Yazarlar
Ben yeryüzünde bozgunculardan mıyım?
Yalnız Allah’a kulluk ettiğimi, sadece O’ndan yardım isteyenlerden olduğumu iddia ederken, hayatımı fiilen kimin hükmüne göre yaşıyorum? Yoksa iddialarıma rağmen; ben de yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlardan mıyım?
Bu soru, her insan tekinin asla aklından çıkarmaması gereken hayati değer ifade etmektedir. Bir insanın söylediklerinin, yazdıklarının ilk muhatabı kendisidir. Birilerinin yanlışını görmüş olmak kimseyi kurtulmuşlardan kılmaz. İtiraz ettiğim her bozulmanın bilgimde, tercihlerimde, ilişkilerimde ve amellerimde karşılığı bulunabilir. Her hatırlatan hatırlamalı, doğruya çağıran, çağırdığının ilk muhatabı olmalıdır.
Gerçekte karşılaştığı imkânlarla sınanan insanların ekseriyeti; kendilerine ayna tutanlara en acı veren çıkışları; “sen hâlâ oralarda mısın?” olmuştur. Zira onlar sınandıklarını unuttukları sürecin verdiği güç yanılgısıyla, büyük adamlar edasına kapılmışlar ve büyük işler yapıyorlardır! Dün gazete sayfalarının üzerinde ekmek-zeytin kahvaltılarında insanı, memleketi, dünyayı zalimlerin zulmünden kurtarmak duasıyla beraber oldukları dava arkadaşlarına artık kuş sütü eksik olmayan sofralardan, malikânelerinden bakıyorlardı.
Gerçekte hâlâ oralarda olunmasının bilgisini çok iyi biliyorlardı. İnsanın varlık gerekçesinin, yalnızca Allah’a kulluk etmesinin, yalnızca O’ndan yardım dilemesinin ve her an en doğru ameli ortaya koymakla sınanmasının bilgisine. Çünkü tevhid, insanın hayatının bütününde ulaşılacak bir mertebeydi ve bunu çok iyi biliyorlardı. Yıllarca okumuş, müzakere etmiş, kapı kapı dolaşıp birlikte anlatmışlardı hayatın bütünlüğünü. Yönetmenin, sosyal yaşamın, hukukun, kazancın vs iman edilenden bağımsız olmadığını çok iyi biliyorlardı. İnandığı gibi yaşamayanların yaşadıkları gibi iman ettiklerini o kadar çok tekrar ettiler ki, gün geldi; yaşadıkları hayatlarını hangi hükümlerin belirlediğiyle yüzleşmeleri gerekiyordu; yüzleştiler de…
Allah’ın elçilerinin kadim çağrıları da bu yüzleşmeye çağırmıştı, çağırmaya da devam ediyor; “Allah’tan başka birbirlerimizi rabler edinmeyelim.”
İnsanın, Allah’a rağmen kendisini hakikatin yerine koyduğu; kendi hükmünü, arzusunu veya çıkarını sorgulanamaz kıldığı yerde bu çağrıyı yeniden hatırlamak, hatırlatmak ne büyük bir sorumluluk! Ve fakat bir o kadar da kadar hırpalanmış...
Bir doktrinin, ideolojinin, kurumun yahut kişinin hayatımıza hangi ölçüde hükmettiğine bir bakalım. Bir başkanın-her neyin/nerenin başkanıysa, bir liderin, bir hocanın, ebeveynin sözü-emri-talimatı, bir çevreye aidiyet, piyasanın talebi, makamın gereği veya nefsimizin arzusu, yaptığımızın mahiyetini belirleyen hükme dönüşmüş olabilir. İnsana verilen görev, bilgi ve yetkinin, kendi sınırlarını aşıp başkasının hayatı üzerinde “rab”lık taslamanın gerekçesi yapılıp yapılmadığına bir bakalım. Bir bakalım da kime, neye, neden nasıl kul oluyor, ediliyoruz üzerine kemali ciddiyetle eğilelim.
İslâm peygamberlerinin (Aleyhimusselam) çağrılarından ilhamla murakabe, muhasebe edelim.
Ey insanlar, yurttaşlar, Müslümanlar! Ey ehli kitap! Hep birlikte sadece Allah’a kulluk edelim. O’ndan başka birbirimizi rabler edinmeyelim. Ölçüyü ve tartıyı eksiltmeyelim. Varlık ve bolluk içerisinde şımarmış hâllerimizden endişe edelim. İnsanların malını, emeğini, hakkını değersizleştirip eksiltmeyelim; bankacılık, borsa, bahis ve piyasa tezgâhlarıyla insanların malına, parasına çökmeyelim, birilerimiz oturdukları yerden zengin, birilerimiz de haberimiz olmadan fakirleşmesin, yetimler, yoksullar, yolda kalmışlar varken; yönetim süreçleri maharetiyle, finans birilerinin/zenginlerin elinde devlete dönüşmesin. Bu ve benzeri yöntemlerle dünyada-ülkemizde bozguncular olarak fesat çıkaranlardan olmayalım. Müminler isek Allah’ın bizim için takdir ettiği helal olana kanaat etmenin hayrını gözetelim.
Memlekette; yönetim ve siyasetten bankacılık/faiz ve borsaya, kültür ve sanattan spora, bahis/kumar/piyango ve bağımlılıktan sağlığa kadar bütün yaşam bağlamlarını ihdas edildikleri hüküm ekseninde düşünmek zorundayız. Kararları hangi bilgi ve hükümlerle alıyoruz? İnsanları neye maruz bırakıyoruz? Nesiller, yapıp ettiklerimizle kendi varlık gerekçesine uygun yaşayabilecek imkânlara mı kavuşuyor; yoksa çıkarlarımızın, hedeflerimizin ve kurduğumuz mekanizmaların kullanılabilir unsurlarına mı dönüşüyor?
Siyasette bağlılık, hakkaniyetin önüne geçtiğinde; yönetimde yetki, hesap vermekten uzaklaştığında; işletmede kazanç, helal-haram gözetilmediğinde aynı yüzleşme karşımıza çıkar. Bankacılık ve borsada işlemin helalliğini haramlığını birbirine karıştırdığımızda, kültür ve sanatta insanın neye yöneltildiğini görmezden geldiğimizde, sporu insanın varlık gerekçesine yönelmesinin önüne geçtiği bir aidiyete dönüştürdüğümüzde de aynı yüzleşme karşımıza çıkacaktır. Bahis ve bağımlılıkta insanın zaafından beslenen kirli kazanç; sağlıkta insanın ihtiyacını, çaresizliğini ve bedenini çıkar ekonomisinin konusu hâline getiren anlayış hangi hükümlerle hayatın normallerine dönüştürülüyor? Tüm bunlarda Allah’a, ahirete iman, salih amel; din gününde geri dönüşü olmayacak yüzleşme nereye düşüyor?
Allah rahmet eylesin, Alev Alatlı’nın “yasal fakat helal değil” hatırlatması burada yasa yapıcının da uygulayıcının da yararlananın da güncel hallerine ayna tutmaya devam ediyor. Bir işe yasal imkân sağlamak, içindeki haksızlığı gidermiyorsa yasa koyma yetkisini kendinde gören mecralar neye tekabül ediyor?
Hayatın değişmez bir yasası olarak her insan hem maruz kalan hem maruz bırakan taraftadır. Bu bir döngü olarak çalışır. Maruz kaldığım haksızlığı anlatırken başkasını neye maruz bıraktığıma da bir bakayım. Kendi yorumumu hakikatin yerine koyarak insanlardan bana uymalarını mı bekliyorum? Allah’ın adıyla konuşurken dahi insanlara rablık taslama tehlikesinden uzak olduğumu söyleyebilir miyim?
Beslenme kaynakları bulaşık olan bir zihin, zemini bulaşık olan kurum, bu bulaşıklığı hayatın her tarafına taşıyacaktır. Bu süreçlerde rol alan insan; yönetim adına, hukuk adına, ekonomi ve sosyal yaşam adına bulaşık maruziyetlere hem uğratacak hem de uğrayacaktır. Bu yüzden yalnızca sonuçlarla uğraşmak yetmeyecek; davranışın mahiyetini belirleyen bilgiye, meşru sayılan hükme ve fiilen boyun eğilen otoriteye esastan bakmak icap etmektedir.
Küresel ölçekte dünyaya baktığımızda da aynı meselenin insanlığı kuşatmış hâlini göreceğiz. Ülke ve devlet başkanlarının esir alındığı, katledildiği; halkların kaynaklarına çöküldüğü, insanların kitlesel olarak yok edilmesinin stratejik hesaplara konu olduğu bir dünya… Devlet adı altında terör olarak nitelendirilebilecek kirlilik ve yaygınlıkta hayatın tümünü ifsat eden işler yürütülüyor. Milyonlarca insanın öldüğü savaşların üzerinde çıkar hesapları dolaşıyor. İnsanların canı, ülkesi ve geleceği, birilerinin kendisine tanıdığı hükmetme hakkının altında eziliyor, yerle bir ediliyor.
Demokrasi, adalet ve erdem söylemleri, batı değerleri yalanlarıyla dünyayı büyüleyen boyaların altında, hakikatte küresel bir zulmün tahakkümüyle; iddialarla fiiller arasındaki uçurumla, ağır bedeller ödeyerek yüzleşiyor insanlık. Bilimsel bilgi sorgulanamaz bir otoriteye dönüştürülüp insanların ekseriyetinin akletmesini perdelerken bir bakıp kimin hükmüne teslim olduğumuzu sorgulamalıyız. Yalanına ceket verilecek bir tutamağın kalmadığı bir çağa dikkat çekmeye çalışıyorum. Dün insanları, irili ufaklı dalaverelerle idare edebilirlerken; yalanına ceket verilecek bir dalavere bulamıyorlar artık! Bu durum; kişiden ailelere, uluslararası ilişkilerden, küresel yapılara kadar insanlığın anlam krizini derinleştiriyor.
Bu tahakkümün izleri gündelik hayatımız da sarmış durumda. Geçimlerimiz, borçlarımız, korkularımız, beklentilerimiz ve hazlarımız üzerinden kitlesel bağımlılara dönüştük/dönüştürüldük. Kültür ve sanat, ticaret ve finans, sportif organizasyonlar bu büyünün sürdürülmesine hâlâ alet edilebiliyor. Nereye varacağı öngörülemeyen teknolojik ve dijital gelişmeler, insanın dikkatinden arzusuna, bilgisinden kararına kadar hayatına nüfuz ediyor. Dünyayı eğlence merkezine dönüştüren mekanizmalar, nefsin fücuruna seslenen içerikleri çoğaltırken insan neye alıştırıldığını, neye boyun eğdiğini gözden kaçırabiliyor.
İnsanlığın umudu olabilecek “Ben Müslümanlardanım” diyenlerimiz de bu kuşatmanın tezgâhında. Ölçüyü ve tartıyı bozarak hakkaniyetten uzaklaşma, imkânlarla şımarma yahut sahip olmadıklarıma tamah etme. Başkasının aymazlığını görmem, kendi hâlimin doğruluğuna delil olmayacağını bile bile.
Dünyada bozgunculuğa karşı direniş ve dirayet gösteren insanlar da yok değildir ki insanlığa istikametini bulma fırsatı veriliyor olsa gerek. El-Halîm olan Rabbimizin mühletini düşünürken o şahitlerin varlığını, istikametlerini, bozulanı onarma çabalarını görüp bulmak gerek. Bu haritanın bir parçası olmak, insanın kendi hayatında da karşılık bulmalı. Kendi ihtiyacı varken paylaşmakta, çıkarı karşısında hakkı korumakta, başkasının hukukunu ihlal etmeden ihtiyaç olanı inşa etmekte; aile, işletme, kurum, toplum ve devlet ölçeğinde insanın varlık gerekçesine uygun hayatın imkânlarını kurmakta benim payıma düşen nedir diye aramalı, yerimi bulmalı; yerimi bulduktan sonra da yerimde kalmalı…
Devlet organizasyonlarını yönetenler; yetkilerinin ulaştığı her yerde insanların neye maruz kaldığını; varoluş ekseninde dert etmeliler. Yönetim, siyaset, ekonomi, eğitim, kültür, sağlık ve sosyal yaşam adına yaptıklarının insanı, yeryüzünü ne hâle getirdiğine bakmak zorundalar. Büyük işler yaptığınıza dair anlatılar neyi inşa ediyor neleri ifsad ediyor bakıp görmeliler.
Tüm bunları yazıp konuşurken; mesele edinip hatırlarken/hatırlatırken kimsenin bundan müstağni olmadığı, hiçbir insan için değişmeyecek hakikattir. Başkalarına iyilikten bahis açıp kendini unutmadan; bozulanı onarmak, yeryüzünü imar etmek, her an en doğru amel sınanmasını unutmadan…
Evet, hâlâ oralardayım derken; hatırlamaya ve hatırlatmaya vazifeliyiz ki ıslah edicileriz iddialarımız karşısında; “Ben yeryüzünde bozgunculardan mıyım?” diye bir bakabileyim.
Mustafa ÖNER

Henüz yorum yapılmamış.