Sosyal Medya

Mehmet Kaman: Ey insan!



Çok ilginç bir varlıksın...

Yaptıklarının nedenlerini sıralamakta, kararlarının arkasına gerekçeler dizmekte, yanlışlarının sorumluluğunu şartlara, zamana ve başkalarına bağlamakta pek mahirsin. Kendine hak verecek bir cümle bulduğunda rahatlıyor, içindeki huzursuzluğu susturabildiğinde meseleyi çözdüğünü sanıyorsun. Bir açıklaman varsa kendini güvende hissediyor, bir mazeretin varsa sorumluluğunun hafiflediğine inanıyorsun. Oysa bilmiyor değilsin; kendini aklamakla gerçekten yüzleşmek aynı şey değil. Kendini aklamak için gerekçeler bulabilirsin. Ama yüzleşmek için mazeretlerinin arkasından çıkıp yaptığın şeyin hakikatine bakman gerekiyor.

Üstelik kendine söylediğin yalanların en tehlikelisi, doğru olduğuna inandığın yalandır. Başkasını kandırırken gerçeği biliyor olabilirsin; peki, kendini kandırırken neyin farkındasın? Bir yanlışı açıklamak için kurduğun cümlelerin zamanla o yanlışı savunmanın gerekçelerine dönüştüğünü hiç fark ettin mi? Önce kendini savunuyorsun, sonra savunduğun şeye inanmaya başlıyorsun. Bir süre sonra da kendi anlattığın hikâyenin içinde yaşamaya başlıyorsun. Artık gerçeği aramıyorsun; seni haklı çıkaracak delilleri arıyorsun. Hakikat kapının önünde beklerken sen, içeride kendi masumiyetine ikna olmaya çalışıyorsun.

Söylesene, hiç düşündün mü; neden başkasının yanlışını görmekte bu kadar mahir de kendi yanlışının karşısında bu kadar çaresizsin? Başkasının bir cümlesinden niyetini çıkarıyor, bir davranışından karakterini yargılıyor, bir hatasından bütün kişiliğine hükmediyorsun. Ama aynı şeyi sen yaptığında şartları hatırlıyorsun. Onun için kusur dediğine kendin için hata diyorsun. Onun için sorumsuzluk dediğine kendin için çaresizlik, onun için bencillik dediğine kendin için mecburiyet diyorsun. Kendine gelince insanî gerekçelerin çoğalıyor, başkasına gelince anlayışın azalıyor. Peki, senin vicdanın neden sana başka, başkasına başka konuşuyor?

Elbette her kendini savunma çabası yanlış değil. Haksızlığa uğradığında kendini korumalı, yanlış anlaşıldığında doğrusunu anlatmalı, yapmadığın bir şeyle suçlandığında itiraz etmelisin. Fakat kendini savunmakla kendini her durumda haklı çıkarmaya çalışmak arasındaki farkı bilmelisin. Haklılığını ispat etmeye o kadar odaklanırsın ki gerçeğin senden ne istediğini unutursun. Bir tartışmayı kazanırken bir insanı kaybedebilir, kendini temize çıkarırken bir başkasının kalbinde bıraktığın yarayı görmezden gelebilirsin. Sonra da bütün bunları anlatacak güzel bir cümle bulduğunda meselenin kapandığını sanırsın. Oysa senin için kapanan bir mesele, başkası için hâlâ kanayan bir yara olabilir.

Bir de şu meşhur cümlelerin var: “Mecburdum.” “Başka çarem yoktu.” “Niyetim kötü değildi.” 

Belki gerçekten zorlandın, seçeneklerin azdı. Belki sen de incindin, yoruldun, hayal kırıklığına uğradın. Bütün bunlar yaşadıklarının bir parçası olabilir. Fakat kendine bir soru sormalısın: Yaşadıkların, yaşattıklarını da haklı çıkarıyor mu? Senin canının yanmış olması, başkasının canını yakma hakkı vermez? Bir zamanlar sana yapılan haksızlıklar, bugün senin yaptığın haksızlıkları ortadan kaldırmaz? Kendi yaralarını göstermekle başkasında açtığın yaraların sorumluluğundan kurtulabileceğini mi düşünüyorsun?

Başına gelenleri anlamakla, yaptıklarının sorumluluğunu üstlenmeyi birbirine karıştırıyorsun. Geçmişini anlatıyor, kırgınlıklarını sıralıyor, kendisini bu noktaya getiren insanlardan söz ediyorsun. Belki söylediklerinin hepsi doğru. Ama bütün bunlar, bugün yaptığın tercihlerden seni bütünüyle sorumsuz kılmaz. Bir zamanlar sana yapılan haksızlığın mağduru olman, bugün yaptığın haksızlığın faili olmadığın anlamına gelmez. Kendi yaralarını tanımalısın elbette; ama o yaraları başkalarını yaralamanın gerekçesi hâline getirmemelisin.

Bir de pişmanlıkların var senin. Geceleri seni uyutmayan, içini acıtan, geçmişe dönüp durmana neden olan pişmanlıkların... Yaptığın yanlışın ardından üzülüyor, kendini suçluyor, belki kendine kızıyor, belki de kendi içinde defalarca mahkûm ediyorsun. Sonra bütün bunları, bedelini ödemiş olmanın bir işareti gibi görüyorsun. Peki, hiç düşündün mü; senin çektiğin vicdan azabı, verdiğin zararı ne kadar telafi ediyor? Senin üzülmen, incittiğin insanın acısını hafifletiyor mu? Senin pişmanlığın, kaybettiği güveni ona geri verebiliyor mu?

Bak, üzülmek başka, düzeltmek başka. Pişman olmak başka, telafi etmek başka. Kendini kötü hissetmen, sorumluluğunu yerine getirdiğin anlamına gelmiyor. Pişmanlığını kendine bir sığınak yapıyorsun. Yanlış yaptığını kabul ediyor, ama onu düzeltmek için hiçbir çaba sarfetmiyorsun. Kendini suçluyor, fakat davranışını değiştirmiyorsun. Böylece vicdanının önünde rahatlıyor, hayatına kaldığın yerden devam ediyorsun. Oysa yüzleşmek, hatalarından dolayı acı çekmek değil; o acının sana gösterdiği gerçeğin gereğini yerine getirmektir.

Şimdi dur ve kendine biraz daha yakından bak.

Her zaman haklı mıydın gerçekten? Uzaklaşman haklılığından mı? Hiç işine gelmediği için insanları kendinden uzaklaştırdın mı? Hiç kaybetmekten korktuğun için gerçeği söylemediğin oldu mu? Hiç kendi çıkarını korumak uğruna bir başkasının hakkını ikinci plana attın mı? Hiçbirinin sana duyduğu güveni, nasıl olsa seni anlayacağını düşünerek hoyratça kullandın mı? Hiç kendin için istediğin anlayışı, başkası senden beklediğinde çok gördün mü? Adaletli misin yoksa bencil mi? Kibirli misin mesela, insanlara tepeden mi bakarsın?

Bu soruları başkası sana sorsaydı belki hemen cevap verirdin. Kendini savunur, şartlarını anlatır, niyetini açıklardın. Ama şimdi bunları sana başkası değil, sen soruyorsun. Üstelik cevaplarını kimseye açıklamak zorunda değilsin. Kimse seni yargılamayacak, kimse seni mahkûm etmeyecek. Sadece sen ve senin hakikatin varsınız. Düşünürsen başkalarının hükmünden değil, kendin hakkında inanmak istediğin şeylerin yıkılmasından korktuğunu fark edersin.

Kendinle yüzleşmek, kendinden nefret etmeni gerektirmiyor. Her yanlışın yüzünden kendini mahkûm etmen, geçmişinin altında ezilmen de gerekmiyor. İnsan hata yapabilir, yanılabilir, kendi değerleriyle çelişen tercihlerde bulunabilir. Fakat bütün mesele, bunları yaptıktan sonra ne yaptığıdır. Yanlışını inkâr mı ediyorsun, yoksa kabul mü ediyorsun? Sorumluluğunu başkasına mı yüklüyorsun, yoksa payına düşeni üstleniyor musun? Bir daha aynı yanlışı yapmamak için gerçekten çaba mı gösteriyorsun, yoksa kendin hakkında daha güzel bir hikâye mi anlatıyorsun?

Kendini affetmekle kendini aklamak arasında da koca bir mesafe var. Kendini akladığında yanlışını küçültmeye, gerekçelerini büyütmeye çalışırsın. Kendini affetmeyi öğrendiğinde ise yanlışını inkâr etmeden kabul eder, sorumluluğunu üstlenir ve değişmek için çabalarsın. Birinde geçmişin üzerini örtersin, diğerinde geçmişinle yüzleşerek geleceğini değiştirmeye çalışırsın. Birinde vicdanının sesini susturursun, diğerinde o sesin sana gösterdiği yere bakma cesaretini bulursun.

Unutma, insanı değersizleştiren şey hata yapması değil; hatasıyla yüzleşmekten kaçmasıdır. Görmediğin bir kusuru düzeltemez, kabul etmediğin bir sorumluluğu yerine getiremez, varlığını inkâr ettiğin bir yarayı iyileştiremezsin. Kendine dürüst olman, kendine düşman olman demek değildir. Tam tersine, kendini değiştirebilmek için kendine verebileceğin en büyük imkândır.

Öyleyse kendine şu soruyu sor: Beni haklı çıkaran bütün gerekçeler ortadan kalksaydı, yaptığım şeyi yine de doğru bulur muydum? Bir başkası benim yaptığımın aynısını yapsaydı ona da aynı anlayışı gösterir miydim? Hiç kimse yaptıklarımı öğrenmeyecek, hiçbir itibar kaybetmeyecek, hiçbir bedel ödemeyecek olsaydım yine de doğru olanı seçer miydim?

Bu soruların cevaplarını başkasına vermek zorunda değilsin. Ama kendinden de saklayamazsın. İnsanın kendisine karşı en büyük sorumluluğu, her zaman haklı çıkmaya çalışmaktan vazgeçmesidir. Her zaman haklı çıkmazsın kimi zamanda kaybedersin. Kendini korumak uğruna kendinden uzaklaşırsın. Bir yanlışı kabul etmemek için öyle uzun bir yol yürürsün ki sonunda savunduğun kişiyle olmak istediğin kişi arasındaki mesafeyi fark edemez hâle gelirsin.

Oysa değişebilirsin. Bunun için aileni suçlamana, eşini yargılamana, sana sunulanlar için üzülmene gerek yok. Kader diye bir gerçeğin olduğunu unutmamalı, yaşadıklarının imtihan olduğunu aklından çıkarmamalısın. Önce kendine karşı dürüst olmalısın. Yanlışını kabul etmeli, verdiğin zararı anlamalı, mümkünse telafi etmeli ve aynı yanlışı tekrarlamamak için davranışlarını değiştirmelisin. İster değiş, istersen değişme sen bilirsin. Ama bil ki değiştirsen bunun sana inanılmaz faydaları olacak. Değiştiğini gösteren şey, kendin hakkında anlattıkların değil, artık neyi farklı yaptığındır.

Hikâyen uzun, biliyorum. Kendini aklamak için anlatacak çok şeyin, gösterecek pek çok gerekçen var. Her yanlışın arkasına bir hikâye, her kusurun yanına bir mazeret, her kararının önüne bir savunma koyabilirsin. Ömrün boyunca kendine hak vermeni sağlayacak cümleler bulabilirsin. Fakat bütün bunlar hakikati değiştirmeye yetmez. Hakikat, senin kendin hakkında neye inanmak istediğinden bağımsız olarak varlığını sürdürür.

Ve belki de bütün mesele, bir gün kendine anlattığın hikâyeyi susturup gerçeğin sesini dinleyebilmendir. Kimseye kendini ispat etmek zorunda olmadığın, kimsenin karşısında haklı çıkmaya çalışmadığın, mazeretlerini sıralamak için acele etmediğin bir an düşün. Kendinle baş başasın. Ne seni savunacak biri var yanında ne de suçlayacak. O an kendine ne söyleyeceksin?

Ey insan, unutma; vicdanının önünde haklı çıkabilirsin. Kendini bütün gerekçelerinle aklayabilir, geçmişini kendi istediğin gibi anlatabilir, başkalarının gözünde masum bile kalabilirsin. Fakat kendini aklaman, hakikatle yüzleştiğin anlamına gelmez. Hakikat, senin ne kadar iyi bir savunma yaptığınla değil, kendinden ne kadarını saklamadan görebildiğinle ilgilidir.

Peki, doğrusu nedir? Hakikat mi, senin yaşadıklarına dair anlattığın hikâye mi?

Belki de artık kendine haklı olup olmadığını sormayı bırakıp başka bir soru sormalısın: Bütün bunların sonunda nasıl bir insan oldun?

Çünkü günün sonunda mesele, kendini aklayacak bir cevap bulman değil; kendine yalan söylemeden yaşayabileceğin bir hakikate ulaşmandır. Ve emin ol, insanın kendisine verebileceği en zor cevap da en çok ihtiyaç duyduğu cevap da budur.

 

Mehmet KAMAN

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

Tasarım ve Kodlama BEYRİBEY BİLİŞİM