Sosyal Medya

Yazarlar

Size Mutluluğun Sırrını Vereyim mi?

Sevgili okur, peşin olarak söyleyeyim, başlığın ima ettiği gibi bir kişisel gelişim yazısı yazma niyetinde değilim. Üstelik kişisel gelişim safsatalarına inanan biri de değilim. Aksine hiç hoşlanmadığım bir yazı türü. Bu tür yazılardan medet uman modern hurafe düşkünlerinin Telli Baba’ya çaput bağlayan muhafazakâr versiyonlarından bir farkı yok benim nazarımda.

Öyle zengin olmanın beş kuralı gibi saçmalıklara inananlar ancak bu saçmalığı saçmalayanları zengin eder. Eh, benim de sizin mutsuzluğunuz üzerinden bir mutlu olma şansım olmadığına göre niye abesle iştigal edeyim ki? Ama durun, belki de uğraşmamız gereken şey tam olarak budur, “abes” ile iştigal etmek. Zira dünya nüfusunun neredeyse yüzde doksan dokuzu, yüzde bir tarafından abesle iştigal ettirilmek suretiyle oyalanıp idare olunmuyor mu? O halde bu abese odaklanmak, abes üzerinde biraz daha detaylı durmamız gerekiyor sanırım.

Meseleye salt kişisel gelişim yazıları üzerinden değil, bir bütün olarak kitleleri manipüle etmek, abes olana yönlendirmek, bir adım ötesi günaha teşvik etmek, harama özendirmek ve kültürel asimilasyona sebep olmaktan söz ediyorum. Bu kültürel işgal ürünlerinin arkasında, arka planında, başka bir dünya görüşünün kodları var. Misal, bütün dünya çocuklarının eline verilen, yapay bir görsele sahip mini etekli sarışın Barbie bebekler neyi temsil ediyor? Olan şey şudur; başka bir kavram dünyası ile zihinlerimiz işgal ediliyor, tıpkı gıda mühendisliği gibi bir tür toplum mühendisliği yöntemiyle düşünce genetiğimizle oynuyorlar. Gençlerimize doğrudan ya da dolaylı olarak bu metinler rehberlik ediyor. O halde onları hafife alma lüksümüz yok. Aksine dikkat kesilmek durumundayız.

Kişisel gelişim yazılarının temel mantığı, okuyana sen aslansın kaplansın, eşin benzerin yok, bin defa yıkılsan bin birincide aşacaksın bu engelleri, kim tutar seni gazıyla yol verip içinde mantık pırıltıları da içeren öneri paketleri pazarlayarak, kişisel ego pompalamaktan ibarettir. Her ne olursa olsun önüne çıkan engelleri yık ve ilerle! “Başarıya giden her yol mubahtır” ilkesini alttan alta zerk ediyorlar. Dolayısıyla yöntemleri, çıkış noktası itibariyle insan fıtratını ifsat etmeye yönelik kurgu içeriyor. Ve bu süreç, kendini bu rüzgâra kaptıran büyük bir çoğunluğun duvara toslamasıyla son bulan trajik öykülere dönüşüyor. Zirveye ulaşan az sayıdaki kişinin ise o şişirilmiş egoyla asla mutlu olma şansı yok. Kendisini merkeze alan bireyin, insanı eşref-i mahlûkat değil kendine hizmetçi, doğayı emanet değil tüketim objesi olarak görerek ne kendisine ne de çevresine bir hayrı olması zaten mümkün değildir.

Bu aşamada belki cevap vermemiz gereken soru şu dur: “Talep edilen şey, başarı mı yoksa mutluluk mu?” Sanırım “Her ikisi de!” dediğimizi duyar gibiyim.

İstisnaları dışarıda bırakırsak, aynı eğitim çarkından ve kültürel formattan geçtiğimiz için böyle cevap vermemiz normal. Çünkü Z kuşağı dediğimiz gençliğin önemli bir çoğunluğu, köyden kente göçmüş, şehrin periferisinde tutunmaya çalışan, hayatı büyük zorluklarla geçmiş sonradan makam, mevki ya da servet sahibi olmuş, yoksul köy kökenli ebeveynler tarafından yetiştirildi. Ömrünün büyük bir kısmı beyaz Türkler tarafından hor görülmüş, işçi ve/veya düşük gelirli memur olan bu nesil, evlatlarının aynı kaderi paylaşmasına gönlü razı olmadığı için doğduğu ilk andan itibaren onları daldan budaktan sakındırıp işten güçten koruyup okuması ve bir üniversite eğitimi alması için motive etti. Bu onlar için günün moda tabiriyle bir kızıl elmaydı. Onların mutluluğunu (kurtuluşunu) yüksek tahsil almalarında gördüler. Tabiri caizse mikroplara karşı izole edilen bu nesil, toplum içine karıştığında sosyal virüslere karşı antikora da sahip olmadığı için kolaylıkla enfekte oldu ve daha vahim olan bu hastalıklı durum (zihinsel deformasyon) gün geçtikçe kronikleşmekte. Şimdi, tabiri caiz ise bunun faturasını ödüyoruz. Şahit olduğumuz saldırgan, saygısız, köksüz ve inançsız, dejenere davranışlar bu hastalığın semptomlarıdır.

Peki, başladığımız noktaya dönersek eğer, başarı tamamen önemsiz mi? Elbette değil ancak unutulan, ihmal edilen bir şey var. Bizim inancımıza göre başarı, insan eylemlerinin mutlak sonucu değil yaratıcının takdiridir. Dolayısıyla başarı kutsal değildir ve kişiye ait de değildir. Kişiye ait olan ve takdir edilmesi gereken ancak onun çabası/gayretidir. Ne var ki kişisel gelişim yazılarının ana omurgasını teşkil eden seküler düşünce, kavramsal olarak başarıyı insan çabasına bağlayarak, yaratıcıyı aradan çıkartıp insanı mutlaklaştırıyor. Dolayısıyla modern dünya başaramayan insanı, “loser, ezik, zavallı, beceriksiz” olarak nitelendiriyor, yalnızlığa ve depresyona terk ediyor.

Sonuç olarak, mutluluğu salt başarıda aramanın çok da doğru sonuçlar vermediğine tanık oluyoruz. Peki, o halde mutluluğa nasıl ulaşırız? Mutluluğa ulaşmak, maddi ve manevi iyiliğe, tatmine ulaşma halidir. Bunun yolu ise kişinin Rabbinin rızasına uygun bir iman, düşünce iklimine sahip olması ve bu düşünce iklimine sahip salih insanlara yakın durmasıdır. Ve elbette “amellerin az da olsa, devamlı olanı makbuldür” ilahi uyarısına uygun bir yaşam pratiği, mutluluğa, daha doğrusu huzura giden yolu garanti eder.

Mehmet Bulayır

Not: Bu makale, “Muhal ile Mümkün arasında” adlı eserden iktibas edilmiştir.

 

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

Tasarım ve Kodlama BEYRİBEY BİLİŞİM