Sosyal Medya

Yazarlar

İslam'ın, İslamcılığın Vesayeti Altında Kalması (2)

Hakikat, Rasyonalite Kaosunda Eğilimlerin Düşünceleşmesi

Emperyalist dünya, Müslümanların yaşadığı İslam dünyası adı verilen ülkelerde her türlü adaletsizliğe, sömürüye, zulme, soykırıma ses çıkarmayan bir İslam anlayışının yerleşip yerleşmediğini Gazze’de test ettiler. İçerisinde yaşadığımız bu dönemde ABD emperyalizminin mezkur ülkelerde (Türkiye, Suud, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır ve diğerleri) başlattıkları Ortadoğu’ya nizam verme çalışmalarının önündeki engellerden birisi olan İran’a yaptığı saldırılarda bu ülkelerin şeksiz şüphesiz desteğini alması projenin başarılı bir biçimde gerçekleştiğinin tescili olmuştur. Bu dönemde yaşananlar artık göstermiştir ki; İslam dünyası denilen ülkelerin halkları İslam’ı, tarih ve coğrafya sınırları içerisinde sıkıştırılmış bir kültür olarak yaşayan toplumlara dönüştürüldüler.

Biz yaşarken, Gazze’de yaşanan kıyamet karşısında, dünyada vicdani tarafını koruyan herkesi harekete geçiren bir duygu bütünlüğü oluşmasına rağmen bizde politik yanı ağırlıklı protestoların dışında bir eylemselliğin gerçekleşmemesi, İslami olanı bırakın insani olanı savunmak için bile vekalet verdiklerimizin izni olmadan ortaya çıkılmadığını yaşayarak öğrendik. Hatta Gazze soykırımının bizde yankısı olan sloganların dahi bölgenin dili ile oluşmaması, acının isyanın dile gelişi olan sloganların bölgenin dili ile dile gelmemesi / dillendirilememesi Müslüman ülkemizde var olduğu düşünülen İslamcılığın henüz İslami bir kamuoyu bilincinin bile oluşturamadığının dramatik gerçeğidir.

Kardeşlik ve dayanışma ruhunun politik ilişkilere bağımlı olduğunu, soykırım vahşetine rağmen mazlum ve masum dayanışmasını gerçekleştirecek bir tavır ortaya konulamaması İslam’ın nasıl bir vesayet altında kaldığının göstergesi olsa gerekir.

İslam’ın yaşadığı bu çifte / katmerli vesayet, İslamcılar tarafından oluşturulan vesayetin üzerine iktidarın İslamcılar üzerinden İslam üzerinde oluşturduğu vesayetle katmerlenen kuşatmada yapılanlar, dostlar alışverişte görsün deyiminin aynen yaşanmasından ibarettir. Bu barbarlığa karşı insan hakları, özgürlük, adalet gibi klişeleri gündemleştirerek bunlar üzerinden çözüm arayışına girişmek, sadece varoluşsal bir soruna değil, bu türden düşmanlıklara karşı mücadelenin inanç temelli büyük savaşlarla yürütülmesi gerektiğinin de yalanlanmasının gerçekleşiyor olması, İslam’ın mazlumların umudu olmaktan çıkarılmasıyla aynı anlama gelmektedir.

Bu olgunun kalemşörlüğünü yapan neo-İslamcıların bu çerçevedeki ümmetçiliği, kitabi bir gerçekliği ifade etmekten özenle soyutlanırken, söylemleri karşılayacak fiili bir duruma işaret eden bir tavır da oluşmamakta, oluşturulma girişimleri de engellenmektedir. Dillendirilen söylemlerin ardından duyarlılıkları kanıtlayacak iyicilik faaliyetleri dışında herhangi bir tezahür görmüş değiliz.

Emperyalistlerin katliam yaptıkları bölgeye yapılan yardımların, propagandist medya görüntüleriyle oluşturulan hamasi duygu seli içinde yine gerçek dışı algı-duygu yoğunluğunda yaşanması ve bunun aklileştirilerek toplumsallaşmasının karşısında bu yaşananları emperyalist stratejiler üzerinden okunması gerektiği uyarılarının, İslamcılığın oluşturduğu kamuoyu algısından dolayı bu toplumda akli bir karşılığı oluşturulamamaktadır. Büyük ve gösterişli sunumlarla gerçekleştirilen bu yardımların katliamları yapanlarla stratejik ortaklıklarını bozmadan gerçekleşmekte olduğunun dahi görülmemesi ve bu gerçeklik karşısındaki sağırlık İslam’ın ve Müslümanların ne durumda olduğunun anlaşılması açısından önemli bir göstergedir. İyicilik üzerinden tezahür eden ümmetçilik, inançlı olanlarda yeni bir ahlak türeterek yerli ve milli bir dindarlıkla ve bu dindarlığın ümmetçiliği kapsayan ve temsil eden bir anlam çerçevesinde algılanması, kök paradigmada da yaşanan iflası anlatmaktadır. Ümmetçiliğin inancımızın birleşen, birleştiren ve bütünleştiren önemli bir ilkesi olmaktan çıkarak, ulusal sınırlar içerisinde reflekslerden ibaret, nostaljik bir duyguya dönüşmüş durumdadır. Öncesinde ümmet sorunsalı açısından sınırlar üzerinden oluşan parçalanmışlık şimdilerde kafa / zihinsel olarak bölünmüşlüğün yaşanması İslamcılığın ölümünü, neo-İslamcılığın rolündeki başarısının göstergeleri olmaktadır.

İslamcılık başlangıcından itibaren küresel sorunlara dair bir fikriyat oluşturamadığından, inancımızın ümmet anlayışına ne dil açısından ne de külliyat açısından bırakın katkı yapmasını, dünya üzerinde mevcut İslami hareketlerle ilişki / iletişim kurmayı bile başaramamış, bu alanda bir söylem ve düşünce oluşturamamış, sloganlar ve hamaset söylemleri ile varlık oluşturmaya çalışmış fakat son gelişen olaylar bu var olma halini anlamsızlaştırmasıyla kendi varlığını devam ettirebilmek için yerellik gibi zihinsel bir daralmayı ifade eden geri çekilmeyi yeni bir varoluş stratejisi olarak benimsemek zorunda kalmış ve dillendirdiği tüm bağımsızlık söylemlerini yutarak, gelinen noktanın kaçınılmaz sonucu olan politik sahada görünür olmak, kaçınılmaz ama çok dramatik bir son ile var olmaya evrilmiştir.

İslamcılar buraya çekildiğinde / yerleşerek, varoluş sergilemek, İslamcılığın en önemli özelliğinden birisi olan siyasal bağımsızlık anlayışının söylem düzeyinde bile korunamayacağının bilinmesine rağmen bu tercihi ile tüm sorumluluklarından ahlaki olarak soyutlandığına aldırmadan / görmezden gelen ilginç bir pişkinlikle milliyetçi bir inancı, dini laterallerle soslayarak düşkün bir varoluş dili ile hayatta kalmayı seçti.

Bu noktadan zihinsel olarak geriye doğru bir yürüyüş yaptığımızda, tevhidi anlamda mevcut sistemin milliyetçiliği, milli kültür ve vatandaşlık anlayışları gibi hiçbir yerel olgu ile yüzleşmeden, yüzleşecek bir fikriyat ortaya koymadan ve buna dair bir düşünceyi temellendirerek yola çıkılmadığı görülmekte, siyasal bağımsızlığın teorik olarak bile vahyi kavramlar üzerinden konuşulmadığı, tüm bu olgular sanki bir laboratuvar ortamında oluyormuş / olacakmış gibi yaşandığı görülecektir. Sözü söyleyenlerin temsil iradesinin sözün pazarında hiç sınanmadığı, sınandığında ise ortada çıplak bir cehaletin olduğu artık gizlenemez bir gerçeklik olarak ortadadır. İslamcılık bu cehaletini, yersizliğini ancak politik alanda giderebilirdi ve öyle oldu.

Kültür üreten bir düşünce ile hayatta yer alamayanlar, adına muhafazakâr denilen ama hiçbir şeyi muhafaza etmeyen erozyonik bir cahiliye kültü içerisinde bir yaşam dizayn ettiler.

Oysa başlangıç / çıkış söylemlerinde; emperyalist dünya ile ilişkileri ulusal çıkarlar üzerine kurulu bir ülkede İslamcılık, iktidar yanlısı olduğunda İslamcılığın politik kanallar yoluyla oluşturulacağının kaçınılmaz olacağının, politik parametreler üzerinde şekillenen düşüncelerin özgür değil vesayet altında dayatmalar olacağı, Müslümanların bulunduğu ülkelerde emperyalist dünyanın vesayetinin mevcut iktidarlar yoluyla tahkim olduğu, emperyalist vesayet altında olanların Müslümanlar adına karar verici olmasının ciddi bir toplum sorununa işaret edeceği, bunlar üzerinde biraz düşünüldüğünde ki biz hiç düşünmemişiz vesayet altındaki ülkenin bağımsızlığının kabul edilmesinin ve düşüncelerin bu doğrultuda geliştirilmesinin İslamcılığın şiddetle kaçınması gerektiği söylemi / tespitlerinin hepsi çöpe atılarak, böyle düşünenlerin İslamcı olamayacağı, bu türden düşüncelerin ciddi akıl sorunlarına işaret ettiği, akıl sağlığının kabul edilemeyeceği iddialı cümleleri kurarak varlık sebeplerini ilan edenlerin şimdi aynı zümrenin içinde mutlu mesut yaşarlarken akıl sağlığını kim tespit edecek bilmiyorum.

Bu hal, öyle bir düşüncesizlik halidir ki ancak yeni kavramlarla ifadelendirildiğinde anlatılabilir olacak bir haldir. Mesela yakın dönemde birazcık vicdanı olanları bile ayağa kaldıran zulümler karşısında bırakın ümmetçi bir refleks ile bir tavır ortaya koymayı, hippilerin, batının ortalama solcularının tavrını bile gösteremeden ama eklemlenerek vitrinde rol / yer alarak bu vicdan hareketini giyindikleri gömlek ile politik alanda faydaya dönüştürmenin yolunu aramak gibi bir düşkünlüğü gösterir hale düşmüştür. Politik harmanlanma onlar sayesinde en ağır ve en adi olanları bile kanıksamanın bir nevi afyonu haline geldi. Nasıl mı? Gazze, insanlık tarihinde eşine ender rastlanır bir soykırıma maruz kaldı. Buruç suresinde geçenler / yaşananlar aynen yaşandı ve ateşten bir çukura dönüşen Gazze’yi çukurun kenarında seyredenler gibi televizyonlardan seyrettik.

Gazze’de taş üstünde taş, gövde üzerinde baş, toprak üstünde nesil bırakmadı Yahudiler. Bu durumu izah edebilecek kelimeler iflas etti ama biz iflas eden kahve dükkanları üzerinden (ki öyle bir şey yok) öyle bir başarı öyküsü oluşturduk ki bu eylemsel başarılar karşısında Gazzeliler iyi ki öldürüldük dediler adeta. Filistin halkının yarısı katledildi, yarısı sakat bırakıldı, ülkenin tamamı harabeye dönüştü ve tüm insanlık ağır yaralandı ama Yahudilerin yenildiğinin öyküleri tüm ülke inananlarını romantizmin semasında gezdirir oldu ve Yahudilerin yenilgisini, bu nasıl bir yenilgi ise biz de Filistinlilerin zaferini anlatma şerefine nail olduk. Şimdi gel de bu hali anlatabilecek cümleler kur.

Biz Müslümanız. Biz, adaletsizliklere, eşitsizliklere, zulme, sömürüye, istismara muhalefet etmeyi, Allah’a kulluğumuzdan ayırmayan inanç sahipleriyiz. İslam, müntesiplerini bu saydıklarımıza karşı çıkmaya çağırmakta hem de bu türden ifsad unsurları kimden gelirse gelsin karşı durmayı emretmektedir. Bunu, bizden olanlar hangi gerekçe ile yapıyor olsalar bile mazur görmemeyi ve adalet inşa oluncaya kadar çaba sarf etmemiz gerektiğini müntesiplerine sorumluluk olarak yükleyen dindir. Müslüman olmak, kendini, insanı, hayatı ve dünyayı değiştirme çabası içerisinde olmak demektir. Hayatı dönüştüremediğinde hayatın onu dönüştürmesine direnmek demektir. Müslüman her koşulda yaratıcına ait olduğu bilinciyle hareket edendir. Müslüman olmak demek, başkalarının vesayeti altına girmeden varlığımızı, varoluşumuzu ve varoluş amacımızı başkalarının iradesine bağlamadan sürdürmeye karar vermek demektir. Dünyanın neresinde olursa olsun aynı varoluş hedefi ile inancını sürdüren tüm insanlar kardeşlerimizdir. Devlet ideolojisinden yararlanmadan, bağımsız ve kulluk bilinci ile öncelikle yüreklerimizi onlara açarak sonra imkanlarımızı, potansiyellerimizi paylaşarak ve dayanışarak var olma ideolojisiyle birbirimize çare olamasak da umut olmayı sürdürmeliyiz. Bu ahlaki duruş kamusal alanda bir iradeye, tasavvur inşa edici bir fikriyata dönüştürülmedikçe üzerimizdeki vesayet katmerleşerek bizi de ifsad edecektir.

Sözde İslamcılığın ve İslamcıların İslam üzerindeki bu katmerleşen vesayetinden dolayı bugün iktidarın Suudi ittifakından dolayı Yemenli kardeşlerimiz, ABD stratejik ortaklığımızdan dolayı İranlı kardeşlerimiz, Çin ticaretimizden dolayı Uygurlu kardeşlerimiz, Ruslarla politik dostluklarından dolayı Özbek ve diğer kardeşliklerimizden bahsedemiyoruz. Bahsedenlerin ise ihanet ve bozgunculuk çıkarma damgalanmasının sonuçlarından kaçamaması, ümmetçi düşüncenin büyük bir baskı altına alındığını çekildiğimiz yerden yaşayarak görüyoruz. Daha nereye kadar çekileceğiz. Bu geriye çekiliş fikriyat olarak ölümümüz mü olacak ya da beraber yola çıktıklarımıza benzemekle mi sonuçlanacak bilemiyoruz. Sanırım mesele nasıl bir bedel ödeyeceğimize karar vermekte düğümlenmektedir.

Selam ve dua ile

Veysel OCAK

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

Tasarım ve Kodlama BEYRİBEY BİLİŞİM