Makale
Sen olsaydın ne yapardın?
.jpg)
Bir ÅŸeyi kaç kiÅŸinin yaptığı, onun doÄŸru olduÄŸunu gösterir mi? Bir davranışın yaygınlaÅŸması onu haklı çıkarır mı? Bir toplumun tamamı aynı ÅŸeyi yapıyorsa, hâlâ “Bu doÄŸru mu?” diye sormaya hakkımız var mıdır?
Modern insanın en büyük yorgunluklarından biri, cevap bulamamaktan değil, hangi soruların sorulmaya değer olduğunu unutmasındandır. İçinde yaşadığımız çağ bize doğruyu bulmadan önce, çoğunlukta aramayı öğretiyor. Yorumlar kanaatimize katkı yapıyor ve maalesef kararlarımızı etkiliyor.
“Bunu herkes yapıyor.” “Herkes böyle yaşıyor.” “Artık zaman deÄŸiÅŸti.” “Bunun neresi yanlış?” “Kimse böyle düşünmüyor.” Cümleler deÄŸiÅŸiyor ama altında aynı düşünce yatıyor: “Kalabalıkların kabul ettiÄŸi ÅŸey, doÄŸru olmalı.” Oysa Kur’an Lût peygamberin kıssasını anlatırken insanlığın çok eski bir yanılgısını gösteriyor: Bir toplum, yanlışta birleÅŸebilir.
Lût peygamber, kendisinden önce gelen peygamberlerin çaÄŸrısını sürdüren bir elçi olarak kavminin karşısına çıkar. Onları Allah’a karşı sorumluluÄŸa, temiz ve doÄŸru bir hayata çağırır. Fakat kavminin cevabı bir itirazdan öte çok daha ağır olur. Yanlışı savunmakla kalmazlar, onu toplumsal bir kimliÄŸe dönüştürürler.
Öyle ki Kur’an, onların bu hâlini anlatırken Lût’un dilinden ÅŸu sözleri aktarır:
“Sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı bir hayâsızlığı mı yapıyorsunuz?”(A‘râf, 80)
Burada dikkat çekici olan yapılan davranıştan ziyade daha derinde başka bir problem varlığıdır: Bir toplumun vicdanının yönünü kaybetmesi. Çünkü insanın ahlâkî düşüşü bir anda gerçekleşmez. Önce yanlış yapılır, sonra yanlış konuşulur, sonra yanlış savunulur, sonra yanlış alışkanlığa dönüşür, sonra alışkanlık kültür olur, sonra kültür, insanın doğru ve yanlış ölçüsü hâline gelir. En sonunda insan, yanlışın yanlış olduğunu söyleyen kişiye şaşırmaya başlar. En büyük tehlike kötülüğü yapmak kadar, kötülüğü kötülük olarak göremeyecek hâle gelmektir.
Gündelik hayatta bunun daha farklı biçimlerine ÅŸahit oluyoruz. Yalan, “iÅŸini halletmenin yolu” oluyor. GösteriÅŸ, “kendini ifade etmek” diye sunuluyor. İsraf, “hayatın tadını çıkarmak” oluyor. Sadakatsizlik, “özgürlük” diye pazarlanıyor. Kibir, “özgüven” adıyla alkışlanıyor. Sınırsız tüketim, “kendini ödüllendirmek” diye anlatılıyor. Ve insan, kelimelerle oynadıkça davranışların da meÅŸrulaÅŸtığını zannediyor. Oysa kavramlar deÄŸiÅŸince hakikat deÄŸiÅŸmiyor. Allah bize önce “Åžunu yapmayın!” derken; ne hâle gelebileceÄŸimizi gösterir ve uyarır.
Lût kavminde gördüğümüz şey, bir toplumun günahı ve o günahı savunacak kadar kendi ölçülerini kaybetmesidir. Yanlış yapan insanın dönüş ihtimali vardır ama yanlışını doğru zanneden insan, artık dönüş yolunu da kaybetmiştir.
Sayısız palyatif uyaran her gün bize, ne giyeceğimizi, nasıl yaşayacağımızı, ne satın alacağımızı, neye öfkelenmemiz gerektiğini, neyi sevmemiz gerektiğini, ne düşünmemiz gerektiğini söyler... İşin ürkütücü yanı bütün bunları dikkate alırız da vicdanımızın sesini duyamayız.
İçinde bulunduÄŸu grubun davranışlarından etkilenen, dışlanmamak için çoÄŸunluÄŸa uyan, arzu ve isteklerinin tüketim çılgını haline getirdiÄŸi insan; “iyi hayat”ın ne olduÄŸunu yüzyıllardır tartışır.
Kur’an bütün bu tartışmaların merkezine dikkat çeker ve sorar: Ölçüyü kim belirleyecek? Kalabalık mı? ÇaÄŸ mı? Moda mı? Toplum mu? Nefs mi? Yoksa yaratıcı mı? Bir cihazı ya da makineyi üreten, onun nasıl çalışması gerektiÄŸine dair kurallar koyar. DeÄŸilse amacı dışında çalışan her alet faydalı deÄŸil zararlı olur! Yanlış kullanıldığında da “Kullanıcı hatası!” diyerek sorumluluk kabul etmez. Peki insanın yaratıcısının bir takım kurallar koyması doÄŸal deÄŸil midir?
İnsan için Allah’ın birliÄŸine iman etmekten daha geniÅŸ bir anlam olan, hayatın ölçüsünü de Allah’a teslim etmek, kendi huzuru ve refahı için kaçınılmaz tek seçenektir. Allah’ı ilah kabul edip hayatın ölçüsünü baÅŸka yerlere bıraktığında insanın içinde büyük bir parçalanma baÅŸlar. Bir tarafta inandığı deÄŸerler, diÄŸer tarafta yaÅŸadığı hayat... Bir tarafta vicdan, diÄŸer tarafta çevrenin beklentisi... Bir tarafta Allah’ın ölçüsü, diÄŸer tarafta “Herkes böyle yapıyor” gerekçesi...
Lût peygamberin kıssasında beni en çok düşündüren ÅŸeylerden biri de onun “yalnızlığı”dır. Hakikati savunmak, her zaman kalabalıkların alkışını getirmez. Bazen doÄŸru tarafta olmak, yanlış tarafta duran insanların arasında yalnız kalmayı göze almaktır.
Sanırım modern insanın bu konudaki en büyük çekincesi: Yalnız kalmaktır.
Bu yüzden insan, yanlış olduÄŸunu düşündüğü bir ÅŸeye sırf çevresinden kopmamak için sessiz kalabilir. Haksızlığı görür ama konuÅŸmaz. Yanlışı görür ama itiraz etmez. İçinden bir ses şöyle der: “BoÅŸ ver.” “Bana ne?” “Ben mi düzelteceÄŸim?” “Herkes böyle yapıyor zaten.”
Tarafsızlık anlamına gelmeyen sessizlik, insan için “ahlâkî yalnızlık”tır. Üzülerek söylemeliyim ki, yanlış karşısında alınan sessiz pozisyon, yanlışın büyümesine verilen en büyük destektir.
Lût peygamberin kıssası bize, hakikatin değerini onu kaç kişinin kabul ettiğinin belirlemediğini öğretir.
Bir şey çoğunluk tarafından kabul edilebilir ve yine de yanlış olabilir. Bir insan yalnız kalabilir ve yine de haklı olabilir. Bir toplum bir konuda birleşebilir ve yine de yanılabilir. Çünkü hakikat, oylamayla belirlenmez.
Kur’an’ın ölçüsü kalabalıkların sayısı deÄŸil, Allah’ın rızasıdır. Bu, modern insan için ağır ama özgürleÅŸtirici bir hakikattir. Çünkü insan baÅŸkalarının onayından özgürleÅŸmeden kendi vicdanının sesini duyamaz. BeÄŸenilmek zorunda olmadığını kabul ettiÄŸinde düşünmeye baÅŸlar. Herkes tarafından anlaşılmak zorunda olmadığını kabul ettiÄŸinde hakikatin peÅŸinden gidebilir. Kalabalığa ait olma ihtiyacını Allah’a kulluÄŸun önüne koymadığında, ilk kez gerçekten özgürleÅŸir.
İnsanı toplumdan ayıran şeyin mekân değil; ölçü olduğunu düşündürüyor bize Lût kıssası.
Aynı ÅŸehirde yaÅŸarsın, aynı sokaklardan geçersin, aynı dili konuÅŸursun, aynı pazardan alışveriÅŸ yaparsın, aynı dünyayı paylaşırsın; ama aynı deÄŸerleri paylaÅŸmayabilirsin. Mü’min olmak, dünyadan kopmak deÄŸil; çaÄŸa raÄŸmen, yaÅŸayacaklarını vahyin hakikat süzgecinden geçirmektir. Allah’a inanmış her mü’minin hayata dair ölçüsünü yaratıcısı belirler.
Lût’un kıssasını bugün okurken kendimize sadece “Onlar ne yanlış yaptı?” diye sormak kolaydır. Zor oyunu bozar, o zaman hadi iÄŸneyi kendimize batıralım! Ben neye alıştım? Hangi yanlışı artık yanlış olduÄŸu için deÄŸil, herkes yaptığı için sorgulamıyorum? Hangi davranışı “çağın gereÄŸi” diyerek vicdanımın önünden geçiriyorum? Hangi konuda Allah’ın ölçüsüyle çevremin ölçüsü çatıştığında, fark ettirmeden kalabalığın tarafına geçiyorum? Bu sorulara cevap veren insan için kendi zamanının Lût kavmini bulması zor deÄŸildir. Asıl mesele, kendi içindeki kalabalığı fark edebilmesidir.
Hepimizin içinde bir kalabalık var: Arzular... Korkular... Alışkanlıklar... Bağımlılıklar... Onaylanma ihtiyacı... Dışlanma korkusu... “Ben de geri kalmayayım” telaşı... Hatta içimizde o kadar çok konuÅŸan vardır ki, Allah’ın çaÄŸrısını duymakta zorlanırız.
Bu yazıların amacı tam da bu! Yani bize ayna tutması. Vahyin yönelttiÄŸi tüm hakikat vizörleri gibi Lût’un kavmine dair anlatılanları da uzakta bırakmaz. Onları tarihin bir dönemine hapsetmez. Bizi onların karşısına çıkarır.
Sonra sorar: “Sen olsaydın ne yapardın?”
Daha doÄŸrusu: “Bugün senin çevrende herkesin yaptığı ama Allah’ın senden istemediÄŸi bir ÅŸey varsa, kalabalığı mı dinlersin, Rabbini mi?” Zira yanlışın en tehlikeli hâli, insanın ona alışması deÄŸildir. Yanlışın, doÄŸruyu sorgulatmaya baÅŸlamasıdır.
Ve belki de Lût kıssasının modern insana bıraktığı en ağır soru şudur: Herkes böyle yapıyor diye, sen de mi doğru yaptığını sanıyorsun?
Mehmet KAMAN

Henüz yorum yapılmamış.