Yazarlar
Şahsiyet Meselesi
İnsanın pek çok eksiği vardır ve bunların çoğu görünürdür. Bilgisizliği öğrenerek, yoksulluğu çalışarak, beceriksizliği eğitimle, güçsüzlüğü örgütlenerek gidermeye çalışır. Fakat insanın en ağır eksikliklerinden biri vardır ki çoğu zaman eksiklik olarak bile görülmez; şahsiyet problemi. Çünkü şahsiyet eksikliği, başka meziyetlerle örtülebilir. İnsan çok bilgili olabilir, itibarlı olabilir, servet sahibi olabilir, güçlü bir makamda bulunabilir, etkileyici konuşabilir, çevresinde hayranlık uyandırabilir, yardımseverliğiyle tanınabilir; bütün bunlara rağmen şahsiyeti henüz teşekkül etmemiş olabilir.
Meseleyi ağırlaştıran da budur. Bilgisizlik kendisini çoğu zaman ele verir; şahsiyet problemi ise kendisini gizlemeyi öğrenebilir.
Bilgi onun perdesi olabilir. Unvan onun perdesi olabilir. Şöhret, servet, iktidar, zarafet, hitabet, dindarlık görüntüsü, yardımseverlik, cömertlik, sosyal statü, akademik başarı, mesleki yetkinlik hatta fedakârlık bile bu problemin üzerine çekilmiş bir örtüye dönüşebilir. İnsan, sahip olduklarının toplamını şahsiyeti zannetmeye başlayabilir. Çevresi de aynı yanılgıya düşebilir. Oysa sahip olmak ile olmak aynı şey değildir. Bir insanın bildikleri onun şahsiyeti değildir. Makamı şahsiyeti değildir. Serveti şahsiyeti değildir. Çevresindeki insanların ona gösterdiği ilgi şahsiyeti değildir. Yaptığı bazı iyilikler dahi tek başına şahsiyetinin delili değildir. Bunların her biri kıymetli olabilir; fakat ancak onları taşıyabilecek bir insan kıvamı varsa.
Şahsiyet, insanın dışarıdan üzerine giydiği şeylerden değil, içeride tamamladığı bir oluşumdan meydana gelir.
İnsan doğar fakat şahsiyet olarak doğmaz. Kendisine verilmiş kabiliyetler, eğilimler, ihtiyaçlar, zaaflar, imkânlar ve istidatlar içerisinde bir insan olma potansiyeli taşır. Sonra öğrenir, görür, yaşar, yanılır, sınanır, tercih eder, bedel öder, sorumluluk alır, kendisiyle yüzleşir. Bilgiyi idrake, idraki hükme, hükmü tercihe, tercihi davranışa, davranışı ahlaka dönüştürebildiği ölçüde iç dünyasında bir bütünlük meydana gelir. Ne olduğunu, neye inandığını, neden inandığını, neyin yanında ve neyin karşısında durduğunu; neyi hangi bedel karşılığında dahi yapmayacağını öğrenir. İşte şahsiyet, büyük ölçüde bu iç bütünlüğün zaman içerisinde istikrar kazanmasıdır.
Bu sebeple şahsiyet problemi yalnızca ahlaki kusurlar toplamı değildir. Daha köklü bir oluş problemidir. İnsanın doğal gelişim döngüsünün bir yerde kesintiye uğraması, bazı yönlerden gelişirken bazı yönlerden ham kalmasıdır.
Zekâ gelişmiş fakat vicdan gelişmemiş olabilir. Bilgi çoğalmış fakat hikmet oluşmamış olabilir. Mesleki yetkinlik artmış fakat sorumluluk duygusu çocukluk seviyesinde kalmış olabilir. İnsan başkalarını yönetmeyi öğrenmiş fakat kendisini yönetmeyi öğrenememiş olabilir. Para kazanmayı öğrenmiş fakat sahip olduğu şeylerle nasıl bir ilişki kuracağını öğrenememiş olabilir. Konuşmayı öğrenmiş fakat hakikatin karşısında susmayı, dinlemeyi, yanıldığını kabul etmeyi öğrenememiş olabilir. İyilik yapmayı öğrenmiş fakat iyiliği kendisini kemale taşıma aracına dönüştürmeyi öğrenememiş olabilir.
Ortaya böylece tuhaf bir insan tipi çıkar; bazı bakımlardan olağanüstü gelişmiş, bazı bakımlardan ise şaşırtıcı derecede ham. Şahsiyet problemi tam da burada tehlikeli hale gelir. Çünkü hamlık ile güç birleştiğinde, hamlığın zarar verme kapasitesi doğar. Ham bir insanın eline bilgi verirseniz, bilgiyi hakikati anlamanın değil üstünlük kurmanın aracına çevirebilir. Servet verirseniz, serveti özgürlüğünün ve sorumluluğunun değil kendi değerinin kanıtı sayabilir. Makam verirseniz, yetkiyi hizmet etmenin değil hükmetmenin imkânı olarak kullanabilir. Şöhret sahibi olursa, görünürlüğünü haklılığının delili zannedebilir. Çevresine insanlar toplarsanız, bağlılığı liyakatle karıştırabilir. İyilik yapma imkânı verirseniz, iyiliği bile minnet, itibar, bağımlılık ve nüfuz üretmenin aracına dönüştürebilir.
Demek ki mesele yalnızca insanın neye sahip olduğu değildir. Sahip olduğu şeyin kimin elinde bulunduğu, neye, nasıl kullanıldığıdır.
Aynı bilgi bir insanın elinde hikmete, diğerinin elinde kibre dönüşür. Aynı servet birinde bereket üretirken diğerinde tahakküm üretir. Aynı makam bir insanın sorumluluk duygusunu artırırken diğerinin nefsini büyütür. Aynı şöhret birisini daha dikkatli ve mütevazı hale getirirken diğerine dokunulmazlık vehmi verebilir. Aynı iyilik bir insanda merhametin tabii sonucu iken diğerinde kendisine hayranlık duyulmasını sağlayan ahlaki bir vitrine dönüşebilir.
Bu yüzden şahsiyet, insanın elindeki imkânların niteliğinden önce o imkânlarla kurduğu ilişkinin niteliğinde görünür.
Şahsiyet problemi yaşayan insanın temel sıkıntılarından biri, içeride bulunmayan değeri dışarıdan temin etmeye çalışmasıdır. Kendisine ilişkin kanaatini kendi hakikati üzerine değil, başkalarının kendisine ilişkin kanaatleri üzerine kurar. Böylece hayat giderek bir varoluş olmaktan çıkar, bir gösteriye dönüşür. İnsan yaşamaktan çok görünmeye, olmaktan çok bilinmeye, değerli olmaktan çok değerli sayılmaya çalışır. Gösteriş tam burada ortaya çıkar.
Gösteriş yalnızca pahalı otomobil, büyük ev veya lüks tüketim değildir. Bilginin de gösterişi vardır, ahlakın gösterişi vardır, dindar gözükme gösterişi vardır. Fedakârlığın, tevazunun, entelektüelliğin, yardımseverliğin, dostluğun hatta mağduriyetin bile gösterişi olabilir. İnsan bazen sahip olduklarını değil, sahip olduğunu düşündüğü erdemleri sergileyerek kendisini göstermeye çalışır. Çünkü içeride yeterince sağlam bir "ben" meydana gelmemişse, dışarıdaki seyirci ihtiyacı vazgeçilmez hale gelir.
Böyle bir insanın ilişkileri de ister istemez bozulmaya başlar. İnsanları oldukları gibi değil, kendisine sağladıkları fonksiyon üzerinden görmeye başlar. Kendisine itibar kazandıranlar değerlidir. Kendisini onaylayanlar sadıktır. Eleştirenler problemli, itiraz edenler nankör, sınır koyanlar düşman, kendisinden uzaklaşanlar hain olabilir. Böylece ilişki, iki şahsiyetin sahici karşılaşması olmaktan çıkar; nefsin ihtiyaçlarını karşılayan görünmez bir alışveriş sistemine dönüşür. Şahsiyet probleminin en ağır sonuçlarından biri de burada ortaya çıkar; insan, insanı araçsallaştırmaya başlar.
Dostluklar kullanılır. Sadakat istismar edilir. Güven tüketilir. İnsanların emeği, sevgisi, bilgisi, imkânı ve bağlılığı kişinin kendi hedeflerini gerçekleştirebilmesi için bir kaynak gibi görülür. İş bittiğinde insanlar da bitebilir. Dün vazgeçilmez görülen biri bugün kolaylıkla gözden çıkarılabilir. Çünkü ilişkinin merkezinde hakikat, hukuk, vefa ve sorumluluk değil ihtiyaç, menfaat bulunmaktadır.
Bunun toplumsal maliyeti hüsrandır.
Çünkü şahsiyet problemi yalnızca sahibini ilgilendiren özel bir mesele değildir. Bir insanın içindeki düzensizlik, sahip olduğu etki alanı kadar dışarıya taşar. Ailede birkaç kişiyi, işletmede yüzlerce çalışanı, kurumda binlerce insanı, siyasette milyonları etkileyebilir. Bu nedenle liyakat meselesinin yalnızca bilgi ve beceri üzerinden değerlendirilmesi büyük bir yanılgıdır. Bir insan bir işi yapabilecek teknik kapasiteye sahip olabilir fakat o yetkiyi taşıyabilecek şahsiyete sahip olmayabilir.
Hatta çoğu büyük kurumsal felaketler, teknik yetersizlikten önce şahsiyet yetersizliğinin sonucudur.
Kibir yüzünden doğru bilgi dinlenmez. Korku yüzünden gerçekler yöneticiden saklanır. Menfaat yüzünden liyakat çiğnenir. Sadakat yanlış anlaşılır, dalkavukluk ödüllendirilir. Hata kabul edilmediği için küçük yanlışlar büyük krizlere dönüşür. İtibar kaybetmemek uğruna gerçekler gizlenir. Yetki kaybetmemek uğruna kurum feda edilir. Başarısızlık başkalarına yüklenir, başarı sahiplenilir. İnsanlar geliştirilmek yerine bağımlı hale getirilir. Daha yetenekli insanların yükselmesinden korkulur. Kurumun geleceği, yöneticinin pozisyonunu koruma ihtiyacına kurban edilir.
Sonra bunların adına yönetim problemi, iletişim problemi, organizasyon problemi, insan kaynakları problemi denilir. Oysa bazen meselenin merkezinde çok daha yalın bir gerçek vardır; şahsiyet problemi.
Bu problem aynı zamanda büyük bir israf kaynağıdır. Yalnızca para israf edilmez, insan ömrü israf edilir, yetenekler israf edilir, güven israf edilir, ilişkiler israf edilir. Kurumsal hafıza israf edilir, birlikte çalışma imkânları israf edilir. Büyük projeler küçük hesaplara kurban edilir. On yılda oluşmuş güven on dakikalık bir kibir nöbetiyle tüketilebilir. Yıllarca yetiştirilmiş insanlar bir yöneticinin tahakküm ihtiyacı yüzünden kaybedilebilir. Toplumun ortak enerjisi, şahsiyetlerini tamamlayamamış insanların birbirleriyle yürüttüğü mevki, itibar, nüfuz ve üstünlük mücadelelerinde heba edilebilir.
İhanetlerin bir kısmının arkasında da aynı eksiklik vardır. Çünkü şahsiyet, insanın menfaat değiştiğinde kim olduğunu değiştirmemesini sağlayan iç omurgadır. Omurga oluşmamışsa sadakat şartlara bağlı hale gelir. Menfaat varken dostluk, güç varken bağlılık, başarı varken beraberlik vardır. Şartlar değişince hükümler de değişebilir.
Şahsiyet tam da şartların değiştiği yerde sınanır.
Güçsüzken adaletten söz etmek kolaydır; güç elde edildiğinde adil kalabilmek şahsiyet ister. Fakirken kanaatten söz etmek kolaydır; servetin içindeyken ölçüyü koruyabilmek şahsiyet ister. Muhalifken özgürlüğü savunmak kolaydır; iktidar sahibi olduğunda başkasının özgürlüğünü korumak şahsiyet ister. Kimsenin tanımadığı bir insan iken mütevazı olmak kolaydır; binlerce insan sizi alkışlarken, kendiniz hakkındaki hakikati unutmamak şahsiyet ister. İhtiyaç içindeyken vefalı görünmek kolaydır; ihtiyacınız kalmadığında vefayı sürdürebilmek şahsiyet ister.
Çünkü şahsiyet, insanın şartlara verdiği tepki değil, şartlar değişirken koruyabildiği iç hakikattir.
Bu bakımdan şahsiyet sahibi olmak kusursuz olmak anlamına gelmez. Şahsiyetli insan da yanılır, zaaf gösterir, korkabilir, öfkelenebilir, başarısız olabilir. Fakat kendisini aldatmayı hayat tarzına dönüştürmez. Yanlışını meşrulaştırmak için hakikati eğip bükmez. Menfaatini korumak için ölçülerini değiştirmez. Kendisiyle yüzleşebilir, özür dileyebilir, kaybetmeyi göze alabilir, bedel ödeyebilir. Yapabilecek durumda olduğu halde yapması gereken şeyi yapmayabilir.
Belki de şahsiyetin en kuvvetli alametlerinden biri budur; yapabilmek ile yapmaya hakkı olmak arasındaki farkı bilmek.
Çünkü güç imkân verir; şahsiyet sınır koyar.
Bilgi imkân verir; şahsiyet nasıl kullanılacağını belirler.
Servet imkân verir; şahsiyet onun insanı mı, insanın onu mu yöneteceğini belirler.
Şöhret görünürlük verir; şahsiyet insanın o görünürlüğün içinde kendisini kaybedip kaybetmeyeceğini belirler.
İyilik yapabilme gücü dahi imkândır; şahsiyet iyiliğin karşısındaki insanı borçlandırmanın mı, yoksa gerçekten iyiliği murat etmenin mi aracı olacağını belirler.
Bu yüzden şahsiyet, insanın süsü değil taşıyıcı sistemidir.
Şahsiyet problemi ise bu taşıyıcı sistem yeterince oluşmadan üzerine büyük yapılar kurulmasıdır.
Bir çocuk düşünelim. Elindeki oyuncak alınırken öfkelenir, paylaşmak istemez, merkezde kendisinin bulunmasını ister, kaybetmeye tahammül edemez, başkasının bakışından kendi değerini çıkarmaya çalışır. Bunlar gelişimin belli aşamalarında anlaşılabilir hallerdir. Problem, insanın bedeni, bilgisi, serveti ve yetkileri arttığı halde bu merkezî yapıların aynı ölçüde olgunlaşmamasıdır.
O zaman karşımızda artık oyuncağı alınan çocuk değil, makamı tehdit edilen yönetici vardır. Oyuncak değişmiştir; mekanizma değişmemiştir.
Çocuğun "benim" dediği şey oyuncaktır; yetişkinin "benim" dediği şey şirket, makam, hareket, cemaat, kurum, fikir, şöhret veya insanlar olabilir. Çocuğun küsmesi birkaç saat sürerken şahsiyeti ham kalmış yetişkinin küskünlüğü bir kurumu parçalayabilir. Çocuğun kıskançlığı iki kardeşi kavga ettirirken güç sahibi yetişkinin kıskançlığı liyakatli insanların önünü kesebilir. Çocuğun ilgi ihtiyacı ailesini yorarken, yetişkinin sürekli takdir edilme ihtiyacı bütün organizasyonu dalkavukluk düzenine dönüştürebilir.
İşte şahsiyet problemi bu nedenle yalnızca psikolojik değil; sosyal, ekonomik, kurumsal, ahlaki ve hatta tarihsel sonuçları olan bir problemdir.
Daha da önemlisi, insanın kendisini olduğundan başka göstermeye çalışması sahici bir hayat değildir. Sahicilik, insanın kusursuz görünmesi değildir. Olduğu şeyle yüzleşebilmesidir. Eksikse eksikliğini, ham ise hamlığını, bilmiyorsa bilmediğini, korkuyorsa korkusunu, yanılmışsa yanılgısını görebilmesidir. Çünkü insan ancak bulunduğu yeri doğru gördüğünde oradan başka bir yere gidebilir.
Şahsiyet problemini perdelemek ise gelişimi durdurur.
İnsan bilgisini artırır fakat kendisini değiştirmez. Yeni unvanlar kazanır fakat olgunlaşmaz. Serveti çoğalır fakat iç dünyası genişlemez. Çevresi kalabalıklaşır fakat ilişkileri derinleşmez. İnsanlar kendisini alkışladıkça kendisini tamamlanmış zanneder. Böylece perde, problemin kendisinden daha tehlikeli hale gelir. Çünkü artık insan eksikliğinin farkında değildir.
En ağır hamlık, kendisini olgunluk zanneden hamlıktır.
Belki şahsiyet meselesini yeniden düşünürken sormamız gereken esas soru da şu olmalıdır.
Bir insanın ne olduğu-neyi olduğu ile neye sahip olduğu arasındaki farkı ayırt edebiliyor muyuz?
Bilgi sahibi olmak başka, hakikat karşısında edepli olmak başkadır. Servet sahibi olmak başka, zengin bir şahsiyete sahip olmak başkadır. Güçlü olmak başka, gücü taşıyabilmek başkadır. Tanınmak başka, değerli olmak başkadır. İyilik yapmak başka, iyi olmak başkadır. Ve bütün bunların sonunda insanın karşısına kaçamayacağı bir soru çıkar.
Bütün sahip olduklarınız elinizden alınsaydı, geriye kim kalırdı?
Unvanınız olmasaydı, paranız olmasaydı, makamınız olmasaydı, sizi alkışlayan insanlar bulunmasaydı, başarı hikâyeleriniz anlatılmasaydı, bilginizi sergileyebileceğiniz ortamlar kalmasaydı, yaptığınız iyilikleri kimse bilmeseydi; geriye kalan insan kim olurdu?
Şahsiyet, biraz da bu sorunun cevabıdır. Çünkü insanın hakiki sermayesi, üzerinde taşıdığı şeyler değil, bütün bunlar çıkarıldığında geriye kalandır.
Şahsiyet problemi de tam tersidir. Üzerindeki şeyler çıkarıldığında geriye yeterince teşekkül etmiş bir insanın kalmaması.
Bu yüzden mesele insanı daha fazla bilgiyle, daha fazla servetle, daha fazla güçle, daha fazla görünürlükle donatmak değildir. Bunların hepsi gerekli ve değerli olabilir. Fakat asıl mesele, bütün bunları taşıyabilecek insanı inşa etmektir. Aksi halde bilgi cehaletin daha sofistike biçimini, servet ihtirasın daha geniş imkânlarını, güç nefsin daha çok hareket alanını, şöhret kendini aldatmanın daha kalabalık sahnesini, iyilik ise şahsiyet problemini gizleyen en itibarlı maskeye dönüşebilir.
İnsanın doğal oluş döngüsü tamamlanmalıdır. Bilgi anlayışa, anlayış idrake, idrak inanca ve hükme, hüküm tercihe, tercih davranışa, davranış sürekliliğe, süreklilik ahlaka, ahlak ise şahsiyete dönüşmelidir. Ancak o zaman insan bildiği şey değildir yalnızca; bildiğinin gerektirdiği insan haline gelmiştir.
Şahsiyet tam burada başlar ya da şahsiyetsizlik…
Murat SAYIMLAR

Henüz yorum yapılmamış.