Güncel
Devletin Aşkınlığı - Devletin Sahipliği Bağlamında Modern Türkiye Siyasasında Darbelerin Muhafazakar Kökenleri / ANALİZ
'Türk muhafazakârlığını salt sağcı bir zihniyet ile açıklamak güçtür. Türk siyasal yaşamında sağ ve sol kavramları daima bulanık bir mecrada akmıştır. Muhafazakârlık ve muhafazakârlığa eşlik etmek durumunda bulunan dinsellik ve milliyetçilik olguları, sol ve liberal akımlarda da kendisine pekâlâ yer bulabilmektedir.'
ARİF ARCAN / Düşünce Mektebi
Giriş:
FETÖ/PDY’nın örgütlediği hain askeri darbe kalkışması olayı, Türkiye’de darbeler yolu ile devlet aygıtının ele geçirilerek iktidarların hukuk dışı el değiştirmesi olgusunu yeniden gündeme getirmiştir. 15 Temmuz 2016 Askeri Darbe kalkışmasını diğer askeri darbelerden ayıran en önemli fark; önceki darbe, muhtıra ve balans ayarlarının, devlet aygıtı içinde en üst zinde güç olan silahlı kuvvetlerin, ‘devleti koruma ve kollama görevi’nin kendinden menkul meşruluk algısı merkezinde, kurumasal emir komuta zinciri içinde gerçekleştrilmiş olmasına karşın, 15 Temmuz 2016 hain Askeri Darbe kalkışmasının, ‘Sivil Toplum Görünüşlü’ bir yapılanmanın askeri uzantıları marifetiyle gerçekleştirilmiş olmasıdır.
‘Sivil Toplum Görünüşlü Yapılanma’dan kastım, genel anlamda sivil toplum kavramının Türkiye’de taşıdığı anlam yükünün sorunlu olduğuna işaret etmektir. Türkiye siyasetinde sivil toplum iktidara odaklıdır ve en üst iktidara odaklılık, ‘devletin sahipliliği’nin, devlet aygıtını oluşturan kurumların ele geçirilmesi ile sağlanması girişimleridir. FETÖ/PDY sivil toplum kuruluşları kisvesi altında tam da bunu yapmaya çalışmıştır. İster sivil toplum görünüşlü örgütlenmeler marifetiyle şekillenmiş olsun, isterse de devletin kendi kurumlarının örgütsel ‘defacto’ görev algıları merkezinde şekillenmiş bulunsun devlet, neye mal olursa olsun ele geçirilmesi ya da elde tutulması gerekli en üst kurum olarak görülmektedir. Türkiye’deki darbeler zincirinin kökenini, devlet kavramına tarihsel süreç içerisinde yüklenilmiş bulunan aşkın ve ayrıcalıklı yer oluşturmaktadır. Zira devlet, iktidar olma biçimlerine bakılmaksızın siyasal aktörlere en geniş anlamda üst siyasal meşruluk kaynağı işlevini sağlamaktadır. Artık bir özdeyiş haline gelmiş olan; ‘Darbe başarılı olursa devlet başkanı, darbe başarısız olursa vatan hain olursun’ cümlesi tam da bu durumu anlatmaktadır.
Türk siyasal kültürünün baskın karakteristiği olan İktidara odaklılık; genel olarak kurumsal ve tüzel bir kişiliği olan siyasal bir aygıta karşılık gelmemektedir. Kişiselliğin ve bu kişisellik etrafında kümelenen iktidar talebinin ana belirleyici faktör olduğu ikbal arayışı ve iktidarı durumunda beka endişeleri, egemenlik ve onun billurlaştığı devleti önceleyen bir yönelim halini almaktadır. Türk siyasal kültürünün derin izlerini taşıyan Türkiyeli bütün siyasal yönelimler, nihayetinde “iktidara odaklılık” olgusu ile devletten ayrık olmayı (devletten ayrık olmak devlete karşı olmak değildir) başaramamışlardır.
Egemenlik, devletin en temel ayırt edici özelliği. Egemenlik ve egemenlikten doğan yasal şiddet kullanımı ancak devlet ile kaimdir. Bilinen insanlık tarihinin başlangıcından beri yapılan yoğun tartışmalar; devletin varlığı, oluşum süreçleri, egemenliğin kullanımı ve siyasal varlıkların meşruluk kaynakları merkezinde şekillenmiştir. Bu tartışmalar, nihayetinde ‘yönetim hakkı’ ve ‘yönetilenlerin bu hakkı algılayış biçimleri’ noktasında düğümlenmiştir. Bu bağlamda, egemenliği kullanan devlet aygıtının hem kendisine yönelik bakışı hem de vaziyet etmiş olduğu toplumsallığın devlet fikrine, bu fikrin somutlaştığı devlet aygıtına ve onun eylemlerine bakışı, olgusal olarak siyasal kültür kavramsallaştırması ile açıklanmaktadır.
Egemenliği kullanma tekelini savunan muhafazakâr bakış açısı, ekonomi politiğin çatışmacı bir tarafı olarak kabul ettiği halkın daha geniş bir ifade ile yönetilenlerin yönetim süreç ve aygıtlarını belirlemede etkinliklerini kabul etmezler. Muhafazakârlar kendilerini otoritenin ve iktidar aygıtının kurucu unsurları olarak var saydıklarından yönetim tekelini kendi uhdesinde görürler. Devrimci olsalar dahi her bir kurucu unsur, nihayetinde muhafazakâr bir tutuma evrilmek durumundadır. Muhafazakâr söylemi yüksek Demokrat Parti ilk kurulduğunda siyasal yelpaze içerisinde yerinin neresi olduğunu soranlara Adnan Menderes’in cevabı ilginçtir: ‘Cumhuriyet Halk Partisinden iki parmak solda’. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran iradenin partisi olan CHP, yeni bir hareket olan DP’sine göre muhafazakârdır. CHP’nin muhafazakârlığı; toplumsal mirası temsil etme noktasında toplumsal bir devamlılık algısı olarak değil, kurucu unsur algısının getirmiş olduğu yönetim hakkı tekelinin savunusu noktasında gelişmiştir.
Hem eski hem de yeni Türkiye siyasal yaşamı ‘sosyal kontratlara’ dayanan bir yöneten-yönetilen ilişkisi ortaya koymuş değildir. Türkiye Siyasal Kültüründe devletin ayrıcalıklı yeri; ‘dirliği’ sağlayan tebaanın, dirliğini borçlu olduğu ‘düzene’ yönelik duyduğu şükranın bir ifadesi olarak göstermiş olduğu sadakat ile düzeni sağlayan iktidar aygıtının devlet aklını ‘aşkınlaştırma’ eylemleri ile çakışmasıdır. Tebaanın sadakati paradoksal bir tutumu serimlemektedir. Tebaanın sadakati ile dirliği üreten tebaanın artık ürünlerine el koyan devlet ile yaşadığı çelişik ve çatışık durum bu paradoks durumunu oluşturmaktadır. Devlet ile millet arasındaki bu çelişki ve çatışmayı belirli bir dengeye oturtan olgu ise ‘adalet’ duygusudur. Adalet duygusu; tebaanın yapmak zorunda olduğu işleri ile siyasetin yani yönetime ait olan işlerin biri birlerinden bağımsız ama ortak bir ‘var oluşa’ matuf, karşılıklı yükümlülükler bağlamında yerine getirilmesinin anlamlı dengesinin hissediliyor olmasıdır.
Siyasetin yani yönetsel aygıtın yükümlülüğü, düzenin sağlıklı devamını sağlayacak güç ve kudreti sağlamaktır. Türk muhafazakâr geleneğinin milli irade vurgusu tam da bu noktada kendisini açıklamaktadır. Milli irade ile kastedilen; yönetime ait işlerde milletin siyasal bir kişilik olarak siyasal süreçlere taraf olması niyeti değil, yönetsel siyaset aygıtına kendi mantığı içerisinde yönetsel işlerinde bağımsızlığını tescil edecek ‘pasif bir olurlama’ refleksini göstermesidir. Türk muhafazakârlığını salt sağcı bir zihniyet ile açıklamak güçtür. Türk siyasal yaşamında sağ ve sol kavramları daima bulanık bir mecrada akmıştır. Muhafazakârlık ve muhafazakârlığa eşlik etmek durumunda bulunan dinsellik ve milliyetçilik olguları, sol ve liberal akımlarda da kendisine pekâlâ yer bulabilmektedir.
Anavatan Partisi (ANAP) ile başlayan, Adalet ve Kalkınma Partisi (Ak Parti) ile güçlü bir şekilde devam eden neoliberal ekonomi anlayışının yaslanmış olduğu ekonomi politiğin doğasında özellikle ideolojik toplumsal örgütlenmeler bir engel olarak görülmektedir. Neoliberal ekonomi politiğin işlerlik kazanabilmesi için siyasal ve toplumsal örgütlenmelerin tasfiye edilmiş olması, beraberinde derin bir ‘temsil krizi’ni gün yüzüne çıkarmıştır. Özellikle parlamento dışında bırakılmış bulunan toplumsal muhalefet unsurları hızla muhafazakârlaşarak neoliberal ekonomi politiğinin temel çıktılarına karşılık savunmacı bir direnç noktası oluşturmuşlardır. Türk solu, evrensel sol zihniyetin bütün kabullerini reddederek militarist ve ilkel kolektivist otoriter bir devlet anlayışını ’ulusalcı’ bir tema dâhilinde içselleştirebilmiştir. Bu bağlamda İşçi Partisinin ismini ‘Vatan Partisi’ olarak değiştirme ihtiyacını hissetmiş olması bu duruma verilecek çarpıcı bir örnektir.
Merkez solu temsil eden CHP bile bu içselleştirmeyi kabul etmek durumunda kalmış, yaygın toplumsallık ile çakışma ihtiyacını, klasik muhafazakâr söyleme sahip çıkma eylemleri ile aşmaya çalışmıştır. Son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bu durum bütün açıklığı ile yaşanmış, Ak Parti karşısında başta CHP olmak üzere siyasal yelpazenin milliyetçi, muhafazakâr, aşırı sağ ve sol unsurları, muhafazakâr bir adayı açık bir ittifak anlayışı içinde destekleyebilmişlerdir.
Türkiye siyasal kültüründe devlet ve devlete ait olan bütün girdi ve çıktılar, zihinsel olarak toplumsalın üzerinde ayrık bir özne olarak sürekli egemendir. Bu egemen olma durumu, siyasal aktörlerin devleti ele geçirme yada devleti elde tutma eylemlerinin kökenini oluşturmakta, darbeler geleneği ile de bu olgu ete ve kemiğe bürünerek görünüyor olmaktadır.
ASKERİ DARBELERİN MUHAFAZAKÂR KÖKENLERİNİN KAYNAKLARI
-
Türk Siyasal Kültürünün Mahiyeti:
Türk siyasi tarihine bakıldığında devlet ve siyaset, Batı’da tarif edilen devlet ve siyaset anlayışlarından oldukça farklı bir mahiyet taşır. ‘Batı'da devlet ve toplum hayatı kontratlara dayanır. Osmanlı'da devlet ve toplum hayatında bu tip kontratlara dayanan bir tür kurumlaşma pek söz konusu değildir.’1 Türkiye’nin hem klasik döneminde, hem ıslahat, modernleşme safhalarında nihayet modern Türkiye Cumhuriyetindeki devlet tarifinde ve devlet anlayışında temayüz eden ana fikir; ‘var olma ve var kalma’ durumudur.
Türk siyasal kültüründe devletin var olma ve var kalma bağlamındaki ayrıcalıklı yeri, Türk siyasal kültüründe devlete ait olan şeyleri, zihinsel olarak toplumsalın üzerinde bir özne olarak egemenliğe taşımıştır. ‘Türkiye’de devletle toplum arasındaki ilişkinin, bağın ve mesafenin nasıl olması ve nasıl anlaşılması gerektiği her zaman ikircikli bir zihinsel atmosferi ima etmiştir. Çünkü bu topraklarda devlet tarihsel olarak topluma kıyasla daha ‘üst’ bir kategori olarak kabul edilmiş, dolayısıyla da daha ‘üst’ bir gerçeklik olarak algılanmıştır. Öyle ki sanki toplum devlet sayesinde var olmakta, varlığını devlete borçlu bulunmaktadır. Buna karşılık devletin topluma bağımlılığı son derece zayıf gibidir. Nitekim devleti toplumdan bağımsız olarak tek başına durabilen, toplumdan bağımsız bir ‘tarihe’ sahip olabilen bir aktör olarak ele alan bakış hâlâ egemenliğini sürdürmekte. Gerçekliği tahrif etmesine, hatta açıkça olanaksız bir durumu işaret etmesine rağmen, söz konusu anlayışın böylesine ‘doğal’ kabul edilmesi; Anadolu insanının toplumu nesnelleştirirken devleti özneleştiren bir yönetim altında fazlaca uzun yaşamasıyla ilişkilendirilebilir…’2
Osmanlı Klasik dönemindeki siyaset; devlet aygıtının kısıtlı kadrolarına yönelik geniş bir aday grubunun rekabeti şeklinde tezahür ediyordu. Siyaset, merkezde bulunan oyuncuların merkezi yönetmeye yönelik ikbal arayışlarındaki bir tür eşitlerin rekabetiydi. Bu oyuncuların kahır ekseriyetinin devşirme oluşu, kapıkulu mantığını taşıyor olması,3 saray fideliğinde yetişmiş4 ve sosyal arka planlarının bulunmayışı nedeniyle siyasi rekabet ve çatışmalar ‘çevreden arındırılmış merkez içi’ yapısındaydı. Siyaseten ortaya konulan itiraz ve talepler sadakat olgusu doğrultusunda zinhar padişaha yönelik değil, padişahı etkileme noktasında padişah haricindeki erke yönelikti. Bu yönelim, liyakat ve ehliyetin sorgulanması noktasında tezahür etmekteydi. Padişaha yönelik olmayan itiraz ve talepler, mülkü yönetmeye yönelik diğer bir hanedan üyesinin iradesinin mevcut olması durumunda hanedana yönelik olmayan itiraz ve taleplere dönüşüyordu.
Bu incelikli merkez içi siyasi faaliyetler daima can yakıcı, can alıcı sonuçlara yol açmaktaydı. Siyasi tarihimizde bu rekabetin sonuçları doğrultusunda siyasetin meşruluğu daima tartışma konusu olmuştur. Siyaset gömleği ile kefenin eş anlamlı tutulduğu siyaset meydanında ‘haddini bilme’ her şeyi yerli yerinde görmek isteyen bir anlayışın tezahürüdür. Nimeti ve külfeti dağıtma tekelini elinde bulunduran devlet aygıtına yönelik çevrenin itiraz ve talepleri, merkezi bürokrasinin ‘devlet (bürokrasi) dili’ marifetiyle başkalaşım geçirmekteydi. Bu başkalaşım; devlet aygıtının merkez ve taşra teşkilatlarındaki ekonomik örüntülerinin oluşturduğu ve dayandığı zeminin yapısına göre gelişmekteydi. Merkeze yöneltilmiş çevrenin itiraz ve taleplerinin zemine göre çarpıtılarak, aşırı önemseme ile abartılarak, önemsenmeyerek, görmemezlikten gelinerek başkalaşım geçirmesi, çevre- merkez ilişkisinde derin parçalanmalara ve çatışmalara yol açmıştır. Siyaset can ve mal güvenliğinin tehlikede olduğu bir alan olarak görülmüştür.
Özgün çevre-merkez ilişkisi karşılıklı yükümlülüklere dayanıyordu. Bu karşılıklı yükümlülükler çerçevesinde cereyan eden siyasetin basit mantığı, çevrenin siyasete müdahil olmasını gerektirmiyordu. Fetihlerle ele geçirilen topraklar, çeşitli sebeplerle yerinden kopmuş nüfusa veriliyor, buralar şenlendirilmek üzere iskâna açılıyordu. Toprağın kullanım hakkı kendisine devredilen ahali bunun karşılığında elde etmiş olduğu üründen ayni ve nakdi vergisini ödüyordu. Merkez (devlet, devlet aygıtı, otorite, mülkün sahibi, iktidar alanı, kamusal alan, karar vericiler, artık ürüne el koyan) oluşturulan bu dirliği düzene sokuyordu. Merkez yükümlülük olarak; dirlik ve düzenin devamını gözetiyor, adaleti ve can güvenliğini sağlıyordu. Çevre (üreten, artık değerine vergi olarak el konulan, alınan kararlardan direkt etkilenen, kitle, ahali, iş gücü topluluğu) yükümlülük olarak; kullanım hakkının devredildiği toprağı boş bırakmıyor, etkin bir tarım ve hayvancılığın devamını sağlıyor, vergisini ödüyor, oluşturulan dirlik ve düzene itaat ediyordu.
Özgün çevre-merkez ilişkisinde devletin kendince faaliyetleri bu ilişkinin devamı için bu ilişkiden bağımsızdı. Üreten kesimden asker almıyor, saraya, hizmet ve yönetim kademelerine dâhil etmiyordu. Bütün bir devlet aygıtının askeri (seyfiye) sayıldığı sistemde üretici olan çevreye askeriye, mülkiye ve ilmiye kapıları sıkı sıkıya kapatılmıştı. Devlet aygıtının (ekseriyetle) askeriye dâhil en alt kademelerinden en üst kademelerine kadar ihtiyacı olan iş ve beyin gücü, devşirme usulü ile tedarik edilen kapıkullarından sağlanıyordu.
Çevre-merkez ilişkisi, siyasete çevreden arındırılmış merkez içi bir özellik veriyordu. Bu ilişki ve bu ilişkiden doğan siyaset, çevrenin itiraz ve taleplerini de sınırlıyordu. İtiraz; mevcut ilişkideki suiistimallerin adalet duygusunu zedelediğinde bu adaletsizliğe karşı ortaya konulan itiraz şeklinde tezahür ediyordu. Talep ise; adaletin yeniden tesisi yönündeydi. Yönetsel alana ortaklık şeklindeki bir talep tabiatı gereği ‘tehdit’ olarak algılanıyordu. Bu tehdit algısı zamanla olması olağan itiraz ve taleplere de şamil kılınınca çevre-merkez ilişkisi gittikçe tek yönlü bir ilişki haline dönüşmüştür. Ana fikir; her şeyin olması gereken yerde, olması gereken şekilde bulunmasıydı. Osmanlı Devletinin çevre-merkez ilişkisindeki devletin eylemlerindeki bağımsızlığı, kadim “devlet aklının” bir tezahürüdür.
Merkez ile girişilen fiili ilişkiler, bu ilişkilerden doğan çevre içi çelişki ve çatışmalar siyasi bir itiraz ve talebe dönüşemiyordu. Çevre hiçbir zaman siyasetin tarafı olmamıştır. Siyasi alanı oluşturan Merkez, çevresini oluşturduğundan mülkün sahipliliği üzerinden deruhte ettiği bir kamusal alan sahipliliği vardır. Bu sahiplilik tüm devlet aygıtına sirayet etmiştir. Devlet aygıtı içinde rol alan unsurların içselleştirdiği ve ikbalini aradığı devleti ‘sahiplik’ üzerinden tanımladığından bu alanı korunması gereken ‘mahrem alan’ olarak görmesi normaldir. Merkezin siyaseti tekelinde bulundurmasının meşruiyeti, mülkü elde tutabilme ve bu mülkün kullanım hakkını çevreye ekonomik faaliyetler yaparak artık değer üretmek üzere devredebilme becerisinden kaynaklanmaktadır.
Devlet otoritesi yanında ‘sivil bir alana’ işaret edebilecek yapılar, siyasete yön verecek, siyaseti oluşturacak ve siyaseti yeniden üretecek bir kimliğin oluşumunu mümkün kılmıyordu. Çünkü siyasetin oluştuğu devlet katı ile direkt veya dikey bir temas söz konusu değildi. ‘Osmanlı’da sivil toplumu teşkil edecek unsurlar merkeze bağlı kalmışlardır. Bu bağımlılık ekonomik, kültürel ve idari temellere dayanmıştır. Batı Avrupa’nın siyasal tarihinde devlet otoritesi karşısında nispi özerkliğe sahip olan ve kendi değerleri üzerinde bir bütünsellik gösteren sivil toplum unsurlarını Osmanlı’da göremiyoruz. Varlıkları bağlamında bu unsurlarla karşılaşmak mümkündür; ancak merkeze idare karşısındaki durumları itibariyle kendi normları ve salt kendilerine özgü kurallar ve ilişkiler geliştirmeleri mümkün olamamıştır. Değişik sivil toplum unsurları şu ya da bu şekilde resmi otoritenin birer sacayağını oluşturmuşlardır.’5
Hayatın olağan akışı, toprak üzerindeki geçimlik faaliyetler ile devlet-ahali ilişkilerindeki karşılıklı yükümlülüklerin ‘dirlik ve düzen’ içinde bir birlerinden bağımsız yerine getirilmesi esasına dayanıyordu. Bu bağımsızlık durumu; yükümlülükler çerçevesinde bir bağımsızlık durumuydu ve çevreyi siyasetin dışında tutuyordu. Siyaset, gerçek kişilerin gücü ve otoritesi altında deruhte edilen bir eylemdi ve kimlik gibi tüzel kişilik kavramı bu olağan akışın içinde yoktu. Hem şehirlerde hem taşrada hem de kırsalda kendi okumaları etrafında kümelenen siyaset dışı sivil alan, siyasetten bağımsız ama devlet merkezli siyasetin sağladığı düzen içinde bir kültürün oluşumunu sağlamıştır. Daha çok meslek ve meşrep birliğine dayalı bu sivil yapılar içindeki göreceli yatay ilişkiler ve ahlaki örüntüler, dikey ilişkilerin serdedildiği siyaset alanına yönelik negatif bir tutumu besliyordu.
Hem Müslüman unsurların kendi içlerindeki yatay ilişkileri hem de Gayrimüslim tebaanın millet sistemi içinde kendi aralarında yatay, merkez ile dikey ilişkiler içinde bulunması, parçalı bir kamusal alanın oluşumuna neden olmuştur. Tarihsel olarak sivil toplumun kendisini ifade edeceği kamusal alanın parçalı olması; yukarıdan dayatılan hareketlenmelere karşı, ilk etapta gerekli olan tutarlı ve etkin bir sivil inisiyatifinin oluşumunu engelleyen önemli faktörler arasındadır.
II. Mahmut, gerçek kişilikler üzerinden muhayyel bir siyasi varlık olarak görülen Osmanlı mülkünü, gerçek kişilerden ayrı bir kişilik olmak üzere tüzel bir kişiliğe sahip ‘devlet’ olarak görülmesi yönünde reformlara girişti. II. Mahmut, devleti görünür ve işlevsel kılmak için Osmanlı bürokrasi aygıtını yeniden inşa etti. Tebaanın bu tüzel kişi ile temasının sıklaşmasının bir kimlik üreteceğini ve üretilen bu kimliğin bir dinamizm kazandıracağı umudu içindeydi. Tebaa, devlet işlerinin kendilerinden bağımsız işletilmesine alışıktı. Merkez ve taşralarda tek tip olarak dizayn edilen devlet daireleri ile birlikte tebaa, devlet ile yüz yüze geldi. Özellikle taşradaki ahali, devlet dairelerine resmi asılan padişahlarına alışmaya çalışıyordu.
II. Mahmut devlet işlerinden tebaanın haberdar olmasını istiyordu. Takvim-i Vekâyi (ilk resmi gazete) gazetesi tebaa ile devleti buluşturacaktı. Devletin tüzel bir kişilik olarak yeniden dizayn edilmesi ve bu dizayn edilme içinde oluşturulan bürokratik ağ fikri, devletin tebaası ile sık sık temasına dayanıyordu. Bu teması sağlayan ‘memur’ yeni bir olgu olarak sivil hayatın alanına girmiştir. Merkezi siyaset saraydan çıkmış, memurları vasıtasıyla ülke topraklarına yayılmıştır. Bu yaygınlık merkez-çevre çatışmasına yeni bir boyut getirmiştir. Çünkü devletin, memuru aracılığıyla konuştuğu dil, çevrenin dili ile aynı değildi. Merkezi siyaset bu yeni bürokratik yapı ile yaygınlaştıkça meşruiyet kaygıları da bu yaygınlaşmaya paralel olarak artmıştır.
Merkezi siyaset unsurlarının grup kimliğinden doğan dinamizmi, toplumsal değişimi sağlayacak derinlikten, dolaysıyla toplumsal arka plan gücünden yoksundu. Merkezi siyasetin çevreden arındırılmış yapısı bu değişim ve dönüşüme çevrenin siyasi katkısını sınırlıyordu. Merkez çevreyi dönüştürmek istiyordu. Bu dönüştürmenin dili ‘merkezi hükümranlık’ zihniyetinin alışkanlıklarından kaynaklanan hükmedici bir dildi.
-
Türk Siyasal Kültüründe İktidara Odaklılık:
Aristokrat bir sınıfı olmayan Osmanlı Devletinde, yeniçerilerden sadrazama kadar olan tüm askeri ve bürokratik hiyerarşi kapıkuluydu. Bir devlete derinliğini veren yönetsel hiyerarşik katmanlarının ‘hükmü şahsiliği’ padişah nezdinde tek elde toplanınca ‘mutlakiyetçiliğin’ sınırları en alttan en üste kadar bütün yönetsel katmanları sarıp sarmalıyordu. Padişahı ile var olan, meşruluğunu padişahından alan ‘nihayetinde hukuksuz’ kapıkulunun özlük hakları, padişahın inayetine veya padişahın hışmına göre belirleniyordu. Bu durum padişaha yani devlete yakın olmayı sürekli gerekli kılıyordu. Kapıkulu velinimeti padişahı ile birlikte devleti (mülkü) sahiplenmek zorundaydı. Bu zorunluluk, kapıkulu mantığı içinde çevreden kopuk bir grup kimliği ve bu kimlikten hareketle bir grup dinamiğinin oluşmasına neden olmuştur. Bu gurup kimliği ve grup dinamizmi kendi içerisindeki çelişki ve çatışmaları ile birlikte siyaseti merkezileştirmiştir.
Osmanlı bürokrasisinin siyaseti merkez içinde bırakma çabalarını göz önünde bulundurarak yapılacak tahlilin varacağı nokta; Devletin (mülkün) sahipliliği olgusu olacaktır. İktidar odaklı siyaset ve bu siyasetin oluşturduğu çelişki ve çatışmalar devletin sahipliliği etrafında dönüp durmaktadır. Merkezin sürekli şekillendirmeye çalıştığı ‘kamusal alan’ bu sahiplilik olgusunun meşrulaştırıldığı örüntüler ile doludur. ‘Devletin siyasal ve ekonomik konulardaki denetim iddiası, kültür üstünlüğü hakkıyla da destekleniyordu. Çevrenin ayrışıklığına oranla yönetici sınıf olağanüstü derli topluydu ve bu, her şeyden önce bir kültür olgusuydu. Burada biri olumlu öteki olumsuz iki öğeyi birbirinden ayırabiliriz. Bir yanda, tüm devlet mekanizması Sultanın yüceliği mitosunun etkisindeydi; öte yanda, sıradan ölümlülere, resmî kültürün simgelerine ulaşmalarını engelleyen kısıtlamalar konmuştu. Göçebe ya da yerleşik olan, kırda ya da kentte bulunan halkın çoğu için bu kültür ayırımı, çevrede yaşadığını gösteren en çarpıcı özellikti.’6
Türkiye Cumhuriyetini kuran kadroların tam bağımsızlık söylemi, toplumun geçmişini de içine alan çepeçevre kuşatılmışlık vurgusu ile oluşturulan düşman algısı bu sahipliliğin kamusal alanda meşrulaştırma faaliyetlerine verilebilecek önemli örnektir. Diğer önemli bir örnek ise yakın siyasi tarihimize damgasını vuran İttihat ve Terakki Cemiyeti Tecrübesidir. İttihat ve Terakki tecrübesi esasında siyasi zihnimizin bir haritası mesabesindedir. İttihat ve Terakki Cemiyeti taşrada kurulmuş bir siyasi organizasyondu. Amacı devletin sahipliliğini eline geçirmekti. Meşrulaştırıcı söylemi ise devleti kurtarmaktı. Devleti kurtarma faaliyetlerini padişahtan bağımsız, hukuk ve bu hukuk çerçevesinde oluşturulmuş dinamik müesseseler marifetiyle yerine getirecekti. Bütün bu söylemlerine rağmen iktidarı boyunca tüm hukuksuzlukları göstermekten geri durmadı.
İttihat ve Terakki Cemiyeti taşra kaynaklı bir örgüttü ve yönetsel kadroları alt ve orta bürokrasiden, sivil alandan müteşekkildi. Ama merkezi siyaset açısından bir tecrübeleri yoktu. Devletin sahipliliği zihniyeti yönünde psikolojik olarak bu durumu sürekli bir meşruluk sorununu olarak yaşadılar. İttihat ve Terakki Cemiyetini temsil eden üst yönetim, çok kısa bir zaman zarfında tüm devlet ve bürokrasi teamüllerini altüst ederek en üst bürokratik unvanlar ile kendilerini donattılar.
İttihat ve terakki Cemiyetinin sembol ismi Enver paşa genç ve tecrübesizliğini saraya damat olma ile gidermeye çalıştı. İttihat ve Terakki Cemiyeti siyasi tarihimizde çevrenin merkeze yürümesine gösterilecek en ilginç örneklerden birisidir. Fakat iktidar odaklı siyasi zihin, merkeze yürümüş olan bu çevre unsurlarının yeni bir merkez oluşturmasına neden olmuştur. İttihat ve Terakki Cemiyeti kudretine rağmen dâhil olduğu merkezin kadim devlet aygıtının gölgesini sürekli olarak üzerinde hissetmiştir.
İktidar odaklı siyasi zihin güncelde de tüm dinamikleri ile canlıdır ve sürekli siyasete yön vermektedir. Çevrenin siyasetindeki iktidar odaklılık, yüksek bir aidiyet duygusu ile oluşabilecek bir kitleselliği mümkün kılamamaktadır. Çevrenin ancak ana kırılmalar ile dışsal olarak elde etmiş olduğu kazanımları korumak ve kollamak haricinde bir siyasi duruşu oluşamamıştır. Kısaca iktidara odaklı siyasi zihin, çevreden koparttıklarını merkezileştirmektedir.
-
Türk Siyasal Kültüründe ‘Nimet Dağıtan/Toplumsalı İnşa Eden Devlet’ Algısı ve Türkiye’nin Sermaye Birikimi Sorunu:
Osmanlı Devletinde Batılı anlamda bir burjuva sınıfı bulunmuyordu. Değeri üretenlerin faaliyetlerinin niteliği ve sınırı devlet katında belirlenmişti. ‘Osmanlı Devleti, toplum içindeki grupları tasnif eder, her birine kendi biçtiği bir "rol" tanır, bu grupların önderlerini topluluğun hareketleri açısından kendine karşı sorumlu tutar; gruplan ve kişileri kendine göre çizdiği bir toplumsal "yapı" planına yerleştirir. Rejim, kaynakları denetleme politikasının bir parçası olarak, ülkenin zenginlik kaynaklarının ve uyruklarının niteliklerinin zaman zaman "envanter"ini çıkarır.’7
İzzet ve ikbal kapılarının anahtarı devlet katında idi. İzzet ve ikbali elde etmek için bir şeyler üretilmesi gerekmiyordu; ürün fazlasına el koyan devlet aygıtına dahil olmak yeterliydi. Fakat devlet katında elde edilen zenginlik yine devlet görevi ile mukayyitti. Bu durum sermaye ve servet birikimimi engelliyordu. ‘Osmanlı tüccarı ve zanaat erbabından hiç kimse bu imparatorluğun tüketim normlarına, kültürüne ve yaşam tarzına etki yapacak durumda değildi. 1500'lerde bir sancak beyinin yıllık geliri 12000 altın duka civarında iken, Bursa'nın en zengin tüccarının terekesinden 4000 altın çıkmıştı. Zenginlik ve parlak yaşayış büyük imparatorlukta Batı Avrupa toplumlarındaki gibi ortaya çıkmıyordu.’8
Osmanlı Devleti, 19. Yüzyıl Avrupası ile ölümcül karşılaşmasında sermaye birikiminden yoksun bir durumdadır. Avrupa’da burjuvazinin inşa etmiş olduğu “politik insan” figürü, kâr ve fayda eksenli bir ekonomizm yönelimi içindedir. Osmanlı tebaasının içinde bulunduğu olumsuz koşullar göz önüne alındığında bu durum eşitsiz bir karşılaşmadır. Osmanlı Devletinde tebaanın ilerleme ve yükselme hususunda görüş ve düşünceleri vardı elbette. Fakat merkezi siyaset unsurları ya da yüzü devlete dönük dolaysız olarak devlet aygıtının sahipliliğini ele geçirme amacını güden iktidara odaklı muhalefet unsurları, tebaanın bu görüş ve düşüncelerini siyasal alana taşımamıştır.
Değişim ve dönüşümün ancak siyasal zeminde yapılabileceğine inanmış olan İttihat ve Terakki’nin “milli burjuva” yaratma politikaları örneğinde görüleceği üzere, devletten transfer edilen değerlerle Türk siyasal hayatında ana figür haline gelmiş olan “vurguncu” tipolojisinin oluşmasına neden olmuştur. Savaş yıllarının bilinçli «zenginleştirme» politikalarından en çok nasibini alan grup, tabiatıyla, siyasî iktidarla yakın bağlar kurmayı başarmış Müslüman ticaret burjuvazisi idi.’9
Türkiye’nin Cumhuriyet dönemi ile birlikte deneyimlediği ulus-devlet tipi siyasal örgütlenme, tabiatı gereği hâkim bir sınıfa dayanmak zorundadır. Bu sınıf, burjuva sınıfıdır. Bir burjuva sınıfına sahip olmayan Türkiye, bu sınıf açığını devlet katında üretme yolunu seçmiştir. ‘Devlet desteğiyle yerli sermayedar «yetiştirme» girişimlerinin en etkili ve yaygın yöntemlerinin başında, devlet tekellerinin imtiyazlı özel şahıs ve şirketlerce işletilmesi gelir… pek çoğunda üst düzeyde siyasî kadrolardan ve devlet katından önemli kişilerin de ortak ve hissedar olduğu bu şirketler, devletin sağladığı tekel durumundan yararlanarak yüksek kazançlar elde etmişlerdir…1923 sonrasında, siyasî kadrolarla sermaye çevrelerinin bir araya gelmesinde, 1924 yılında kurulan İş Bankası özel bir önem taşımıştır… İş Bankası dönem boyunca, yerli ve yabancı sermaye ile siyasî iktidar arasındaki bütünleşme sürecinde fevkalâde aktif bir rol oynamış ve çeşitli iktisat politikası kararlarını sermaye çevrelerinin istekleri doğrultusunda yönlendirmede çok etkili bir baskı grubu oluşturmuştur.’10
Türkiye Cumhuriyeti devlet kadroları bir taraftan hâkim sınıfını inşa ederken diğer taraftan ise Batı toplumsallığını model alarak tarihselliğinden kopartarak izole etmiş olduğu toplumsallığı yeniden yapılandırmaya çalışmıştır. ‘1930'lu yılların ortalarından itibaren devletçi elit, toplumu avuçları içinde boğacak duruma getirmekle yetinmemiş, onu aynı zamanda devletle, daha doğrusu devletin tek partisiyle bütünleştirerek özel ve öznel olanı kamusalın potasında eritmeye çalışmıştır. Gerçekte 1930'lu yılların özel alanı, aile mahremiyetinin dışında ancak yeraltında bulunabilmiştir. Devletçi elit, toplumsal, siyasal, kültürel, teknolojik, ekonomik, estetik ve sanatsal tüm etkinlikleri mutlak anlamda kendi denetimine almıştır. Ekonomik üretimi gerçekleştirmenin yanı sıra, kültürel, sanatsal ve dinsel alandaki faaliyetlerin de organizatörü ve belirleyicisi devlettir. Devletçi elit yeniden yaratacağı toplumun ana malzemesi olarak "tek tip insan" yetiştirmek için tüm kurumlan seferber etmiştir. Bu amaçla ideolojik eğitim veren okulları, Halk Evleri'ni ve Köy Odalarını mahalle, köy veya kent demeden sosyal yaşamın en ince ayrıntısına kadar yaygınlaştırmıştır.’11
İhdas edilen hâkim sınıfın denetiminde oluşturulan kamusallık ve kamusal alanlar, geleneksel sayılan yapılara kapatılmıştır. Kamusal alanlarda boy gösterebilmenin yolu yeni sınıfa dâhil olmaktan geçiyordu. ‘…geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemi siyasal yapılarının ayırt edici özelliği, siyasal sisteme girişi ve siyasal elitleri (yani kendisini) ödüllendirecek ekonomik kaynakları denetimi altında tutan bürokratik bir elitin iktidar üzerindeki merkezileşmiş tekeliydi.’12
Devlet katında, devlet ile tümleşik ve devletten transfer edilen sermaye ile oluşturulan “burjuvazi”, ekonomik çıkar temelli ilişkide bulunduğu örüntüleri ile birlikte geniş yığınları ifade eden “millet” denilen ana kütleden uzak durmuştur. Bu uzak duruşun siyasallığı; devletin sahipliliği üzerinden deruhte edilen tekelci bir zihniyetin yönetsel iddialarıdır. Bu yönetsel iddia içerisinde ana aktör olarak millet bulunmuyordu. Cumhuriyet kadrolarının radikal Batıcı yönelimleri, içkin ve öze ait bir yönelim değildi. Siyaseti tekelleştirmek için bu yönelimi bir tür meşruiyet aracı gibi kullanıyorlardı. Bu meşruiyet aracı ile millet denilen ve kamusal alanda boy gösterilmesine izin verilmeyen unsurlar üzerinde yönetsel iddianın “sorunsuz” ve “etkin” devamı sağlanmıştır.
Osmanlı Devletinin uzun bir yüzyıl süren savrulmasının neden ve sonuçlarının açıklaması üzerine oturtulan bu meşruiyet aracı, milletin neden kamusal alanlardan uzak tutulduğunun da bir açıklaması mesabesindeydi. Bu açıklamaya göre; millet genel ahvali anlamaktan acizdi ve genel ahvali hakkıyla anlayan sadece devlet aklı idi. Artık sığınılan bu vatan parçasının bölünmemesi ve kaybedilmemesi gerekiyordu; bunun için de etkin tedbirleri alan “yeni devletti”. Her şeyiyle yeni bir devlet; tarihi, sosyolojisi, psikolojisi ve istikbale ait tasavvurları ile yeni bir devlet. Yeni devletin yeni bir milleti olmalıydı. Bu yeni milleti “yaratacak” kudret de yeni devletin elindeydi. Yeni bir millet meydana getirmek için eskiyi hafızasında diri olarak tutan eski millet, kamusal alanlardan uzak tutulmalıydı. Parçalı kamusallık yine devrededir. Kapalı devre çalışmak zorunda olan parçalı kamusallık, bireyi, içerisi ve dışarısı olarak ikiye böldü. Fakat dünya değişiyordu.
II. Dünya savaşı sonrasında dış baskılar nedeniyle çok partili siyasal yaşama geçen Türkiye Cumhuriyeti, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’nin uzun iktidarından sonra CHP’sinden kopan siyasal kadroların kurmuş olduğu Demokrat Parti (DP) iktidarını yaşamıştır. Sermaye birikimi yine en büyük sorundur. CHP’nin tek parti iktidarı boyunca sermaye tabana yayılamamış, derinlik kazanamamıştır. DP’nin iktidarı ile birlikte ilk önceleri yüksek bir ivme kazanan ekonomik yaşam, iç ve dış olumsuzluklar nedeniyle durgunlaşmıştır. DP’nin tutarlı ekonomik politikalarına sahip olmayışı ekonomik sorunları derinleştirmiş, durgunluğu aşmak için kamu yatırımları arttırılmış, devlet kaynaklarından dolaylı ve dolaysız sermaye transferleri hızlanmıştır.
1960 Askeri Darbesi, DP’nin ana ekonomik politikalarının bulunmayışına bir tepki olarak “Planlı Kalkınma” modelini yürürlüğe koymuştur. 1960 Askeri Darbesinin devlet ve bürokrasinin siyasal ve ekonomik yaşama “vesayetçi” yaklaşımını açıklayan planlı kalkınma modeli dolaysız olarak ekonomik faaliyetlerde devletçi ekonomik politikaları güçlendirmiş, ekonomik etkinliklerde özellikle dolaylı sermaye transferlerini hızlandırmıştır. ‘Yasaklar ve izinlerden oluşan ve her aşamada idarî kontrolleri gerektiren bu politika modeli, bir yandan plan öncelikleri doğrultusunda selektif önlemleri içerir; öte yandan da, izin ve yasakların çok büyük ekonomik avantajların doğmasına ya da önlenmesine yol açması nedeniyle, devlet mekanizmasının büyük çıkarlar karşısında yozlaşmasının nesnel koşullarını oluşturur.’13
Devletin inşa etmiş olduğu kamusal alana girişi mümkün olmayana geniş bir kesim devletten transfer edilen sermayeden faydalanamıyordu. Türkiye’nin geçirmiş olduğu birçok değişim ve dönüşümler kapalı toplumsallıkları da değiştirmiştir. Özellikle iç ve dış göçün yol açtığı sosyal, kültürel ve ekonomik değişimler ekonomik ve siyasal talepleri genişletmiş ve çeşitlendirmiştir. Büyük kentlere göçlerle oluşan kapalı toplumsallık süreç içerisinde belirli bir ekonomik örüntüler oluşturdu. Göçle gelen unsurlar arasında sermaye birikimine yönelmiş olanlar, iş yapmanın salt sermaye birikimi ile mümkün olmadığının farkına vardılar. İş yapmak siyasal örüntülere dayanıyordu. ‘…Cumhuriyet dönemi boyunca devlete yakın duranlar servete de yakın olma şansı elde etmiştir. Özel sektör temsilcisi işadamları ile siyasal elit iç içe geçmiş, servet ve erk çok küçük bir azınlığın elinde toplanmış, burjuvazi bir nevi "kayırmacı-besleme" burjuvazisine dönüşmüştür. Çok partili hayata geçişle birlikte, geniş halk kitleleri siyasetin kendi menfaatlerinin savunusunda kullanılabilecek bir araç olduğunu ilk kez keşfetmişlerdir. Bunun sonucunda devlet yönetimine olan talep giderek artmaya, bu yolla güç kullanımının maliyeti de katlanmaya başlamıştır. Her dönemde iktidar partileri de oy tabanlarına göre devlet aygıtını servetin yeniden dağıtımında en işlevsel biçimde kullanma konusunda hayli "maharet" sergilemişlerdir.’14
-
Türk Siyasal Kültüründeki Değişmezlik; ‘Bir şeyler Değişecek ise Bu Değişimi Ancak Devlet İfa Eder’:
Osmanlı Devletinin klasik dönemi sonrası zaafa girmesi ile birlikte, gittikçe güçlenen Batı Avrupa merkezli sömürgeci politik ile ölümcül karşılaşmasının sonucu devletin bir var kalma sorunu ortaya çıkmıştır. Bu sorunun aşılması için girişilen askeri, idari ve siyasi ıslahat, değişim, dönüşüm ve nihayetinde modernleşme çabaları aynı zamanda bir Osmanlı Aydınlanmasını ortaya çıkartmıştır. Fakat aydınlanmanın işaret ettiği sivil alan, devlet ve siyaset ayrımının bulunmadığı, siyaset ve iktidar örüntülerinin devlet katında belirlendiği merkezi siyasetten ayrık bir görünüm sergilemiyordu. Aslında; ‘Sorunun bir Devlet sorunu olması ve Devlet’in varlığını sürdürebilmek için Batı’nın denetiminde bulunan ilişkilere katılmak istemesi, bunun yolu ve gereği olarak da Batılı bilgi ve bilimlere başvurma ihtiyacı hissetmesi, bilgi işlerinin Devlet işi olarak, Devlet denetiminde yürütülmesine yol açmıştır.’15 Türk siyasal kültürünün derin izlerini taşıyan Türkiyeli bütün siyasal yönelimler, nihayetinde “iktidara odaklılık” olgusu ile devletten ayrık olmayı başaramamışlardır.
Hem Osmanlı Türkiye’sinde hem de Cumhuriyet Türkiye’sinde değişimlerin dışsal karakter taşıması, değişimin devlet eliyle yapılmasının ana nedenidir. Çünkü değişimi yerine getirecek tek örgütlü güç, devlettir. Bununla beraber her ana değişim kırılmalarında oluşan sosyopolitik yapı, bir sonraki değişimin zeminini de oluşturmuştur. Oluşan bu zemin, devletin değişim iradesine hem bir neden hem de bir meşruiyet sağlamıştır. Bu meşruiyetin oluşumunu sağlayan ise; değişimi mümkün kılan zeminin temsilcilerinin devletin yanında yer almasıdır. Türk siyasal kültürünün iktidara odaklılık olgusu; oluşan grup/zümre/sınıf çıkarlarının devlet çıkarları ile eşitleme çalışmalarıdır. Bu eşitleme çabaları, toplumsal çatışmaların devlet katında görünür olmasına yol açmıştır. Türk siyasal yaşamında “devleti ele geçirme” söylemi, sivil ve/veya askeri darbeleri, darbe ve ihtilal teşebbüsleri ya da özlemleri, bu eşitleme girişimlerinin billurlaştığı alanlardır.
Fakat değişimin kavuşmuş olduğu görece içsel dinamik, özellikle ana değişimlerin dışsal bir karakter taşımasına engel değildir. Çünkü değişimin yönü, değişimin ihtiyacını ortaya çıkaran dışsal etkilerin yönüne doğru oluşmuştur. Türkiye’de yapılmış olan bütün anayasalar toplumsal bir konsensüsü yansıtan sosyal ve siyasal kontratlar olmayıp devletin güçlü belirleyiciliği altında oluşturulmuştur. Kaldı ki; Türkiye’de devletin bir anayasa yapma ihtiyacı toplumsal itkinin bir sonucu olarak değil, devleti kontrol eden siyasal kadroların kendi güçlerini bir anayasa yapabilme iradesi ile ispata yönelik güç gösterisi olarak tezahür etmektedir. Bir anayasanın gerekliliğini savunan merkezi siyasettir ve mevcut anayasayı askıya alan, değiştiren ve yeni bir anayasa vazeden de merkezi siyasetin bizatihi kendisidir.
Türkiye’de devlet aygıtı homojen bir yapı arz etmemektedir. Türk siyasal kültürüne damgasını vurmuş bulunan ‘siyasetin devlet katında deruhte edilyor olması durumu’, siyasetin üretmiş olduğu çelişki ve çatışmaların da devlet katında oluşuyor olmasının ana nedenidir. Devlet dışı sivil unsurların kendi mecralarında ortaya koymuş oldukları siyasal faaliyetler, devlet katında çatışan siyasal aktörlerin elini güçlendiren ve iktidar aygıtını kontrol hakkını sağlayan meşrulaştırıcı araçsallıklardan öteye geçememektedir. Devletin icra makamını oluşturan sivil iktidarların, iktidarları boyunca yaşamak zorunda oldukları muktedir olup olamama endişesinin ana nedeni, adeta görünmez bir güç olarak çalışan bu yapının varlığıdır. Türk siyasal yaşamında ana değişim ve dönüşümleri yerine getiren bizatihi devletin kendisidir. Türkiye’de değişim ve dönüşümler, devletin kendisini eleştirmesi ile başlamakta ve derinlik kazanmaktadır.
ARİF ARCAN
Dipnotlar:
1) Ortaylı, İlber, Devlet’e Nasıl Bakmalı?, Makale, Doğu Batı Düşünce Dergisi, Sayı: 1, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 1997, s.13.
2) Mahçupyan, Etyem, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Dönemler ve Zihniyetler, 9. Cilt, İletişim Yayınları, 2009, s.273.
3) Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Devleti Teşkilatından Kapıkulu Ocakları I-II, Türk Tarih Kurumu Yayınları
4) Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Devletinin Saray Teşkilatı, Türk Tarih Kurumu yayınları
5) Çaha, Ömer, Aşkın (Transandantal) Devletten Sivil Topluma, İstanbul 2007, s. 149-150
6) Mardin, Şerif, Türkiye’de Toplum ve Siyaset (Bütün Eserleri 6- Makaleler 1, Der: Mümtaz’er Türköne) İletişim yayınları, 2011, s.44
7) Mardin, Şerif, a.g.e., (Türkiye’de Toplum ve Siyaset), s. 208
8) Ortaylı, İlber, Gelenekten Geleceğe, Ufuk Kitapları, İstanbul,2003, s. 50. (Halil İnalcık’tan Aktarım)
9) Boratav, Korkut, Türkiye İktisat Tarihi 1908-1985, Gerçek Yayınevi, İstanbul, 1988, s. 27.
10) Boratav, a.g.e., s.29-30.
11) Çaha, Ömer, Sivil Toplum, Aydınlar ve Demokrasi, Plato Film Yayınları, İstanbul, 2008, s.31.
12) Karpat, Kemal H, Osmanlı’dan Günümüze Elitler ve Din, Timaş Yayınları, İstanbul, 2010, s. 153.
13) Boratav, a.g.e., s.103.
14) Demir, Ömer, “Anadolu Sermayesi” ya da “İslamcı Sermaye”, makale, Makale, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: 6. Cilt, İslamcılık, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011, s.871.
15) Tuna, Korkut, Batılı Bilginin Eleştirisi Üzerine, (Baykan Sezer’le konuşmalar) İz Yayınları, İstanbul, 2011, s.128-129.

Henüz yorum yapılmamış.