İhsan Ataman: Son İlk Gün
Bir Anadolu kentine mühendis olarak atanan Kenan, ilk gün yaşadığını ömür boyu unutamadı!
Daha önce hiçbir devlet dairesinde çalışmamıştı. Ne uzun koridorlara alışkındı ne de kapılardaki unvanlara. Üstelik o sabah yalnızca işe başlamıyor; hayatının yeni bir dönemine adım atıyordu. Heyecanı içine sığmıyordu.
Atandığı kurumun binası, taşra için beklediğinden görkemliydi. Geniş, aydınlık koridorlar, ferah sahanlıklar… Ayak sesleri bile ciddi bir tınıyla yankılanıyordu.
Kenan’ın çalışacağı birim orta kattaydı.
Onu yönlendirenler, kapısında “Servis Müdür Yardımcıları” yazan bir odaya göndermişlerdi. Yazıyı okumuştu ama doğrusu pek algılamamıştı. İçeri girdiğinde gördüğü orta yaşlı, saçları seyrelmiş, sakin yüzlü beyefendiyi hiç tereddütsüz “müdür” zannetmişti. Bir baş selamıyla kendini tanıttı.
Adam gülümseyerek:
— Hoş geldin, dedi.
Kenan oturdu. Nereli olduğu, hangi okuldan mezun olduğu, yolculuğun nasıl geçtiği sordu. Konuşma sürerken kapı açıldı. Yaşlıca bir bey içeri girdi. Kenan’ın o ana kadar fark etmediği ikinci masaya geçti. İlk tanıştığı adamın ona karşı tavrı birden değişmiş, daha ölçülü ve saygılı olmuştu.
— İbrahim abi, dedi, Genç arkadaş yeni mühendisimiz.
İbrahim Bey, Kenan’a baktı, babacan bir tebessümle yanındaki koltuğu işaret etti.
— Gel evladım, dedi.
Kenan oraya geçti. İbrahim Bey bir süre konuşmadı. Sanki gözleriyle tartıyor, tanımaya çalışıyordu.
— Yolculuğun nasıl geçti? diye sordu sonra.
— Sağ olun efendim, dedi Kenan. Biraz uzundu ama iyiydi.
İbrahim Bey başını salladı.
— Memuriyetin ilk günler insanı yorar, dedi. Ama alışırsın. Yeter ki acele etme.
Bu birkaç cümlede nasihatten çok daha fazlası vardı. Kenan, farkında olmadan rahatlamıştı.
Bir süre sonra İbrahim Bey zile bastı.
— Oğlum, dedi gelen odacıya, Kenan Bey’i Muamelat Bürosu’na götür. İşe başlama evrakını ikmal etsinler.
Kenan ayağa kalktı, teşekkür etti. Tam kapıdan çıkarken arkasından İbrahim Bey’in sesi geldi:
— Evladım…
Kenan durdu, döndü.
— İşini düzgün yap, dedi İbrahim Bey.
— Ama insanı mihverde tutmayı da unutma.
Sonra gülümseyerek:
-Mühendis adamsın mihveri bilirsin, dedi.
Kenan başını salladı. O an söylenen bu sözler, kulağına bir öğüt gibi değil; ileride anlamını bulacak bir emanet gibi yerleşti.
Tam çıkacakken, odanın daha önce fark etmediği yan kapısı açıldı. Oldukça minyon yapılı, İbrahim Bey’den daha genç bir adam içeri girdi. Her iki görevli de ayağa kalktı. Konuşma sırasında “müdür” kelimesi geçince Kenan da hafifçe doğruldu.
“İşte müdür bu!” dedi içinden.
Kendisi takdim edildi. Müdür kısa bir tebessümle:
— Hayırlı olsun, dedi.
— Seninle çok işimiz olacak.
Sonra geldiği kapıdan çıkıp gitti.
Kenan birkaç saniye yerinde kaldı. Üç ayrı adam, üç ayrı “müdür” zannı… Daha ilk saatten, bu binada büyüklüğün kapı yazısından anlaşılmadığını sezmişti.
Muamelat Bürosu aynı koridordaydı; biraz ileride, solda. Kenan yürürken fark etti: Yanından geçenler onu dikkatle süzüyor, kimisi başıyla selam veriyordu. “Yeni gelen” olduğu belliydi.
Muamelat Bürosu geniş ve aydınlıktı. Duvar boyunca dizilmiş camlı dolaplardaki klasörlerin çokluğu dikkatini çekti. Her biri bir iş, bir bekleyiş, bir hayat barındırıyor gibiydi.
İçeri girince başıyla selam verdi. Masalardan birinde “Şef” yazıyordu. Gözlüklü, güler yüzlü bir beyefendi başını kaldırdı.
Kenan dosyasını uzattı:
— Ben Kenan Aktaş, dedi. Yeni atanan Makine Mühendisiyim. İşe başlama evrakının ikmali için İbrahim Bey gönderdi.
Şef gülümsedi:
— Hoş geldin mühendis bey, dedi.
— Hayırlı olsun. Otur bakalım, hallederiz.
Bir de çay söyledi. Sonra evrakları incelemeye başladı.
Kenan oturunca, odada şeften başka iki kişinin daha olduğunu onların “hayırlı olsun” dileklerinden sonra fark etti. Biri genç, yakışıklı, kılık kıyafeti son derece düzgün; diğeri daha kısa boylu, saçları dökük, yerel ağızla konuşan biriydi. O, daktilonun başındaydı.
Odanın içi çat çat sesleriyle doluydu.
Şef evrakları bitirince:
— İlhami Bey, dedi. Mühendis beyin işe başlama evrakını ikmal edelim, ilgili birimlere de bildirelim.
İlhami Bey, o genç ve düzgün giyimli olanıydı.
— Gardaş, hele yakınıma gel, dedi içten bir ifadeyle.
Masaya birtakım formlar dizdi. Karşılıklı soru–cevaplarla giderek doldurulmaya başlandı. Arada bir çay daha geldi. İlhami Bey’in tavrı rahatlatıcıydı.
Son forma gelince Kenan, İlhami Bey’in birden duraksadığını fark etti. Kalem havada asılı kaldı. Yüzündeki ifade değişmişti.
— Gözüm, dedi zoraki bir gülümsemeyle. Yıllardır bu işi yaparım… Aha bu son soruda hep tıkanırım.
Derin bir nefes aldı.
— Gardaş, gençsin… Allah uzun ömürler versin…
Oda dışarıdan bakıldığında olağandı. Şef telefondaydı, daktilo çalışıyordu. Ama Kenan nefesini tutmuştu.
İlhami Bey formdaki soruyu tane tane okudu:
— “Vefatı halinde muris tayin ettiği kişi ve yakınlık derecesi.” Bir an göz göze geldiler.
— Babam… dedi Kenan. Durdu.
— Babam hayatta değil. Annem.
— Allah rahmet eylesin, dedi İlhami Bey kısık sesle.
— Annen sağ olsun.
Kalem kâğıda değdi. Boşluk doldu.
Evraklar tamamlandı. Dosya kapandı.
— Tamamdır mühendis bey, dedi İlhami Bey. Allah utandırmasın.
Kenan dosyayı aldı, teşekkür etti. Koridora çıktığında her şey aynıydı ama kendisi aynı değildi.
Bu kapı, insana bir gün öleceğini de hatırlatıyordu.
İhsan Ataman

Kartal Çeçen
Nisan 19, 2026 Pazar 23:38
Makaleyi ince belli bardakta çayinizi içerken, müdür koltugunuzdan hafif ileri geri sallanırken dinlemek vardı aslında.