Mehmet Beyhan: Tarihin yönünü kimler belirleyecek?
Son yıllarda Orta DoÄŸu’da yaÅŸanan geliÅŸmeler, modern uluslararası siyasetin en temel sorularından birini yeniden gündeme taşımaktadır: Askeri üstünlük, gerçekten kalıcı bir siyasal düzen kurabilir mi? Özellikle Trump’ın ikinci baÅŸkanlık döneminde hız kazanan Amerikan-İsrail saldırıları, bu soruya daha yakıcı biçimde cevap aramaya zorlamaktadır. İran’a yönelik geniÅŸ çaplı saldırılar, Gazze’de devam eden yıkım, Lübnan’daki kırılganlık ve Yemen’de derinleÅŸen çatışmalar; bölgeyi yalnızca yeni bir güvenlik mimarisine deÄŸil, aynı zamanda uzun süreli bir istikrarsızlık sarmalına sürüklemektedir. Askeri amaç ile siyasal sonuç arasındaki mesafe giderek açılmaktadır.
Trump yönetiminin yaklaşımı büyük ölçüde “zorbalıkla düzen kurma” anlayışına dayanmaktadır. İran’a, Lübnan’a ve Filistin’e yönelik saldırılar bu stratejinin somut yansımalarıdır. ABD-İsrail ekseni, bölgeyi kendi stratejik öncelikleri doÄŸrultusunda yeniden ÅŸekillendirmeye çalışmaktadır. Ancak tarihsel tecrübeler, askerî kapasitenin tek başına siyasal meÅŸruiyet üretemediÄŸini defalarca göstermiÅŸtir. Afganistan’dan Irak’a uzanan süreç, yıkılan devletlerin yerine istikrarlı siyasal bir düzen kurmamıştır.
Nitekim bugün İran, ağır ekonomik ve askerî kayıplara rağmen hâlâ ayakta kalabilmekte ve direnç gösterebilmektedir. Benzer şekilde Hamas, Hizbullah ve Husiler de ciddi darbeler almalarına rağmen tamamen tasfiye edilememiştir. Bu durum, asimetrik savaşların temel doğasını yeniden gözler önüne sermektedir: Amerika yüksek bir yıkım kapasitesine sahip olabilir; ancak bu savaşı meşru kılacak ahlaki ve siyasal gerekçelere sahip değildir.
DiÄŸer yandan bölgedeki çatışmalar yalnızca askeri deÄŸil, aynı zamanda siyasi ve sosyolojik sonuçlar da üretmektedir. “İbrahim AnlaÅŸmaları” ile bölgesel normalleÅŸmenin saÄŸlanacağı iddia edilmiÅŸti. Ancak iÅŸgal, kimlik, aidiyet ve tarihsel hafıza gibi temel sorunlar çözülmeden, diplomatik mutabakatların tek başına kalıcı bir barış üretmesi mümkün deÄŸildir. Bu nedenle söz konusu anlaÅŸmalar, beklenen toplumsal meÅŸruiyeti oluÅŸturamamıştır.
Lübnan ve Yemen örnekleri de bu gerçeÄŸi açık biçimde göstermektedir. Hizbullah’ın zayıflatılması, Lübnan’da otomatik olarak güçlü bir devlet yapısı üretmemiÅŸ, aksine ülkenin iç dengelerini daha kırılgan hâle getirmiÅŸtir. Yemen’de Husilere yönelik yoÄŸun saldırılar ise hareketi tamamen çökertmeye yetmemiÅŸtir. Daha da önemlisi, savaşın maliyeti yalnızca hedef alınan ülkelerle sınırlı kalmamıştır.
Körfez ülkeleri enerji altyapılarının kırılganlığını daha net biçimde görmüş, Hürmüz Boğazı çevresindeki kriz küresel ekonomiyi doğrudan etkileyen bir unsur hâline gelmiştir. Petrol piyasalarındaki dalgalanmalar ve enerji güvenliği tartışmaları, bölgesel çatışmaların küresel ekonomik sistemi de istikrarsızlaştırdığını göstermektedir.
Bugün gelinen noktada asıl mesele, “OrtadoÄŸu”nun dış müdahalelerle nasıl “yeniden dizayn edileceÄŸi” deÄŸil, bölge halklarının kendi siyasal geleceklerini belirleme iradesinin kabul edilip edilmeyeceÄŸidir. Zira dış müdahalelerle kurulan düzenler çoÄŸu zaman kısa ömürlü olmuÅŸ, baskı yoluyla tesis edilen dengeler ise yeni çatışmaları beslemiÅŸtir. Güç kullanımı belirli hedefleri geçici olarak bastırabilir, ancak toplumsal hafızayı, kimlikleri ve siyasal talepleri ortadan kaldıramaz.
Belki ÅŸehirler yıkılabilir, limanlar vurulabilir, gökyüzü ateÅŸle kaplanabilir. Ancak hiçbir bombardıman, bir halkın hafızasını tamamen susturamaz. Zira tarih göstermiÅŸtir ki, zorbalık kısa süreli korkular üretebilir, fakat kalıcı bir düzen kuramaz. “OrtadoÄŸu” bugün yalnızca askerî bir hesaplaÅŸmanın deÄŸil, aynı zamanda irade ile tahakküm arasındaki büyük mücadelenin merkezindedir. Gücün adaletin yerine geçtiÄŸi her düzen, er ya da geç kendi krizini üretir. Nihayetinde saldırganlar deÄŸil, acıyı hafızaya kazıyanlar tarihin yönünü belirleyecektir...
Mehmet BEYHAN

Henüz yorum yapılmamış.