Sosyal Medya

Makale

Evliliğe hazır mısın?

Evlilik, doğru insanı bulmaktan önce doğru insan olmayı gerektirir.

İnsan evlenmeye karar verdiÄŸinde önce karşısındaki insana bakar. Güzel mi, yakışıklı mı, beni seviyor mu, sadık mı, ailesi nasıl, ekonomik durumu yerinde mi, benimle anlaÅŸabiliyor mu, beni mutlu ediyor mu? Soruların tamamı anlaşılır. Fakat insanın kendisine sorması gereken daha zor bir soru var: “Ben onun hayatına girdiÄŸimde, onun hayatını güzelleÅŸtirecek miyim?” Çünkü evlilik yalnızca hayatına bir insan almak deÄŸildir; kendi karakterini de baÅŸka bir insanın hayatına taşımaktır. Sevginle birlikte öfkeni, merhametinle birlikte kibrini, sadakatinle birlikte zaaflarını, çocukluÄŸundan taşıdığın eksiklerini, geçmiÅŸte aldığın yaraları, insanlara bakışını, affetme biçimini, öfkelendiÄŸinde kullandığın dili de o eve götürürsün. İnsan evlenince geçmiÅŸinden kurtulmaz; geçmiÅŸini de yanında getirir. Bu yüzden evlilikten aÅŸamasında “DoÄŸru insanı buldum mu?” demek yerine, aynaya dönüp “Ben bir ömrü paylaÅŸmaya hazır mıyım?” sorusunun cevabını bulmak gerek.

Yusuf peygamberin kıssasını okuduÄŸumda evlilik meselesinin tam ortasında duran kale gibi güçlü bir kavram görüyorum: İRADE. Kıssa ilk bakışta bir erkekle bir kadın arasındaki imtihan gibi okunabilir. Oysa meselenin derinliÄŸinde insanın arzusu karşısındaki “duruÅŸ”u vardır. Kapılar kapanmıştır, ortam müsaittir, insanın kendisini hesaba çekecek görünür bir göz yoktur. Tam da burada insanın kim olduÄŸu ortaya çıkar. Ahlâk, insanların seni gördüğü yerde nasıl davrandığın kadar, kimsenin seni görmediÄŸini düşündüğün yerde kim olduÄŸundur. Yusuf’un büyüklüğü önünde hiçbir imkân yokken günaha düşmemesinde deÄŸil, imkân varken kendisini kaybetmemesindedir. Zindan onun için yalnızca bir mekân deÄŸildir; nefsinin istediÄŸi ÅŸeyi yapmamak uÄŸruna seçtiÄŸi özgürlüğün bedelidir. Yusuf kıssası bu yönüyle yalnızca iffeti deÄŸil, iradeyi anlatır; ÅŸehvet karşısında iradeyi, öfke karşısında iradeyi, kıskançlık karşısında iradeyi, intikam karşısında iradeyi, güç karşısında iradeyi, hatta sevgi karşısında iradeyi. İnsan yalnızca hissettiklerinden ibaret deÄŸildir. HissettiÄŸi ÅŸeyin kendisini nereye götüreceÄŸine karar veren tarafı da vardır. İmtihan duygunun ortaya çıkmasıyla deÄŸil, duygunun insanı yönetmeye baÅŸladığı yerde baskınlaşır.

Bugün insanın kulağına sürekli aynı cümleler fısıldanıyor: “İstiyorsan yaÅŸa.” “Mutlu deÄŸilsen git.” “Daha iyisini bul.” “Kendini öncele.” “İçinden gelmiyorsa yapma.” “Sen daha iyisini hak ediyorsun.” İnsanın kendisini önemsemesi, sınırlarını bilmesi, ruhunu koruması kıymetlidir. Fakat benliÄŸin hayatın merkezine yerleÅŸtiÄŸi yerde iliÅŸki de baÅŸka bir ÅŸeye dönüşmeye baÅŸlar. EÅŸ, seni mutlu ettiÄŸi sürece yanında tutulması gereken bir insana dönüşebilir. AÅŸk sevgiden uzaklaşır, evlilik ortaklıktan uzaklaşır, sadakat seçeneksizlik gibi görülür, sabır ezilmekle karıştırılır, fedakârlık kendinden vazgeçmek sanılır. İnsan eÅŸinden sürekli “Beni mutlu et, beni anla, beni önemse, bana zaman ayır, beni özel hissettir.” diye beklerken kendisine dönüp “Peki ben onun hayatında neyi çoÄŸaltıyorum?” diye sormayı unutabilir. Sevginin yerini beklentilerin “hesabı” aldığında tehlike sinyalleri de çalmaya baÅŸlar.

İnsan sevgiyi de öğrenir. ÇocukluÄŸunda sevilmiÅŸ, duyguları fark edilmiÅŸ, sarılmanın, dinlemenin, teselli etmenin, güzel söz söylemenin, bir insanı olduÄŸu hâliyle görmenin ne demek olduÄŸunu yaÅŸayarak öğrenmiÅŸ birinin sevgiyi ifade etmesi daha tanıdıktır. Sevgi görmemiÅŸ, duyguları fark edilmemiÅŸ, ÅŸefkatin dilini öğrenmeden büyümüş bir insan evlendiÄŸinde sevgi dili oluÅŸturamaz. Sarılmak ona yabancıdır, iltifat etmek gereksiz görünür, romantizmi küçümser. Fakat insan yalnızca ekmekle de doymaz. Bir evin mutfağı vardır, faturaları ödenir, çocukların bütün ihtiyaçları karşılanır; buna raÄŸmen o evde yaÅŸayan bir insan kendisini sevilmiyor hissedebilir. Eksik olan para deÄŸildir. Temastır, ilgidir, ÅŸefkattir, güvendir, görülmektir, deÄŸerli hissetmektir. SevilmemiÅŸ insanın meselesi sevgisizliÄŸe mahkûm olmak deÄŸildir; sevginin dilini öğrenmeye ihtiyaç duymasıdır. Bu yüzden evlenmeden önce insanın kendisine sorması gereken sorulardan biri de ÅŸudur: “Ben sevilmeyi mi biliyorum, sevmeyi mi?”

Evlilikte sevgiyi koruyan baÅŸka bir ÅŸey de, “kadir kıymet bilmek”tir. İnsan kendisine yapılan iyiliÄŸi zamanla görev gibi görmeye baÅŸladığında iliÅŸkide görünmeyen bir aşınma baÅŸlar. “Koca deÄŸil mi, yapacak tabii.” “EÅŸ deÄŸil mi, yapacak tabii.” Böyle düşünüldüğünde karşıdaki insanın emeÄŸi görünmez hâle gelir. Oysa yemek yapmak yalnızca yemek yapmak deÄŸildir; bir insanın zamanından verdiÄŸi bir parçadır. Hastayken başında beklemek; kendi hayatından ayırdığı bir zamandır. YorulduÄŸunda yükünü paylaÅŸmak; omzuna kendi yükünden baÅŸka bir yük almaktır. Dinlemek, beklemek, hatırlamak, küçük bir ihtiyacı fark etmek, hiç söylenmeden yapılan bir iyiliÄŸi görmek… Bunların her biri insanın ömründen ayrılmış parçalardır. EÅŸinin yaptığı her iyilik bir “borç senedi” deÄŸildir. İyiliÄŸin bir hatırı vardır. İnsan kendisine yapılanı deÄŸersiz gördükçe, farkında olmadan kendisine verilen deÄŸeri de küçültür. Senin “görev” diye gördüğün ÅŸey, onun içinde sevgiyi besleyen bir davranış olabilir. Onu görmediÄŸinde yapılan iÅŸi deÄŸil, o iÅŸin içindeki sevgiyi de görmemiÅŸ olursun.

Birlikte geçirilen yılların, gecelerin, hastalıkların, bekleyiÅŸlerin, hayallerin, çocukların, borçların, yoksunlukların, sevinçlerin, kaygıların, birlikte aşılan yolların görünmeyen bir hukuku oluÅŸur ki, bu “evliliÄŸin hafızası”dır. İnsan öfkelendiÄŸinde bütün bunları bir cümleyle silebiliyorsa, aslında yalnızca geçmiÅŸi deÄŸil, iliÅŸkinin hafızasını da siliyordur. “Ne yaptın ki?” “Her ÅŸeyi ben yaptım.” “Sen hiçbir zaman…” “Sen zaten…” Öfke anında söylenen bu cümleler geçmiÅŸte yaÅŸanan iyilikleri deÄŸersizleÅŸtirir. Vefa, iyi günlerde geçmiÅŸten güzel sözlerle bahsetmek kadar; kötü günlerde geçmiÅŸin iyiliÄŸini hatırlayabilmektir. Bir insanın yıllarını, emeÄŸini, seninle birlikte katlandığı zorlukları, seninle kurduÄŸu hayalleri tek bir öfke anında yok saymamak da sevginin bir biçimidir. Evlilik yalnızca bugünün iliÅŸkisi deÄŸil; dünün de hakkıdır. İnsan dününü kolayca silebildiÄŸinde yarınını da kolayca silebilecek bir alışkanlık geliÅŸtirebilir.

Evliliklerin aşındığı yerlerden biri de kibirdir. Kibirli insanın özür dilemesi zorlaşır, hatasını kabul etmesi ağırlaşır, karşısındaki insanın haklı olabileceÄŸini düşünmesi güçleÅŸir. Tartışma çözüm arayışından çıkar, haklılık yarışına dönüşür. Ev bir mahkemeye, eÅŸler birbirine savcı ve hâkim olmaya baÅŸlar. Oysa evlilikte her tartışmanın bir kazananı olması gerekmiyor. “Kibirli insan eÅŸ aramaz; kendisini haklı çıkaracak bir tanık arar.” Evlilikte iki insanın sürekli birbirine “Ben haklıyım.” demesi, aynı evin içinde iki ayrı yalnızlık kurabilir. Bir evin huzuru, haklıların sayısıyla deÄŸil, insanların birbirinin kalbini koruma iradesiyle büyür.

İnsan evlenmeden önce karşısındaki kişinin kendisine nasıl davrandığına bakar. Oysa hata yapan birine nasıl davranıyor, ailesine karşı dili nasıl, anne babasıyla ilişkisi ne düzeyde, kendisine fayda sağlamayan bir insanın yanında nasıl birine dönüşüyor, kaybettiğinde ne yapıyor, öfkelendiğinde kelimelerini kontrol edebiliyor mu? Bir insanın tartışma sırasında kullandığı dil, ileride karşılaşacağı sorunların nasıl yaşanabileceğine dair önemli bir ipucu taşıyabilir. Tartışmak başka şeydir, aşağılamak başka. Fikrine karşı çıkmak başka, onuruna saldırmak başka. Eşinin davranışını eleştirebilir; onu değersizleştirmeye başladığında artık problemi çözmez, cezalandırır. Bazı sözler kulaktan geçer, kalpte kalır. Özellikle hakaretin alışkanlığa dönüştüğü evlerde kırılan şey sadece iletişim değil; bakışta zamanla yaralanabilir. Sonra kocaman bir iletişim eksikliği ortaya çıkar.

Bütün bunların üzerine bir de çağın görünmeyen baskıları eklenir: Sosyal medya, tüketim kültürü, ekonomik kaygılar, yoÄŸun çalışma hayatı, ÅŸehirlerin yalnızlığı, deÄŸiÅŸen beklentiler, sürekli daha iyisini gösteren ekranlar… İnsan kendi evinin gerçekliÄŸini baÅŸkasının vitriniyle kıyaslar. BaÅŸkasının çiçeÄŸini, tatilini, yıldönümü paylaşımını, romantik mesajını görür; o evin gecesini, tartışmasını, borcunu, korkusunu, hastalığını, sabrını, fedakârlığını görmez. Kendi hayatını baÅŸkasının fragmanıyla kıyaslayan insan, elindeki hayatın güzelliÄŸini göremez. Sonra eÅŸine deÄŸil, ekrandaki hayata kızmaya baÅŸlar. “Neden biz böyle deÄŸiliz?” sorusu büyüdükçe sahip olduklarının kıymeti küçülüyor. Oysa hiçbir ev, dışarıdan görünen hâliyle bütün hikâyeyi anlatmaz. Olmaları gereken yer bir vitrin deÄŸil, bütün samimiyetle içine girdikleri bir yuvadır.

Evlilikler yalnızca ihanet yüzünden yıkılmaz; ihmal de bir iliÅŸkiyi sessizce tüketebilir. Bir sarılmanın ertelenmesi, teÅŸekkürün unutulması, yıllar önceki bir meselenin defalarca ısıtılıp ısıtılp gündeme getirilmesi, birlikte geçirilen zamanın azalması, kırgınlıkların biriktirilmesi, “nasıl olsa biliyor” diyerek sevginin gösterilmemesi… EÅŸler birbirini farketmezse, araya görünmeyen mesafeler girer. Ve hiçbir evlilik boÅŸanma günü bitmiÅŸ olmayabilir; boÅŸanma günü yalnızca resmiyet kazanır. Elbette her ayrılığı baÅŸarısızlık olarak görmek de doÄŸru deÄŸildir. Åžiddetin, istismarın, ağır haksızlıkların bulunduÄŸu bir evlilikte yalnızca “sabret” demek çözüm deÄŸildir. İnsan kendi onurunu, güvenliÄŸini ve hayatını korumak zorundadır. Mesele her ÅŸartta evliliÄŸi sürdürmek deÄŸil; neyi taşıdığını, neyi yaÅŸattığını, neyi onardığını fark etmektir.

Peki bütün bunların çözümü daha büyük düğünler mi, daha güzel evler mi, daha pahalı hediyeler mi? Daha fazla romantizm elbette güzeldir; fakat bir evliliÄŸin omurgasını bunlar kurmaz. Önce insanın kendisine dönmesi gerekir. Evlilik iki eksik insanın birbirinin bütün eksiklerini tamamlaması deÄŸildir. İki insanın birbirinin eksikliÄŸini “istismar” etmeden birlikte olgunlaÅŸabilmesidir. Bunun içinde sevgi vardır, saygı vardır, sabır vardır, sadakat vardır, merhamet vardır, vefa vardır, mahremiyet vardır, fedakârlık vardır, iletiÅŸim vardır. Hepsinin üzerinde ise insanın kendisini, kendi arzularının merkezinde görmemesi vardır. EÅŸ yalnızca “mutlu etmek zorunda olan insan” deÄŸildir. Bir emanettir. Kalbi emanettir, onuru emanettir, geçmiÅŸi emanettir, sırları emanettir, bedeni emanettir, yaraları emanettir. Emanete nasıl davranacağını bilmeyen insanın, evlilikten önce kendisine bakması gerekir.

Modern insanın en büyük yanılgılarından biri aşkı mutluluğun garantisi zannetmesidir. Her şey güzelken sevmek kolaydır. Karşındaki insan seni anladığında, sana güzel davrandığında, yanında olduğunda, beklentilerini karşıladığında sevgini korumak kolaydır. Asıl mesele kırıldığında, beklentin karşılanmadığında, eşin hata yaptığında, hayat planın bozulduğunda, ekonomik sıkıntı geldiğinde, hastalık kapıyı çaldığında, çocuklar büyüdüğünde, ilk heyecan yerini gündelik hayatın sıradanlığına bıraktığında nasıl bir insan olarak kalabildiğindir. Söz, nişan, nikâh, düğün bir başlangıçtır; saadet ise o başlangıcın ardından her gün yeniden verilen bir karardır.

Yusuf’un kıssasını yalnızca bir günahın etrafında okumak doÄŸru deÄŸildir. Kıssanın merkezinde irade vardır. İnsanın içinde yükselen her duygunun önünde bir tercih alanı bulunur. Åžehvet karşısında irade, öfke karşısında irade, kıskançlık karşısında irade, intikam karşısında irade, güç karşısında irade, kırgınlık karşısında irade, sevgi karşısında irade… İnsan duygularının yokluÄŸunda deÄŸil, duygularına raÄŸmen verdiÄŸi kararla insandır. Gerçek özgürlük istediÄŸin her ÅŸeyi yapabilmek deÄŸil; nefsine raÄŸmen kim olduÄŸunu koruyabilmek, istediÄŸin her ÅŸeyi yapmak zorunda olmadığını bilebilmektir. AÅŸk da böyledir, sevgi de böyledir, evlilik de böyledir. İnsan çok istediÄŸi ÅŸeyin peÅŸinden gitmek yerine, daha büyük bir hakikate sadık kalmayı seçebilir. AÅŸkın en güzel hâli insanı kendisine esir etmez; insanı daha iyi bir insana dönüştürür.

Evlilikten önce sorulması gereken en önemli soru “DoÄŸru insanı buldum mu?” deÄŸil; daha zor, daha sahici bir soru olmalıdır: “Ben doÄŸru insan olmaya hazır mıyım?” Sevilmeyi beklerken sevmeyi öğrenmiÅŸ miyim? Bana yapılan iyilikleri görev deÄŸil, kıymet olarak görebiliyor muyum? Bir insanın emeÄŸinin, yıllarının, benimle paylaÅŸtığı hayatın hatırını taşıyabiliyor muyum? Hata yaptığımda özür dileyebiliyor muyum? Haklı olduÄŸum hâlde huzur için geri adım atabiliyor muyum? ÖfkelendiÄŸimde karşımdaki insanın onurunu koruyabiliyor muyum? Kimsenin görmediÄŸi yerde sadık kalabiliyor muyum? EÅŸim deÄŸiÅŸtiÄŸinde onu yeniden tanımaya çalışabiliyor muyum? Sevginin ilk heyecanı azaldığında emeÄŸi sürdürebiliyor muyum? Bütün bu soruların cevabı, kurulacak evin eÅŸyalarından çok daha önemlidir. Zira insan evlenmek için bir ev aramadan önce, bir ömrün emanetini taşıyabilecek kalbi aramalıdır.

İstemek bir arzudur; hazır olmak ise iradedir. İstemek kalbin sesidir; hazır olmak nefsin karşısında da insan kalabilme meselesidir. Hz. Yusuf (as) verdiÄŸi imtihanla bize sadece bir kapının önünde duran insanı anlatmaz; insanın kendi içinde açılan kapıların hangisinden geçeceÄŸini de düşündürür. Evlilikte de kapılar açılır, öfkeler yükselir, arzular deÄŸiÅŸir, kırgınlıklar yaÅŸanır, hayat insanın planlarını bozar. O anlarda insanı koruyacak olan aÅŸkın gücü deÄŸil; karakteri, iradesi, vefası, merhameti, Allah’a baÄŸlılığı olacaktır. O yüzden evlilik, doÄŸru insanı bulmaktan önce doÄŸru insan olmayı gerektirir.

 

Mehmet KAMAN

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.