Mehmet Kaman: Yalnızsın ama sahipsiz değilsin!
Kalabalıkların ortasında yalnızlaşan bir çağda yaşıyoruz. Toplantılarımız, arkadaşlarımız, ailemiz, işimiz, sosyal çevremiz... Fakat bütün bunların arasında insanın içinde kimsenin ulaşamadığı bir yer var. Ve modern insan, belki de en çok orada yalnız.
Birileriyle konuşuyor ama anlaşılmıyor. Birileriyle yaşıyor ama paylaşamıyor. Birileri tarafından seviliyor ama kendisini sevilmeye değer hissedemiyor.
Geceleri ekranı kapattığında odasında yalnızca kendisi kalıyor. Ve insan, o sessizlikte kendisine ÅŸu soruyu sormaya baÅŸlıyor: “Bunca insanın arasında neden bu kadar yalnızım?”Belki de cevabı aradığımız yerde deÄŸil, kaybettiÄŸimiz yerde bulmamız gerekiyor.
Kur’an bize Dâvûd peygamberi de anlatıyor. Bir peygamber, hükümdar, savaşçı, hâkim... Ve bir kul... Fakat bütün bu sıfatların ötesinde, Allah’la bağını hayatının hiçbir alanında koparmayan bir insan.
Dâvûd peygamberin hayatında güç, adalet ve anlamı aynı yerde görüyoruz. Fakat o bunların hiçbirini Allah’tan bağımsız düşünmüyor. Çünkü güç onun için bir üstünlük deÄŸil, emanettir. Hüküm vermek bir ayrıcalık deÄŸil, sorumluluktur. Hayat yalnızca yaÅŸamak deÄŸil, Allah ile yaÅŸamaktır.
Kur’an, Dâvûd’un Calut karşısındaki mücadelesini anlatırken bize önemli bir hakikati gösterir: İnsanların gözünde ölçü büyüklük olabilir. Kalabalık olabilir. Silah olabilir. Güç olabilir. Ama Allah’ın ölçüsü baÅŸkadır.
Dâvûd henüz hükümdar bile deÄŸildir. Allah’ın takdiriyle Calut’un karşısına çıkar ve onu öldürür. Ardından Allah ona mülk ve hikmet verir. Burada insanın güçle kurduÄŸu iliÅŸkinin en önemli sınavı baÅŸlar. Güçsüzken adil olmak görece kolaydır. Asıl mesele, insanların sana muhtaç olduÄŸu bir anda, güç eline geçtiÄŸinde ne olduÄŸundur. Sözünün baÅŸkalarının hayatını deÄŸiÅŸtirebildiÄŸi bir anda... Bir insanın kaderine dokunabilecek bir makamda bulunduÄŸunda... Hâlâ Allah’ın huzurunda olduÄŸunu hatırlayabiliyor musun?
İşte Dâvûd’un farkı burada baÅŸlar. O, hükümranlığın içine girerken Rabbinden uzaklaÅŸmadı. Makamına yükselirken secdesini kaybetmedi. Gücüne kavuÅŸurken acziyetini unutmadı.
İnsanın Allah’la iliÅŸkisi yalnızca zayıf zamanlarında kurduÄŸu bir sığınak deÄŸildir. Asıl mesele, güçlü olduÄŸunda da O’na muhtaç olduÄŸunu bilmektir. Modern insan tam burada savruluyor. Gücü arttıkça Allah’a ihtiyacının azaldığını zannediyor.
Parası arttıkça... Bilgisi arttıkça... Teknolojisi geliştikçe... Makamı yükseldikçe... İmkânları çoğaldıkça...
İnsanın kendisini yeterli görme ihtimali büyüyor. Sonra çok garip bir ÅŸey oluyor. Dünyayı kontrol etme gücü kazandıkça, kendi iç dünyasını kontrol edemez hâle geliyor. Her ÅŸeyi biliyor ama neden yaÅŸadığını bilmiyor. Herkese ulaÅŸabiliyor ama kendisine ulaÅŸamıyor. Her yere gidebiliyor ama nereye ait olduÄŸunu bilmiyor. KonuÅŸacak binlerce insan bulabiliyor ama içindeki cümleyi emanet edecek bir gönül bulamıyor. Çünkü yalnızlık her zaman insanın yanında kimsenin olmaması deÄŸil; kalabalıkların içinde Allah’sız yaÅŸamaktır. Dâvûd’un hayatını modern insan için bu kadar kıymetli hâle getiren ÅŸeylerden biri de budur.
O, kalabalıkların içinde yalnız deÄŸildi. Çünkü kalbi boÅŸ deÄŸildi. Kur’an onun Allah’la bağını sadece sözlerle anlatmaz. DaÄŸların ve kuÅŸların onunla birlikte Allah’ı tesbih ettiÄŸini bildirir. Demirin onun için yumuÅŸatıldığını anlatır. Ona hikmet verildiÄŸini söyler. Ve hüküm verirken adaleti emreder. Yani Dâvûd’un hayatında ibadet, adalet, üretim, yönetim, mücadele ve gündelik hayat birbirinden kopuk alanlar deÄŸildir.
Allah’la kurduÄŸu baÄŸ hayatının sadece bir köşesinde durmaz; hayatının tamamına nüfuz eder. Modern insan en büyük kopuÅŸlarından birini burada yaÅŸar. Nasıl mı?
Hayatı parçalara ayırıyoruz:
İş başka... Aile başka... Vicdan başka... İnanç başka... Para başka... Ahlâk başka... Siyaset başka... Gündelik hayat başka...
Dâvûd (as) ise bize bütünlüğü hatırlatıyor. Çünkü Allah’ı hayatın bir bölümüne koyup diÄŸer bölümlerini O’ndan bağımsız yaÅŸamak, insanın içindeki parçalanmayı daha da derinleÅŸtiriyor.
İnsan bir bütündür. Kalbiyle yaptığı iÅŸ arasında... İnandığı ÅŸeyle yaÅŸadığı hayat arasında... SöylediÄŸi sözle verdiÄŸi hüküm arasında... Allah’a yöneliÅŸiyle insanlara davranışı arasında bir baÄŸ vardır. Hikmet biraz da bu bütünlüğü görebilmektir.
Hikmet, sadece çok şey bilmek değil, bildiklerinin seni nereye götürdüğünü bilmektir.
Dâvûd’a mülk verilirken hikmet de verildi. Çünkü güç hikmetsiz kaldığında zulme dönüşebilir. Bilgi ahlâktan kopunca tehlikeye dönüşebilir. Adalet duygusu merhametten koparsa sertliÄŸe dönüşebilir. İnsan kendisini merkeze koyduÄŸunda, elindeki bütün nimetler zamanla kendi egosunun hizmetine girebilir.
Kur’an’ın Dâvûd üzerinden verdiÄŸi mesajlardan biri de ÅŸudur: Sana verilen ÅŸey, seni Allah’tan uzaklaÅŸtırıyorsa nimet olmaktan çıkıp imtihana dönüşebilir.
Bu yüzden Dâvûd’un hayatındaki en çarpıcı sahnelerden biri, iki davacının huzuruna gelmesidir.
Bir hüküm vermesi istenir. Hüküm verir. Sonra bunun bir imtihan olduÄŸunu fark eder ve Rabbine yönelir. Çünkü adalet, insanın baÅŸkalarını yargılamasından önce kendisini Allah’ın huzurunda yargılayabilmesidir.
Herkes adalet istiyor. İşyerinde... Ailede... Toplumda... Devlette... İlişkilerde...
Ne yazık ki insanın adalet talebi çoğu zaman kendisine geldiğinde değişiyor. Başkası hata yaptığında hukuk istiyoruz ama hata yaptığımızda mazeretlerimizi sıralıyoruz. Başkası bize haksızlık yaptığında adalet istiyoruz, biz başkasına haksızlık ettiğimizde niyetimizi anlatıyoruz.
Tıpkı Dâvûd gibi kendinle karşılaşmaya hazır mısın?
Adalet, yalnızca baÅŸkasından beklediÄŸin bir ÅŸey deÄŸil; kendine uygulamaya razı olduÄŸun ölçüdür.Bunu anlayan insan, gerçek büyüklüğün elindeki güçte deÄŸil, o gücün sahibinin kim olduÄŸunu bilmekte olduÄŸunu da anlar. İnsan bunu unuttuÄŸu anda sahip olduklarıyla kendisini tanımlamaya baÅŸlıyor. “Ben buyum. Makamım bu, param bu, çevrem bu, baÅŸarım bu.” Kendisini bunlarla özdeÅŸleÅŸtiren insan, bunlardan biri elinden gittiÄŸinde yalnızca bir ÅŸeyini deÄŸil, kendisini kaybediyor.
Dâvûd’un hayatı ise insana baÅŸka bir kimlik öneriyor: Sahip olduklarınla deÄŸil, kimin kulu olduÄŸunla kendini tanı.
Modern insanın anlam arayışının düğümü de burada. Çünkü anlam, insanın daha fazla şeye sahip olmasıyla çoğalmıyor. Hatta elindekiler çoğaldıkça anlamı azalabiliyor.
Daha büyük ev... iyi araba... yüksek maaÅŸ... fazla takipçi... çok tanınmak... fazla tüketmek... Bütün bunların sonunda insan yine aynı soruya dönüyor: “Peki bütün bunların anlamı ne?”
Dâvûd bize hayatın anlamını hayatın kendisinden daha büyük bir hakikate baÄŸlamayı öğretiyor. Allah’la bağı olmayan bir hayat, ne kadar baÅŸarılı görünürse görünsün insanın içindeki “neden?” sorusunu susturamıyor.
Dâvûd’un yalnız olmamasının sebebi yanında insanların bulunması deÄŸildi. Kalbinin sahibini bilmesiydi.
Modern insanın yalnızlığına bakarken bunu düşünmek zorundayız. Yalnızlığımızı sürekli insanlarla doldurmaya çalışıyoruz.
Yeni insanlar... Yeni ilişkiler... Yeni arkadaşlıklar... Yeni çevreler... Yeni ekranlar... Yeni eğlenceler...
Lakin kalbin ihtiyaç duyduÄŸu ÅŸeyi hiçbir insanın omzuna yükleyemeyiz. Çünkü insan, insana yoldaÅŸ olabilir ama insanın anlamını insan veremez. İnsan seni sevebilir ama varlığının nedenini açıklayamaz. İnsan seni dinleyebilir ama ruhunun bütün sorularına cevap veremez. İnsan yanında olabilir ama kalbindeki boÅŸluÄŸu Allah’ın yerini tutarak dolduramaz. Bu yüzden Dâvûd’un hayatından modern insana düşen en büyük derslerden biri ÅŸudur:
Allah’la bağını kaybeden insan, kalabalıkların içinde bile yalnız kalabilir. Allah’la bağını koruyan insan ise yalnız kaldığında bile sahipsiz deÄŸildir.
Dâvûd’un hayatına baktığımızda yalnızca bir hükümdar görmeyelim. Gücün içinde Allah’ı unutmayan bir kul görelim. Hüküm verirken nefsinden korkan bir insan görelim. Elindeki imkânı üretime dönüştüren bir peygamber görelim. Allah’ı hayatının dışında bırakmadan yaÅŸayan bir hayat görelim.
İnsanın asıl yorgunluğu, yaptığı işlerin çokluğundan değil; yaptığı şeylerin anlamını kaybetmesinden doğuyor. İnsan sadece dinlenerek iyileşmiyor. Neden yaşadığını hatırlayarak iyileşiyor.
Belki sen de bugün çok yoruldun. Herkese yetişmeye çalışırken kendinden uzaklaştın. Adalet ararken içindeki huzuru kaybettin. Anlam ararken daha fazla şeye sahip olmaya çalıştın. Kalabalıkların içinde kendini hiç olmadığı kadar yalnız hissettin. Bütün bunların ortasında ihtiyacın olan şey yeni bir hayat değil, hayatının merkezini yeniden bulmaktır.
Dâvûd’un hayatı bize tam da bunu hatırlatıyor: Güçlenebilirsin. ZenginleÅŸebilirsin. Makam sahibi olabilirsin. İnsanlar seni sevebilir. Adın duyulabilir. Elin demiri bile yumuÅŸatacak imkânlara kavuÅŸabilir.
Fakat bütün bunların içinde kalbin Allah’tan koparsa, elindeki her ÅŸey çoÄŸalırken içindeki yalnızlık da büyüyebilir. Ama kalbin Allah’la bağını korursa... Yalnız kaldığında bile sahipsiz deÄŸilsindir.
Åžimdi Kur’an’ın aynasını bir kez daha kendimize çevirelim:
Sorunumuz gerçekten de hayatımızın çok yoğun olması mı? Çok şey taşıyoruz ama neden taşıdığımızı bilmiyoruz. Çok insan tanıyoruz ama kalbimizi kime emanet edeceğimizi bilmiyoruz. Çok şey biliyoruz ama abildiklerimizin bizi nereye götürmesi gerektiğini kaybettik. Çok güçlendik ama kime muhtaç olduğumuzu unuttuk.
Öyleyse Dâvûd’un hayatının önünde kendimize ÅŸu soruyu soralım:
Bunca insanın arasında gerçekten yalnız mıyım; yoksa Allah’ı hayatımdan çıkararak kendimi mi yalnız bıraktım?
Mehmet KAMAN

Henüz yorum yapılmamış.