Sosyal Medya

Makale

Ramazan; Vakit ve Zaman

Mü’min; yaÅŸamın bütün uÄŸrak yerlerinde “ÅŸeylerin” farkına varabilendir. Mükellef olduÄŸu ibadetlerinin vakte baÄŸlı oluÅŸu mü’mini, akıp giden zamanın farkına vardırır. Mü’min, kendisini esir almaya çalışan zamana, vakit ile etkin müdahale eder. Dinamik vakit bilinci, zaman karşısında pasif olan beÅŸeri, “eÅŸrefi mahlûk” derecesine yükseltir.

 

Dünyanın temel ritmine karşı, dinamik bir farkındalığı mümkün kılan “kameri takvim” sisteminde aylar, dünyanın hal deÄŸiÅŸimlerinden bağımsız bir vakti kuÅŸanır. Bütün mevsimleri dolaşır, uzun ve kısa gün dönümlerini yoklar, baharın coÅŸkusunu bütün ayları yaÅŸar, kışın zemherisini, anlam yüklenmiÅŸ rahmete ayarlı ayları ile bahara çevirir, yaz mevsiminin olgunlaÅŸtırıcı dokunuÅŸlarından nasiplenir, sonbaharın olmuÅŸ ve olgunlaÅŸmış halleri ile edebi ve tevekküllü baÄŸrına basarak dönüp durur.

 

Ramazan ayı, vakit bilincinin en bariz halidir. GüneÅŸe göre dünyanın hal ve hareketlerinden mülhem tespit edilen vakit, Ramazan’da bütün bir ümmet tarafından titizlikle takip edilir. Ä°msak ile akÅŸam arasındaki ilahi sabır ve rahmet, akÅŸam ile birlikte derin bir hamda dönüşür.

 

Ä°slam coÄŸrafyalarında görülen Ramazan coÅŸkusu, seküler bir aklın kavrayabileceÄŸi bir durum deÄŸildir. Açlık, susuzluk ve hazlardan yoksunluk anlamına gelen oruç ibadetine kavuÅŸmanın coÅŸkusu, seküler bir akıl için irrasyonel bir durumdur. Oruç, ruhları ve bedenleri pirüpak eyleyerek ilerideki zamanın sultanları mübarek on bir aylara mü’mini hazırlar.

 

Ramazan öyle bir vakittir ki; insanın temel esareti olan zamana karşı insanı, vakit bilinci ile özgürleştirir, esir olmaya meyilli aczini ilahi donuşlarla kendisi ile savaşabilecek, kendisini yenebilecek bir cesaret ile donatır. Zira oruç, kişinin kendisi ile savaşıdır.

 

Modern zamanlarda vakit, zamana karşı yenildi. Kameri takvimin dinamik döngüsü yerini, GüneÅŸ Takviminin duraÄŸanlığına terk etti. Ä°nsanlık zamanın esiri oldu. Merhum Ahmet HaÅŸim, ‘Müslüman Saati’ makalesinde vaktin kaybı ile neleri yitirdiÄŸimizi anlatıyor:

 

“Ä°stanbul’u yenileÅŸtiren ve yerlisini ÅŸaşırtan istilâların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza giriÅŸi oldu. “Saat”ten kastımız, zamanı ölçen âlet deÄŸil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaÅŸayışımız, düşünüşümüz, giyiniÅŸimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz olduÄŸu gibi, bu hayat üslubuna göre de “saat”lerimiz ve “gün”lerimiz vardı. Müslüman gününün baÅŸlangıcını ÅŸafağın parıltıları ve nihayetini akÅŸamın ziyaları tayin eder. Madenden saÄŸlam kapaklar altında saklı tutulan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun böcek ayakları tarzında, güneÅŸin sema üzerindeki hareketiyle az çok ilgili bir hesaba uyarak, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan aÅŸağı yukarı bir sıhhatle, haberdâr ederlerdi. Zaman sonsuz bahçe ve saatler orada açan, gâh saÄŸa gâh sola meyleden güneÅŸten rengârenk çiçeklerdi. Yabancı saati kuÅŸatmasından evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, çeÅŸitli vakitlerin kırmızı, sarı ve lâcivert ateÅŸleriyle yol yol boyalı, azîm bir canavar halinde, bir gece yarısından diÄŸer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik “gün” tanınmazdı. Ziyada baÅŸlayıp ziyada biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaÅŸanması kolay bir günümüz vardı. Müslüman’ın mesut olduÄŸu günler, iÅŸte bu günlerdi; ÅŸerefli günlerin olaylarını bu saatlerle ölçtüler. Gerçi, astronomik hesaplara göre bu “saat” iptidaî ve hatalı bir saatti, fakat bu saat hatıratın kudsî saatiydi”

 

Ahmet Haşim makalesinde vaktin ölümü ile birlikte duçar olduğumuz kasveti ve dehşeti anlatılıyor:

 

“GüneÅŸ saatinin adetlerimiz ve iÅŸlerimizde kabulü ve ezanî saatin geri safa düşüp camilere, türbelere ve muvakkithanelere bırakılmış battal bir “eski saat” haline geliÅŸi, hayata bakış tarzımızın üzerinde korkunç bir tesire sahip olmamış deÄŸildir. Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiÄŸi, bizim doÄŸduÄŸumuz, kervanların hareket ettiÄŸi ve orduların düşman ÅŸehirlerine girdiÄŸi saatlerdi. Bunlar, hayatı etrafımızda serbest bırakan geniÅŸ ilgisiz dostlardı. Gelen yabancılar ise hayatımızı sonu meçhul bir düstura göre yeniden tanzim ettiler ve ruhlarımız için onu tanınmaz bir hale getirdiler. Yeni “ölçü” bir zelzele gibi, zaman manzaralarını etrafımızda darmadağın ederek, eski “gün”ün bütün setlerini harap etti ve geceyi gündüze katarak saadeti az, meÅŸakkati çok, uzun, bulanık renkte bir yeni “gün” vücuda getirdi. Bu Müslüman’ın eski mesut günü deÄŸil, sarhoÅŸları, evsizleri, hırsızları ve katilleri çok ve yeraltında mümkün olduÄŸu kadar fazla çalıştırılacak köleleri sayısız olan büyük medeniyetlerin acı ve nihayetsiz günüdür. Unutulan eski saatler içinde eksikliÄŸi en ziyade hasretle tahattur edilen saat akÅŸamın on ikisidir. Artık “on iki” solgun yeÅŸil sema altında, ilk yıldıza karşı müezzinin Müslümanlara hitap ettiÄŸi, sokakların lâcivert bir sisle kaplandığı, ışıkların yandığı, sinilerin kurulduÄŸu ve yarasaların mahzenlerden çıkıp uçuÅŸtuÄŸu o müessir ve titrek saat deÄŸildir. AkÅŸam telâkkisinden koparak, gâh öğlenin hararetinde ve gâh gece yarılarının karanlığında mevhum bir zamanı bildiren bu saat, ÅŸimdi hayatımızda renksiz ve ÅŸaÅŸkın bir noktadır. Yeni saat, Müslüman akÅŸamının hüzünlü ve gösteriÅŸli dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı “gün”ün getirdiÄŸi geçim ÅŸekli de bizi fecr âleminden uzak bıraktı. BaÅŸka memleketlerde fecri yalnız kırdan ÅŸehre sebze ve meyve getirenlerin ahmak gözleriyle ıstırap çekenlerin ÅŸiÅŸkin kapaklar içinden bakan kırmızı ve periÅŸan gözleri tanır. Bu zavallılar için fecrin parıltıları, yeniden boyuna geçirilecek olan hayat ipinin kanlı ilmeÄŸini aydınlatan bir ziyadır. Hâlbuki fecir saati, Müslüman için rüyasız bir uykunun sonu ve yıkanma, ibadet, neÅŸe ve ümidin baÅŸlangıcıdır. Müslüman yüzü, kuÅŸ sesleri ve çiçek kokuları gibi fecrin en güzel tecellilerindendir. Kubbe ve minareleri o alaca saatte görmemiÅŸ olan gözler, taÅŸa en ilâhî anlamı veren o muhayyirü’l-ukul mimârîyi anlamış deÄŸillerdir. Esmer camiler, fecrden itibaren semavî bir altın ve semavî bir çini ile kaplanır ve Ä°slâm ustalarının bitmemiÅŸ eserleri o saatte tamamlanır. Bütün mâbetler içinde güneÅŸten ilk ziya alan camidir. Bakır oklu minareler, güneÅŸi en evvel görmek için havalarda yükselir.

 

Ahmet Haşim makalesinde vaktin kaybı ile yaşadığımız yabancılaşmayı ve ümitsizliğimizi resmediyor:

 

“Åžimdi heyhat, eski “saat”le beraber akÅŸam da, fecir de bitti. Bir çoklarımız için fecir, artık gecedir ve bir çoklarımızı güneÅŸ, yeni ve acayip bir uykunun ateÅŸlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarÅŸaflara dolanmış, kıvranırken buluyor. Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena günün eÅŸiÄŸinde çömelmiÅŸ, kin, arzu, hırs ve haset sürülerinin bizi ateÅŸ saçan gözlerle beklediÄŸini biliyoruz. Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve maÄŸrur horozlara bıraktık. Åžimdi Müslüman evindeki saat, baÅŸka bir âlemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor. Çölde yolunu ÅŸaşıranlar gibi biz ÅŸimdi zaman içinde kaybolmuÅŸ kimseleriz.”

 

Merhum Ahmet Hamdi Tanpınar, vaktin zamana karşı yenilgisi ile uÄŸramış olduÄŸumuz acınası durumumuzu, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” eserinde çarpıcı bir ironi ile anlatmaktadır. Tanpınar, “zamanın ruhu” parolası ile dâhil olunan yeni medeniyet dairesinin; modern devlet anlayışı ile bütün hücrelerimize nüfuz eden bürokratik yapısının köleleÅŸtirici irrasyonelitesini vazıh bir ÅŸekilde ifade ederken vakti kuÅŸanan eskileri, “gel-git”leri arasında sürekli sahneye davet etmektedir:

 

“Nuri Efendi'nin konuÅŸması çok tatlı idi. Tane tane, kelimelerine dikkat ederek, onları âdeta seçerek konuÅŸurdu. Bilhassa saatçilik üzerine sohbetten çok hoÅŸlanırdı. Tanıdıklarının bir kısmı onu büyük bir âlim, bir kısmı ise yarı evliya addederlerdi. Hakikatte pek az tahsil görmüş, ancak bir iki sene cami derslerine devam etmiÅŸti. Bunu kendisi de gizlemezdi. Sık sık, "Beni adam eden saatlerdir!" derdi. Galiba semtin en iyi saatçisi idi. Fakat bir meslek adamından ziyade, iÅŸin zevkinde bir keyif ehli gibi çalışırdı. Kendisine saatlerini tamir için getirenlerle pazarlık etmez, ne verirlerse kabul ederdi. Yalnız saati bırakıp giderken, "Sakın haber göndermeden gelip almaÄŸa kalkma!" derdi. Bazen de "Acele yok ha! Acele istemem!" diye arkasından bağırırdı. Böylece kendisine emanet edilen saati bir kere açtıktan sonra bir cam kavanoz altına koyar, bazen haftalarca el sürmeden karşıdan seyreder, eÄŸer iÅŸliyorsa zaman zaman üstüne eÄŸilir, sesini dinlerdi. Bu halleriyle üzerimde bir saatçiden ziyade saat doktoru hissini bırakırdı. Zaten saatle insanı birbirinden pek ayırmazdı. Sık sık, "Cenab-ı Hak insanı kendi sureti üzere yarattı; insan da saati kendine benzer icat etti..." derdi. Bu fikri çok defa şöyle tamamlardı: "Ä°nsan saatin arkasını bırakmamalıdır. Nasıl ki, Allah insanı bırakırsa her ÅŸey mahvolur!" Saat hakkındaki düşünceleri bazen daha derinleÅŸirdi: "Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır... Bu da gösterir ki, zaman ve mekân, insanla mevcuttur!" Bu cins benzerlikler üzerinde ısrar eden bir yığın sözü daha vardı: "Maden, kendiliÄŸinden ayar kabul etmez. Ä°nsan da böyledir. Salâh, iyilik, Hakkın bize lütufla bakışı sayesinde olur. Saat de böyledir." Nuri Efendi de saat sevgisi bir nevi ahlâktı: "Bozuk bir saate, bir hastaya, bir muhtaca bakar gibi bakmaÄŸa alış!" ve Nuri Efendi hakikaten öyle yapardı. Diyebilirim ki en çok üzerine düştüğü saatler, hurda denebilecek kadar bozulmuÅŸ, atılması lazım gelen, hatta atılmış saatlerdi. Onlardan biri eline geçince çehresi âdeta yumuÅŸardı: "Kalp iÅŸlemiyor artık. Beyinde de arıza var", yahut; "Nasıl yürüsün biçare, iki ayağının ikisi de yok..." diye büsbütün beÅŸeri bir dil konuÅŸurdu. Åžurada burada tesadüf ettiÄŸi yaymacılardan bu cins bozuk saatleri satın alıp ötesini berisini deÄŸiÅŸtirerek tamir ettikten sonra fakir dostlarına hediye ederdi: "Al bakayım ÅŸunu! Hele bir zamanına sahip ol... Ondan sonrasına Allah kerimdir!.." sözü kendisine dert yananların -fakir olmak ÅŸartıyla- çoÄŸuna cevabı idi. Böylece Nuri Efendi'nin sayesinde zamanına tekrar sahip olan insan sanki darıldığı karısı ile daha kolay barışabilir, çocuÄŸu daha çabuk iyileÅŸirmiÅŸ, yahut hemen o gün borçlarından kurtulacakmış gibi sevinirdi. Bunu yaparken iki türlü sevap iÅŸlediÄŸine inandığı muhakkaktı. Çünkü bir yandan yarı ölü bir saati diriltmiÅŸ oluyor, öbür yandan da bir insana yaÅŸadığının ÅŸuurunu, zamanını hediye ediyordu. Nuri Efendi böyle esaslı tadillerle yeniden zaman arabasına koÅŸtuÄŸu saatlere o devrin silahlarını kastederek hafif bir alayla "muaddel" adını verirdi. Çünkü bu saatlerde zemberek, tulumba, çarklar her biri ayrı fabrikalardan, ayrı işçiliklerden gelmiÅŸ olurdu. Bu cinsten bir saati eline alıp da evirip çevirirken, "Ne kadar bize benziyor... Tıpkı bizim hayatımız!" derdi.”

 

Hâsılı Ramazan; vaktin kuşanması ile zamana sahip olmadır. Hayırlı ve bereketli başlangıçlar duası ile Ramazanınız ve ilerideki on bir aylarınız mübarek olsun kardeşlerim.

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.