Sosyal Medya

Balkanlar, Bosna-Hersek ve Türkiye

Araştırmacı yazar Müfid Yüksel, "Osmanlının bölgeden çekilmesi, bölgeyi kaybetmesi hem bu bölge açısından hem de Anadolu açısından büyük bir kayıp olmuştur. Osmanlı"nın beyni olacak şekilde merkez hinterlandını Rumeli/Balkanlar teşkil ediyordu. Osmanlılar son olarak 1912 Balkan savaşlarında bölgeyi kaybettiğinde beyninden vurulmuştu. Osmanlı"nın 1293 Harbinden (1877-78 Osmanlı-Rus Harbi) itibaren çekildiği bölgelerde kalan Müslümanlar için bugüne dek süren acı ve trajedilerin başlangıcı oldu. Bu tarihten başlayarak, bölgeden göçler ve bölgede kalan Müslümanların yaşadığı trajediler hep paralel seyretti" değerlendirmesinde bulundu.



Yüksel, kiÅŸisel blog sayfasında yer alan "BALKANLAR, BOSNA-HERSEK VE TÜRKÄ°YE" baÅŸlıklı yazısında, Osmanlı'nın 1912 Balkan savaÅŸlarında Rumeli/Balkanlar bölgesini kaybettiÄŸinde beyninden vurulduÄŸuna iÅŸaret etti.

Yüksel'in yazısı ÅŸöyle:

 

1930"lu yıllarda oluÅŸan Tito Yugoslavya"sının eski federal devletlerini oluÅŸturan ülkeler bugün bir geçiÅŸ süreci içerisinde. Sırplar, Hırvatlar, Arnavutlar, BoÅŸnaklar, Bulgar Makedonlar, Türkler, Vlahlar, Goranlar vs. bir çok topluluÄŸun yaÅŸadığı karmaşık ve zor bir coÄŸrafya.. Bu coÄŸrafyayı bölgeyi elde tutmak, zabt u rabt altına almak gayet güç. Osmanlı"nın asırlarca burayı bir arada idare etmiÅŸ olması büyük bir baÅŸarı.

Osmanlının bölgeden çekilmesi, bölgeyi kaybetmesi hem bu bölge açısından hem de Anadolu açısından büyük bir kayıp olmuÅŸtur. Osmanlı"nın beyni olacak ÅŸekilde merkez hinterlandını Rumeli/Balkanlar teÅŸkil ediyordu. Osmanlılar son olarak 1912 Balkan savaÅŸlarında bölgeyi kaybettiÄŸinde beyninden vurulmuÅŸtu. Osmanlı"nın 1293 Harbinden (1877-78 Osmanlı-Rus Harbi) itibaren çekildiÄŸi bölgelerde kalan Müslümanlar için bugüne dek süren acı ve trajedilerin baÅŸlangıcı oldu. Bu tarihten baÅŸlayarak, bölgeden göçler ve bölgede kalan Müslümanların yaÅŸadığı trajediler hep paralel seyretti.

Osmanlı devleti sona erip Lozan"da çizilen sınırlar üzerinde Türkiye Cumhuriyeti kurulunca, bölge artık sadece göçlerle anıldı. Türkiye"ye en son 1989"da Bulgaristan"dan vaki olan toplu göçe kadar süregelen göçler dışında bir uzun süre bölgeyle elle tutulur bir ilgi kurulamadı. Oraları, Meriç"in ötesi statükocu/Misâk-ı Millici-resmi ideolojinin dayatmasıyla çok uzak ve yabancı ülkeler gibi algılandı. 1990"a kadar süren Komünizm etkisi Balkanları Arnavutluk baÅŸta olmak üzere, daha da kapalı ve ulaşılamaz hale getirmiÅŸti.

1990"larda ise, bölgeye Yugoslavya"nın dağılması, savaÅŸlar ve katliamlar damgasını vurdu. Bu dönem BoÅŸnak ve Arnavut Müslümanlar için savaÅŸ ve katliamlarla dolu bir trajedinin yaÅŸandığı bir dönem oldu. Tam da bu dönemde Tek-Parti dönemi statükoculuÄŸu ile gözleri/vizyonu Meriç"in ötesini göremeyen Türkiye devleti hiç de iyi bir sınav veremedi. 2000"li yıllarda ise bölge ile ilgi/alaka kurma, Osmanlı"nın bakiyesi olan unsurlarla baÄŸ kurup, geliÅŸtirme anlamında geçmiÅŸe nazaran bir hayli ilerleme saÄŸlandıysa da hala bu son derece yetersiz düzeyde.. Türkiye 6 milyon civarında Arnavut nüfusu, 4,5 milyon civarında BoÅŸnak nüfusu barındıran bir ülke olarak bölge ile ilgilenme, bölgeye açılma konusundan hala niye bu kadar zayıf konumda anlamak bir hayli güç.. Özellikle Türkiye"de yaÅŸayan BoÅŸnakların büyük bölümünün, savaÅŸ ve katliamlara raÄŸmen, anavatanlarına olan kronik ilgisizliklerini hiç mi hiç anlayamıyoruz. Hele ki, Türkiye"nin öteden beri gerek Balkanlara gerekse diÄŸer birçok bölgedeki, Osmanlı bakiyesi Müslüman halklara hala "Dış Türkler, SoydaÅŸlar" nazarıyla bakıp, bunun üzerinden siyaset takip etmesi ülkemiz için en büyük ayak bağı/pranga. Uzun süredir, Eski Yugoslavya"da Türkiye, Makedonya ve Kosova"daki Türk azınlık üzerinden bir açılım izlemektedir. Oysa ki, Türkiye"ye olan Türkiye"nin sadece, Makedonya'da %4, Kosova"da 1,5 olan- yoÄŸun göçler dolayısıyla- Türk nüfus üzerinden açılım yapmaya çalışması son derece anlamsız bir tutumdur. Osmanlı bakiyesi olan ve milyonlarla ifade edilen Arnavut ve BoÅŸnak nüfusun neredeyse adeta göz ardı edilmesi kabul edilecek bir durum deÄŸildir.

Bosna-Hersek'te Türkiye'nin belediyeler ve bir kısım sivil toplum kuruluÅŸları üzerinden bazı etkinlikler düzenleme, yoÄŸun turistik geziler dışında çok ciddi bir faaliyetini gözlemleyemedik. Kosova"da TÄ°KA"nın restorasyonları dışında çok fazla bir etkinlik görülemiyor.

90"lı yıllarda ise, dünya ve bölgedeki deÄŸiÅŸimi göremeyen Türkiye, Bosna ve Kosova savaÅŸlarında aktif bir politika izleyemedi. Bu anlamda, Demirel faktörünün de etkisiyle, büyük fırsatların kaçırılmasına sebebiyet verdi.

Ayrıca, Türkiye"nin Rumeli"den çekilme ve yenilgi psikolojisi sonucunda oluÅŸan Resmi Ä°deolojisinin oluÅŸturduÄŸu kırılmalar/travmalar buna eklenince sorunlar daha da katmerleÅŸti. Türkiye"de Tevhid-i Tedrisât Kanunu, 677 Sayılı Tekke Ve zaviyelerin Seddine iliÅŸkin kanun gibi Ä°nkılap Kanunları ve 90 yıldır süren Din'e yönelik amansız yasaklar, Türkiye"nin bölgeye açılımında en önemli handikapları oluÅŸturmaktadır. Tüm bunlar Türkiye"nin Müslümanlık ortak kimliÄŸi üzerinden bölgeye açılımına, Avrupa'nın önleyici etkisi ile birlikte, ciddi darbe vurmaktadır. Oysaki, Türkiye"nin bugün için Müslümanlığı öteleyerek, bölgeye bir açılım sergileme ÅŸansı hiç bulunmamaktadır. Bunun en önemli ayağını da bölgede Tekke Ve Zaviyeler oluÅŸturmaktadır. 40"lı yıllardan itibaren Eski Yugoslavya ve Arnavutluk"ta Marxist rejimlerin oluÅŸup, ağır baskılar uygulamasına, savaÅŸ ve katliamlara karşın Tekke-Zaviye ve Hankâhlar hayatiyetlerini/varlıklarını resmi/legal bir ÅŸekilde sürdüre gelmektedirler. Türkiye"de hiç müntesibi kalmamış olan NakÅŸibendiyye-i Müceddidiye, Sa'diyye gibi tarikatlar ve zaviyeleri dahi Kosova ve Bosna baÅŸta olmak üzere bölgede halen varlığını idame ettirmektedir. Oysaki, Balkanlardaki tarikat ve zaviyelerin tümü Anadolu kökenli olmasına karşın, Türkiye"de 1925"te çıkarılan Tekke ve Zaviyelerin seddine iliÅŸkin 677 sayılı kanun dolayısıyla o dönemden beri yasak kapsamındadır. Türkiye"nin bölgeyle en rahat köprü kurabileceÄŸi bu müesseselerin Türkiye"de 90 yıl sonra halen de yasak olması bu bağın/köprünün kurulmasını baÅŸtan engellemektedir.

Balkanlar'da bulunan tarikatlar, tekke ve zaviyeler, Türkiye ile saÄŸlıklı bir baÄŸ/köprü kurulamadığından farklı arayışlara yönelmekte , Ä°slâmi temellerini kaybetmektedir. Hatta farklı ülkelerin/mezheplerin denetimine girmektedirler. Eski Yugoslavya ve Arnavutluk"taki tarikatlar, tekke ve zaviyelerdeki Ä°slam zemininden kaymaya karşıt olarak camiler de peyderpey Katı Selefi ekol ve grupların denetimine girmektedir. Tarikat, tekke-zaviyelerin iyice müfrit BâtıniliÄŸin/RâfıziliÄŸin etkisine girmesi, Cami ve medreselerin Katı Selefi grupların denetimine geçmesi, Rumeli Müslümanlarında ciddi bölünme ve travmalarının oluÅŸmasını tetiklemektedir.

Türkiye; 1920"li yıllardan beri, Meriç nehri ile Aras nehri arasına hapsedilmiÅŸ, Lozan sonrasında da sınırları dışında kalan eski topraklarına yönelik yürüttüÄŸü pasif/statükocu dış politikayla taÅŸ üstüne taÅŸ koyamamış, kendi Versay"ını yırtamamıştır. 90"lı yıllarda bu parantezden çıkmanın yolları kısmen açıldıysa da, Türkiye bu fırsatları -maalesef- hiç de iyi deÄŸerlendiremedi

Balkanlar/Rumeli"de ise merhum Özal döneminde baÅŸlatılan projelerin, sonrasında statükonun direniÅŸi ile bilinçli bir ÅŸekilde önünün kesilmesi ile, geleceÄŸe iliÅŸkin umutları hayal kırıklığına dönüÅŸtürmüÅŸtür. Türkiye"de 17 milyonu aÅŸkın Balkan/Rumeli kökenli nüfusun bu yönde aktive/dinamize edilip anavatanları ile saÄŸlıklı baÄŸlarının oluÅŸturulamaması, köprülerin kurulmasındaki yetersizlik ve kronik ilgisizlik halen süregelmektedir. Oysaki, Türkiye bu sayıda Balkan/Rumeli kökenli nüfusu barındırırken aynı zamanda bu nüfus, bir kısım çevrelerin "Beyaz Türk" olarak nitelendirdiÄŸi, Türkiye"nin büyük oranda elit/seçkinler tabakasını oluÅŸturmaktadır. Buna raÄŸmen, Balkanlar/Rumeli ile saÄŸlıklı bir iliÅŸkinin geliÅŸtirilememesi, hala saÄŸlam köprülerin kurulamaması ülkemizde marazlı bir siyasal/toplumsal yapıya iÅŸaret etmektedir. Balkanlar ve Kafkaslarda hedeflenen saÄŸlıklı baÄŸların oluÅŸturulması, Türkiye"nin tek-parti dönemi resmi ideolojisi ve statükosunun prangalarından kurtulup, sınırları aÅŸan yeni bir nüfuza kavuÅŸmasının yolunu açacak bir anahtar hükmündedir. Tabii ki, yeni vizyon ve sınırlar ötesi nüfuz artırmanın, maceracılıkla karıştırılmaması, maceralara atılınmaması ÅŸartıyla.

1990’larda ise, bölgeye Yugoslavya’nın dağılması, savaÅŸlar ve katliamlar damgasını vurdu. Bu dönem BoÅŸnak ve Arnavut Müslümanlar için savaÅŸ ve katliamlarla dolu bir trajedinin yaÅŸandığı bir acı tecrübe oldu. Tam da bu dönemde Tek-Parti dönemi statükoculuÄŸu ile gözleri/vizyonu Meriç’in ötesini göremeyen Türkiye, Balkanlarda hiç de iyi bir sınav veremedi. 2000”li yıllarda ise bölge ile ilgi/alaka kurma, Osmanlı”nın bakiyesi olan unsurlarla baÄŸ kurup, geliÅŸtirme anlamında geçmiÅŸe nazaran bir hayli ilerleme saÄŸlandıysa da hala bu son derece yetersiz düzeyde. Son dönemde, Suriye olaylarının ve Kürt sorununun geldiÄŸi son noktanın zorunlu olarak neden olduÄŸu Türkiye-Rusya yakınlaÅŸması ve bunun Türkiye’nin Balkanlar politikasına yansıması durumu daha da çetrefilli hale getirecektir. Türkiye en büyük Balkan/Rumeli diasporasını, 5-6 milyon civarında Arnavut nüfusu, 4,5 milyon civarında BoÅŸnak nüfusu barındıran bir ülke olarak bölge ile ilgilenme, bölgeye açılma konusunda hala yeterli düzeyde yol alabilmiÅŸ deÄŸil. güçlü Batı Avrupa ülkeleri baÅŸta olmak üzere bir çok ülke Balkanlarda beklenenin çok üstünde aktif durumdadır. Özellikle Türkiye”de yaÅŸayan BoÅŸnakların büyük bir bölümünün, onca savaÅŸ ve katliamlara raÄŸmen, anavatanlarına olan kronik ilgisizliklerini anlamak son derece imkansız.

Bosna-Hersek Müslümanları 1830'lardaki Kara Yorgi vak’asından beri bugüne deÄŸin bir çok travma/trajedi ve katliamlara maruz kalmasına; Avusturya-Macaristan devletinin iÅŸgali, Yugoslavya döneminde Komünizm’in ağır sekülerleÅŸtirme baskısına raÄŸmen varlığını ve kimliÄŸini sürdürmeye çalıştı. Camiler, Müftülükler, Medreseler ve Tekkeler baÅŸta olmak üzere dini kurumlarını koruma/sürdürme konusunda büyük çaba sarf ettiler. Halen de 90’lı yıllardaki kuÅŸatmalar ve katliamlara raÄŸmen bunu Merhum Alija Ä°zzetbegovic’in dirayetli liderliÄŸinde inatla sürdürdüler. Ancak, bugüne deÄŸin çok fazla hırpalanmış ve yorgun bir toplum haline geldikleri de gözden kaçmamaktadır. 90’lı yıllardaki kuÅŸatma/savaÅŸlarda, Banjaluka, Foça, Sokollu Mehmed PaÅŸa’nın Mimar Sinan’a yaptırdığı ünlü Drina Köprüsü’nün yer aldığı Vishegrad gibi Müslüman nüfusun çoÄŸunlukta olduÄŸu ÅŸehirler ve merkezler/ÅŸehirler tümüyle kaybedildi. 1300 civarında Cami vs. Osmanlı-Ä°slam eserleri Sırp-Hırvat saldırılarına/yıkıma maruz kaldı. Bunların büyük bir bölümü, Banja Luka’daki Fettahiye ve Praça’daki Semiz Ali PaÅŸa Camii gibi, ÅŸimdilerde yeniden inÅŸâ edildi. BoÅŸnaklar savaÅŸ döneminde dahi dini vs. müesseselerini ayakta tutma konusunda azami gayret gösterdiler. Osman Ef. Redzovic adlı emekli tarih öÄŸretmeni, 1992’deki savaÅŸ ortamında dahi azim ve gayretle Visoko Veliko Cajno’da bir medrese açmayı baÅŸarır. Bugün 85 yaşında olan Osman Ef. Redzovic’in bu medresesi, Tuzla’daki Behrambegova Medresesinin yanı sıra bugün Bosna-Hersek’te kampüsü, alt yapısı, donanımı ve öÄŸrenci ve eÄŸitim kalitesi ile en mükemmel medresedir.

Merhum Alija Ä°zzetbegovic’in 40’lı yıllarda temelini attığı yapı yaÅŸanan büyük travmalara raÄŸmen Bosna-Hersek Müslümanlarının ayakta kalmasının temel dinamiÄŸini teÅŸkil etmektedir. Ancak, Bosna’daki Müslüman nüfusun bu direnci ilerilere/geleceÄŸe taşıma konusunda yeterli olmadığı açık. Bosna-Hersek’te 1.800.000 civarında bir Müslüman BoÅŸnak nüfusu bulunmakta, ancak istihdam/iÅŸsizlik sorunu had safhada olduÄŸundan Batı ülkelerine hızlı bir göç yaÅŸanmaktadır. Bu da en çok Hırvatlarla birlikte yaÅŸadıkları, Mostar, Stolac ve Pocitelj gibi son derece stratejik önemi olan merkezlerde/ÅŸehirlerde yaÅŸanmaktadır. Özellikle, Mostar’daki Müslüman göçü önlenmediÄŸi takdirde, orta vadede Mostar Müslüman nüfustan arındırılmış olacaktır. Yanı sıra, Bosna-Hersek’te ticari/ekonomik sahanın büyük oranda Hırvat sanayici/iÅŸadamlarının elinde olması durumu BoÅŸnaklar açısından daha da vahim kılmaktadır.

Türkiye öteden beri, Bosna-hersek’te, özellikle Merhum Alija Ä°zzetbegoviç’in vasiyeti doÄŸrultusunda yatırımlar yapmasına karşın, bunlar yukarıda sıraladığım engeller yüzünden hiç de yeterli düzeyde olamamaktadır. Son dönemlerde Rusya faktörü ile bu yatırımların yeterli düzeye getirilebilmesi arasındaki dengenin saÄŸlanması, azami bir gayreti gerektirmektedir.

Bosna-Hersek’te bugün dergahlar ve medreseler açık olup yasal bir ÅŸekilde faaliyetlerini sürdürmektedirler. Tito/komünizm dönemi/travması yaÅŸamış olmasına karşın bu dini müesseselerin, medreselerin, irfan ocakları olan dergah/zaviye/tekkelerin günümüzde açık/yasal olması Türkiye ile kıyaslandığında, Türkiye açısından eksi bir puan olmaktadır. Zira, Türkiye’de bu dini kurumlar 92-93 yıldır kanunen halen yasak.

Türkiye’de Tevhid-i Tedrisât Kanunu, 677 Sayılı Tekke ve Zaviyelerin Seddine Ä°liÅŸkin Kanun gibi kanunlar ve 92-93 yıldır süren amansız yasaklar, Türkiye’nin bölgeye açılımında en önemli handikapları oluÅŸturmaktadır. Tüm bunlar Türkiye”nin Müslümanlık ortak kimliÄŸi üzerinden bölgeye açılımına ciddi darbe vurmaktadır. Oysaki, Türkiye’nin bugün için Müslümanlığı, yüzyıllara dayanan Dini kurumları Resmi ideoloji doÄŸrultusunda öteleyerek, bölgeye bir açılım sergileme ÅŸansı hiç bulunmamaktadır. Bunun en önemli ayağını da bölgede Medreseler ve Dergâhlar/Zaviyeler oluÅŸturmaktadır. 40’lı yıllardan itibaren Eski Yugoslavya ve Arnavutluk’ta Marxist rejimlerin oluÅŸup, ağır baskılar uygulamasına, savaÅŸ ve katliamlara karşın Tekke-Zaviye ve Hankâhlar, dini eÄŸitim veren medreseler hayatiyetlerini/varlıklarını resmi/legal bir ÅŸekilde sürdüre gelmektedirler. Türkiye’de hiç müntesibi kalmamış olan NakÅŸibendiyye’nin Müceddidiye kolu ve zaviyeleri dahi Bosna-Hersek baÅŸta olmak üzere bölgede halen varlığını idame ettirmektedir. Bosna’daki, Hacı Meylic ve eski BoÅŸnak General Åžeyh Halil Birzina’nın Sarayosna’daki NakÅŸibendi-Müceddidi-ÇiÅŸti MeytaÅŸ Dergâhı ve ÅŸubeleri ve Zenica yakınlarındaki Prizrenli Arnavut asıllı Arnauti köyündeki NakÅŸibendi dergahları bunların başında gelmektedir. Oysaki, Balkanlardaki tarikat ve zaviyelerin tümü Ä°stanbul ve Anadolu kökenli olmasına karşın, Türkiye’de 1925’te çıkarılan Tekke ve Zaviyelerin seddine iliÅŸkin 677 sayılı kanun dolayısıyla o dönemden beri yasak kapsamındadır. Türkiye’nin bölgeyle en rahat köprü kurabileceÄŸi bu müesseselerin Türkiye’de 92-93 yıl sonra halen de yasak olması dini müesseseler üzerinden bu bağın/köprünün kurulmasını baÅŸtan engellemektedir.

Bosna-Hersek’te kentleÅŸme ve ÅŸehir planlaması açısından Avrupa’nın diÄŸer ÅŸehirlerine benzer ÅŸekilde bir düzenlilik ve estetik göze çarpmaktadır. Bu anlamda, çarpık kentleÅŸme sorunu ile boÄŸuÅŸan Türkiye ile asla kıyaslanamaz. Kent merkezlerinin temizliÄŸin korunması konusunda bir hayli ileri düzeyde olması da gözden kaçmamaktadır. Bosna-Hersek’in ÅŸehirleri, yerleÅŸim merkezleri ile, özellikle Müslüman nüfusun yoÄŸun olduÄŸu yerlerde, Ä°slâm ülkeleri arasında temizliÄŸin/nezafetin en fazla korunduÄŸu Ä°slâm beldesi olarak nitelendirebiliriz.

 

 

 

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.