetten uzaklaşmış bir toplum olduk. Böyle zamanlarda içtenlikle yaptığım dua ise: “Allah’tan hayırlı bir ömür ve hayırlı bir ölüm.” oluyor.

Vesselam
Haziran 09, 2025 Pazartesi 10:21
rahmetli yaşar kaplan aklıma geldi. mektubla mektublarla bir mesaj verme. bir şeyler anlatma yoluna giderdi. ve tabi rahmetli mehmet alagaşı da unutmamak gerekiyor. aklıma gelen ilk bunlar olsa da c zarifoğlu ve benzer kalemler ve değerleri de unutmamak gerekiyor. hepsini rahmetle yaad ediyorum bu vesileyle.. muhabbetle
Hüseyin Çiftçiler
Haziran 08, 2025 Pazar 21:48
Gerçekten yüreğine kalemine sağlık ancak bu denli güzel olmuş .Allah dualarınızı kabul eylesin inşallah baka anlatmaya gerek yok..senin de dediğin gibi sorma öykümü yolum uzun ve derdim büyük.
Ali Aydın
Haziran 07, 2025 Cumartesi 17:11
Kalemine kuvvet Sıhhat ve afiyetle Çocukluğuma gittim
Rabi Önal
Haziran 07, 2025 Cumartesi 13:09
Rabbim yolunu açık etsin inşallah kardeşim. Toplumun ağrıyan yaralarını nasıl da güzel anlatmışsın. Allah razı olsun.
Yasin Aydın
Haziran 07, 2025 Cumartesi 12:22
Abi eline yüreğine kalemine sağlık. Rahmetli anne babanın mekânı cennet olsun. Tüm geçmişlerimizin mekanları cennet olsun inşaAllah. Bu yazıyı okuyunca "ay lav yu" diye bir Türk filmi geldi aklıma. Yanılmıyorsam o filmde geçiyor. "Tınne köyü" diye. Köy var ama yok. Ben film olarak düşünürdüm ama gerçekmiş.
Ekrem Aydın
Haziran 07, 2025 Cumartesi 11:33
Ağzına sağlık ölmüşlerine rahmet olsun bıremı
Adem
Haziran 07, 2025 Cumartesi 10:42
Bır dönemin ilginç hikayesini samimiyetle yoğurup ifade etmişsiniz. Yureğinize saglık. Rabbim duanızı kabul eylesin.