Sosyal Medya

Yazarlar

Gurbette Bayram

Değerli dostum, Şevket Hüner’den gelen bir e-posta: ‘’Ramazan bittiğine göre bir de "Gurbette Bayram" yazını bekliyorum.’’ Dostun talebi, kalbe düşen bir iz gibidir; ne silinir ne de hafife alınır. Hele ki o dostluğun kökleri uzun bir geçmişe dayanıyorsa, o zaman bu talebi, kuru bir cümlenin sınırlarında değil, aramızdaki bağın derinliğinde, sessiz ama tesirli bir yankı olarak duydum.

Bu sessiz yankının izini sürdükçe, zihnim beni İstanbul’un o eski bayram sabahlarına taşıyor… İstanbul’da bayram sabahı, daha gün doğmadan başlardı. Şehrin üzerine çöken o tatlı telaş, minarelerden yükselen tekbirlerle birlikte kalbe işlerdi. Bayram namazına giden yollar dolup taşar, herkes aynı duygunun etrafında toplanırdı.

Sonra bayramlaşmalar…
Aile büyüklerinin evi, o gün adeta bir buluşma noktası olurdu. Yeğenler, kuzenler, yakınlar… Herkes orada, aynı sofranın etrafında toplanırdı... Birlikte yenilen yemekler, peşi sıra gelen çaylar, tatlılar, uzayan sohbetler… Bayram, sadece bir gün değil; kalplerin aynı sofrada buluştuğu en anlamlı bir zamandı.

Herkes o gün, en güzel kıyafetlerini giyerdi. Bir gün öncesinden yapılan tıraş, aynaya bakarken hissedilen o küçük gurur… Ama bayramın asıl coşkusu, çocukların gözlerinde saklıydı. Onların heyecanı, bayramın en saf, en dokunulmamış hâliydi.

Gurbette ise bayram…
Gurbet, İnsana iki farklı duyguyu aynı anda yaşatır.

Bir yanıyla derin bir yalnızlık hissi çöker insanın içine. Eksik olan bir şey vardır; adı konulamayan ama hissi ağır olan bir eksiklik… Ne o eski sofralar vardır ne de kapıdan içeri girerken duyulan o tanıdık sesler...

Ama diğer yanıyla…
Gurbet, bayramı bambaşka bir kapıdan açar insana.

Dünyanın dört bir yanından gelen insanlarla tanışırsın. Farklı diller, farklı renkler, farklı kültürler… Aynı bayramın etrafında birleşen bambaşka hayatlar. Tanımadığın biriyle selamlaşırsın, bayramlaşırsın. O an anlarsın ki, bayramın kendine has bir ruhu, sınırları aşan bir dili vardır.

Şimdi Şikago’dayım…
Burada bayram, en çok İslam merkezlerinde hissedilir... Kapıdan içeri girdiğinde, kısa bir anlığına da olsa o tanıdık havayı soluyorsun. Selamlar veriliyor, yüzlerde sıcak bir tebessüm… Ama dışarı çıktığında, o duygu bir anda dağılıyor.

Dağılıyor… yerini, göğe doğru yükselen soğuk cam kulelerin sessiz bakışları alıyor. Şehrin gökdelenleri, sanki birbirine yaslanmadan ayakta durmayı öğrenmiş yalnız insanlar gibi. Her biri kendi içinde kapalı, her biri kendi yüksekliğinde gururlu ama mesafeli... Cam yüzeylerine vuran ışık, ne bir kandil aydınlığına benziyor ne de bir bayram sabahının mahmur güneşine… Daha keskin, daha yabancı, daha uzak. Rüzgâr aralarında dolaşıyor ama ezan yerine uğultu taşıyor... Kalabalık var, ama kalp yok gibi...

O an, zihnimde başka bir şehir usulca kapı aralıyor… İstanbul... Kubbelere değen sabah ışığı, minarelerden süzülen o ince ve tanıdık çağrı, taşın bile hatıra taşıdığı sokaklar… Orada gökyüzü, camla bölünmez; kubbelerle tamamlanır. Sesler yankılanmaz, yerini bulur. İnsan, şehrin içinde kaybolmaz; şehir insanın içine yerleşir ve iki şehir arasında kalırsın... Birinde yükseldikçe yalnızlaşan binalar, diğerinde yükseldikçe anlam kazanan kubbeler…

Şikago ile İstanbul arasında, ölçülemeyen bir mesafe vardır artık. Bu mesafe kilometrelerle değil; bir selamın içtenliğiyle, bir sabahın kokusuyla, bir bayramın ruhuyla ölçülür. Burada adımlarım yere değiyor ama ruhum bir yere basamıyor. Hâlbuki İstanbul’da, bir taşın üstüne bassan bile bir hatıraya basar gibi yürürdüm...

Şimdi ne tamamen burada olabilmenin, ne de artık orada kalabilmenin boşluğu var içimde...
Sanki iki şehir arasında değil, iki his arasında asılı kaldı bir bayram… Ama bayram, sanki sadece kalbin içinde kalıyor. İnsan o zaman anlıyor; bayram bazen bir şehirde değil, bir hatırada yaşar. Özellikle bazı bayramlar, ne kadar kalabalık olursa olsun, insanın içinde biraz eksik kalır...

Neyse... Lafı uzatım belki... Gurbet, bir yönüyle özlemdir, hasrettir; insanın içini ince ince sızlatan bir eksikliktir… Ama bir yönüyle de fark ediştir, derin bir uyanıştır. Çünkü insan, en çok uzağa düştüğünde anlar yakınında neyin kıymetli olduğunu. Gurbeti insana en derin hissettiren zaman, Ramazan’dır… bayramdır.

Sofraların eksildiği, seslerin azaldığı, kalabalıkların hatıraya dönüştüğü o anlarda insan, aslında neyi özlediğini daha iyi anlar. Anlar ki bayram, sadece bir gün değil; bir arada olmanın en anlamlı zamanıdır ve gurbet, işte tam da o zaman, kalbin en sessiz yerinde konuşmaya başlar...

Geçmiş ve Gelecek Bayramlarınız Mübarek Olsun...

Mehmet BEYHAN

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

Tasarım ve Kodlama BEYRİBEY BİLİŞİM