Sosyal Medya

Makale

Çağın şahidi ve şehidi Seyyid Kutup

Seyyid Kutub ve Seyyid Kutub nezdinde Mısır'ın hikâyesi, esasında genelde İslam dünyasının ve özelde ise Türkiye'nin hikâyesidir. Özelde Türkiye'nin hikâyesidir, zira Mısır ve Türkiye'nin geçirmiş oldukları evrelerin birçoğu neredeyse tıpatıp birbirinin aynısıdır.

19. Yüzyıl ile 20. Yüzyıl, Batı sömürgeciliğine ve onun yerli işbirlikçilerine karşı İslam’ın izzet ve şerefini savunan direniş hatlarının berkitildiği, Allah yolunda sayısız şehitlerin verildiği bir zaman kesitidir. 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren İslam ülkeleri Batı sömürgecilerinden bağımsızlıklarını kazanmışlar, fakat bu kazanım bağımsızlığı temsil eden yönetici elitlerinin delalet ve hıyanetleri nedeniyle akim kalmış, ‘yeni bir sömürgecilik’ düzeni yürürlüğe konulmuştur.

Şehit Seyyit Kutub böylesi bir zamana şahit olmuş ve İslam’ın aziz mesajını şahidi olduğu zamanın şartları bağlamında Müslümanlara ulaştırmaya çalışmış ve bu yolda da şehit edilmiştir. Seyyit Kutub’un temel kalkış noktası hak ile batılın biri birlerine karışmış olduğu gerçeğinden hareketle oluşmuştur. Kendisini Müslüman addeden fakat İslam’ın temel prensiplerine dahi uygun davranmayan hatta İslam’a savaş açmış bulunan başta asker ve sivil yönetici eliti olmak üzere sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik hayatı temsil eden unsurlar ile çatışmış ‘hak ve batıl’ kavramları dâhilinde onları temel eleştiriye tabii tutmuş, Kur’anî ıstılahlar çerçevesinde onları isimlendirerek tanımlamıştır.

Kutub’un eserlerindeki ana tema; hak olan ile batıl olanın tam bir ayrımını yaparak kendisini Müslüman olarak tarif eden toplumsalı gerçek İslam ile tanıştırmak ve bu tanışıklık ile birlikte hakkın galebe çalması için toplumsalı ‘devrimci’ bir ruh ile harekete geçirmektir. Kutub’un devrimci dinamizmini ise ‘cihad’ kavramı oluşturmaktadır. Kutub, eklektik bir İslam anlayışına karşıdır. Yaşamış olduğu Mısır’ın sömürgecilik ve sömürgecilik sonrası dönemlerine şahit olan Kutub, Batılı sömürgecilerin ve onun yerli işbirlikçilerinin İslam’ı toplumsal üzerinde bir tahakküm aracı olarak nasıl kullandıklarını görmüş, Kur’an ve Sünneti çağdaşı olduğu zeminin şartları bağlamında seslendirmiş, İslam’a eklenmek istenen milliyetçilik, sosyalizm, laiklik, diktatörlük, demokrasi, moderizm, modernleşme, kapitalizm vb. mülahazaları, Kur’an ve Sünnet bağlamında yüksek bir sesle eleştirmiştir. Buna karşılık; gelişme, kalkınma, sosyal adalet, kölelik ve sömürü düzeni gibi güncel sorunlara, İslam’ın özgün kavramları dâhilinde yanıtlar aramış ve çözüm önerilerini seslendirmiştir.

Seyyid Kutub’un temel yaklaşımlarını ana başlıklar altında sıralamak mümkündür.[1]

Toplum Müslüman ve câhilî olmak üzere ikiye ayrılır. Müslüman toplum sadece Allah'a kul olup hayatını O'nun hükümlerine göre düzenleyen insanların oluşturduğu toplumdur. Câhiliyye toplumu ise, İslam inancı, düşüncesi, hukuku, ahlakı ve davranış kurallarının hâkim olmadığı toplumdur. Bu toplumla mücadele, tebliğ ve cihat vasıtasıyla yapılır.

Mücadeleyi yürütecek öncü bir cemaatin öncelikle oluşması gerekir. Bu cemaat, şirk ve küfrün tüm çeşitlerinden arınmış saf bir akide (tevhid) temelinde bir araya gelir ve mücadelesini 'Rabbani yöntem' adı verilen, tüm peygamberlerin Kur'an'da anlatılan mücadele yöntemini izleyerek gerçekleştirir. Bu yöntem, fedakârca yürütülen, dünyevî beklentiler taşımayan, sadece Allah rızasını gözeten, en önemlisi, câhiliyye sistemiyle asla uzlaşmaya girmeyen bir mücadeleyi gerektirir. Dinin kendisi ilahi kaynaklı olduğu gibi onun hareket metodu da ilahidir. Öncüler bu metodu izleyerek amaçlanan İslam hâkimiyetine, yani dârü'l-îslâm'a ulaşabilirler. Kutub, bu öncü gruba uzun ve zorlu yolculuğunda rehberlik etmesi için Yoldaki İşaretleri yazdığını söyler.

Kutub bu fikirleriyle önemli noktalarda Bennâ'dan ayrılmaktadır. Kutub, Müslümanlardan oluşsa bile muhatap olduğu toplumun câhiliyye niteliğini öncelikle göz önüne alarak, bu toplum tevhid akidesine boyun eğmeden yapılacak İslami hükümet talebinin bir oyalanma olduğunu düşünmektedir. Yönetim şeklen değişse bile câhiliyyenin varlığını sürdüreceği kanaatindedir.

Seyyid Kutub’un Kur’an ışığında hak olan ile batıl olanı tam bir ayrıştırmaya yönelik faaliyetleri Mısır’ın muktedirleri tarafından tehlikeli olarak görülmüş uzun ve işkencelerle dolu bir hapis hayatını yaşamaktayken bu defa onu şehit etmişlerdir. Diğer taraftan ise; Seyyid Kutub’un takipçilerinden bazı unsurlar, onun bu yöntemini yaşadıkları toplumları ile ayrışma olarak algılamışlar, tebliğe muhtaç toplumsal ile kavga yolunu seçmişlerdir. Seyyid Kutub’un mensubu olduğu İhvân-ı Müslimîn (Müslüman Kardeşler) teşkilatının ‘Siyasal Islahatçılık’ temelli görüşlerinden ayrı düşündüğü bir vakıadır. Kutub’un takipçileri bu ayrışmayı derinleştirmişlerdir.

‘Kaldıkları cezaevlerinde şiddetli baskı ve işkencelere maruz kalan İhvân mensubu bir kısım İslamcı mahkûm, psikolojik durumlarının da etkisiyle söz konusu radikal kavramlara sempati duydu. Kutub'un kasdetmediği boyutlarda onun fikirlerini yorumladı. Uzlaşmacılıkla suçladıkları îhvân'dan koptu. Şiddet yanlısı ve dışlamacı tutumlara sahip marjinal oluşumlara kaydı. Bazısı câhili saydığı toplumdan kendisini tamamen soyutladı. Camileri terkettiler; okudukları okulları, çalıştıkları devlet memuriyetlerini bıraktılar. Bazıları bombalama, adam kaçırma ve suikast eylemleriyle gündeme geldi. Eğitimci Dr. Salih Seriyye'nin Akademi hareketi, ziraat mühendisi Şükrî Mustafa'nın Tekfir ve'l-Hicre cemaati, elektrik mühendisi Abdüsselam Ferec'in ve tıp doktoru Eymen ez-Zevâhirî'nin Tanzîmü'l-Cihâd teşkilatları ile el-Ezher hocası Dr. Ömer Abdurrahman'ın dini rehberliğini yürüttüğü el-Cemaatü'l-İslamiyye bu tür oluşumlardandır.’[2]

Seyyid Kutub önemli eserlerini ağır işkenceler gördüğü hapishane şartlarında yazmıştır. Dolaysıyla Kutub’un seslendirdiği fikirler geniş tabanlı istişare ve kritiklerden mahrum kalmıştır. Seyyid Kutub merkezli tartışma ve analizlerde bu durum sürekli olarak göz ardı edilmektedir. İhvân-ı Müslimîn (Müslüman Kardeşler) teşkilatının ‘Siyasal Islahatçılık’ temelli fikirlerinin Seyyid Kutub merkezli ‘Radikalleşme’ eğilimine girmesinin önemli bir nedeni de Mısır’daki muktedirlerin İhvân-ı Müslimîn teşkilatını sürekli bir tehlike olarak görmeleri, bu teşkilatı ağır baskı ve takibat altına almalarıdır. İhvân-ı Müslimîn teşkilatı hem İngiliz güdümlü Mısır Monarşisi zamanında hem de bu monarşiyi bir askeri darbeyle yıkan ‘Hür Subaylar Komitesi’ zamanında kanun dışı sayılmış ve yasaklanmıştır. Bu yok sayma ve yasaklamalar elan devam etmektedir.

Mısır’ın toplumsal tabanı en geniş ve en güçlü sosyal ve siyasal organizasyonu olan bu teşkilatın kamusal alanlarda sürekli olarak yok sayılması, baskı ve işkenceler ile sindirilmeye çalışılması neticesinde teşkilatın ana tema olarak ortaya koymuş olduğu ‘ıslahatçılık’ temelli fikirleri eleştiriye ve erozyona uğramış, radikalleşme eğilimleri güçlenmiştir. Mısır’daki iktidar elitlerinin oluşturmuş oldukları ‘kapalı devre’ tekel siyasallık, esasında İhvân-ı Müslimîn nezdinde bütün bir Mısır halkını kamusal alanlardan uzak tutma iradesini içermektedir. Bu iradenin sömürgecilik tarihi ve iktidar elitlerinin ülke kaynaklarına el koyma girişimleri ile sıkı bir ilişkisi bulunmaktadır.

‘1855'lere gelindiğinde, ülkede İtalyan, Fransız, İngiliz, Alman ve Amerikan misyonerlik faaliyetleri yürütülüyordu. Yahudi azınlık, Napolyon istilasından beri ülkeye Fransız kültür ve ticaretinin sokulması ve Fransız nüfuzunun yaygınlaşması için çaba gösteriyordu. Bunlara ek olarak, Evrensel Yahudi İttifakı adı altında Fransa'da kurulan bir cemiyet de Mısır'a yöneldi ve burada kendisine bağlı birçok okul açtı… Bu okullar, temelde Fransız kültürü veriyor, ancak bunu Yahudi kültürel mirası ile bezemekten de geri kalmıyorlardı. Ancak, Yahudi İttifakı öteki yabancı okulların aksine, Arapçaya da ağırlık vermiştir. Bunun amacı, kendi okullarından yetişenlerin devlet görevde daha şanslı bir konuma gelmelerini sağlamaktı. Bu girişimler, Mısır devlet sisteminin ileriki yıllarda yabancı ülkelerin sosyo-kültürel nüfuzuna daha açık hale geleceğinin işaretlerini vermekteydi. Nitekim Landau bu okullardan mezun olanların burjuva kökenli olmaları nedeniyle zaten şanslı olduklarını; aldıkları eğitimin de buna eklenmesiyle başarılı iş adamları, hukukçular, doktor ve gazeteciler olduklarını belirtmektedir. Bütün bu gelişmeler, Mısır aydınlarının ve üst düzey yöneticilerinin giderek halktan koptuklarını göstermekte ve düşünsel anlamda bir halk-aydın yabancılaşmasının Mısır için de fazlasıyla geçerli olduğuna kanıt teşkil etmektedir. Fransız ve Yahudi kültür ortamı içinde yetişmiş olan bu kişilerin, geleneksel halkın beklentilerini ve dünya görüşünü kavrayıp kendi sistematiği içinde geliştirmeleri elbette beklenemezdi. 1863'te ülkede yabancıların kurmuş olduğu 59 İslâm-dışı okul vardı. 1863-1879 yılları arasında bunlara 129 yeni okul eklendi. 1878 istatistiklerine göre, bu okullarda 12539 öğrenci vardı, bunların (sadece) 1139 u Müslüman çocuklardı. 1857'lerden itibaren Kanal ve pamuk nedeniyle ülkeye akan 30000 civarında yabancının ülkenin ticaret, maliye ve endüstrisini ellerine geçirdikleri de hesaba katılacak olursa, Mısır'daki İslâmî hareketlerin nelere ve neden karşı çıktıkları daha kolay anlaşılacaktır.’[3]

Mısır’da anlamlı bir orta sınıfın bulunmayışı, ekonomik faaliyetlerin dış güdümlü ve dışa dönük olması, daha sonrasında ise ‘Hür Subaylar Komitesinin’ sosyalist içerikli bir ekonomik programı tedricen yürürlüğe sokma girişimleri iktidar eliti merkezli ekonomik faaliyetlerin oluşmasına neden olmuş, sermaye birikimi tabana yayılamamış, gelir dağılımı adaletsizliği büyük bir sorun oluşturmuştur. Hür Subaylar Darbesine kadar Mısır’da sermayenin toplandığı iki ana grup vardı. ‘… ilk sırada, bu grubun büyük bir bölümünü oluşturan büyük toprak sahipleri görülebilir. İkinci olarak devletin üst kademelerindeki bürokratlardan bahsetmek mümkündür. Bu gruplar, sahip oldukları konumu da kullanarak toprak ve mülk edinerek zenginleşmişler ve teşviklerden de yararlanarak sanayiye yatırım yapmışlardır.’[4]

Hür Subaylar Darbesi ile birlikte bütün bir ekonomi hayatı iktidar elitlerinin eline geçmiştir. ‘Cemal Abdul Nasır Mısır toplumu için daha adil bir ekonomik gelişmenin peşindeyken Kasım 1956 Süveyş Kanalı Krizi’ne dek devlet sektörünün özel sektörün pahasına geliştiğini söylemek zordur. Ancak bu durum 1956 sonrası tamamen değişmiştir. Bilindiği gibi Süveyş Krizi sırasında İngiltere, Fransa ve İsrail kuvvetleri Mısır’a saldırmıştır. Bu saldırı Haziran 1956’da Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirdiğini açıklamasının ardından gelmiştir. Mısır, savaş sonrasında ülkede var olan ve özel sektörün temelini oluşturan tüm İngiliz ve Fransız şirketlerini millileştirmiştir. Savaş sonrasında eline geçen pek çok banka, şirket ve malla birlikte Mısır devleti kendini bu kaynakların idare edilmesi sorumluluğuyla da karşı karşıya bulmuştur. 1957-60 arası dönem için Başkan Cemal Abdul Nasır ‘kontrollü kapitalist ekonomi’ kavramını kullanmaya başlamışsa da ve devletin ekonomiye müdahalesi giderek artmıştır ve bu durum bazı yazarlar tarafından Mısır ekonomisinin ‘sosyalist’ bir yola girdiği şeklinde yorumlanmıştır. Özellikle bu dönemde ülkede özel sektöre karşıtlık güçlenmeye başlamıştır. Nasır önderliğindeki Mısır hükümetleri 1957 yılında beş-yıllık sanayi planlarını yürürlüğe sokmuş, 1960 sonrasında ise tüm ekonomiyi beş-yıllık planlarla yönetmeye başlamıştır. Özel sektörün rejimle ilgili kaygıları özel mülkiyet altında olan Mısır Grubunun ve Bank Mısır’ın devlet eline geçmesiyle birlikte iyice kuvvetlenmiştir. 1961 yılı ‘sosyalist kararlarıyla’ hemen hemen tüm büyük ölçekli sanayi, bankacılık, sigorta, yabancı ticaret şirketleri, pek çok otel ve büyük mağaza millileştirilmiş ve bunun sonucunda da bu döneme dek korunmaya çalışılan devlet- özel sektör ilişkisi kesilmiştir.’[5]

Sosyal Hür Subaylar Komitesinin darbesi Mısır’da genel bir iyimserlik ve umut havası meydana getirmiştir. İhvân-ı Müslimîn de bu iyimserliği ve umudu taşıyordu. Kısa bir süre sonra bu iyimserlik ve umut havası dağılacak, iktidar merkezli bir diktatörlük, bu defa Mısır’ı kendisinden saymış oldukları yöneticileri tarafından esir alacaktır.

‘1923 yılına kadar süren İngiliz sömürgeciliği döneminde Mısır'da modern bir yönetim aygıtı geliştirildiği muhakkaktır. Fakat bu aygıt, Mısır halkının işine yaramaktan çok İngilizlerin ve diğer yabancıların işine yaramış, ya da onlar tarafından işletilmiştir. Olayların seyrini değiştiren önemli dönüm noktalarından biri, şüphesiz ki, dışa bağımlı bir yapı arzeden krallar döneminin askeri bir darbe ile 1952'de sona ermesidir. 1952 sonrası Mısır'ın Nasır (1918-1970) dönemidir ve temel özelliğini Arapçılık düşüncesi oluşturmaktadır. Yüzyıllar boyunca sürekli olarak dış güçlere bağımlı kalmış olan Mısır için Nasır dönemi bir bakıma öze dönüş dönemidir. Ancak, Nasır da diğer modernleştirici elitler gibi, çareyi Mısır halkının İslâm öncesi kültürel temellerine dönmekte bulmuştur. Nasır'ın yaptığı, laik Arap ulusçuluğu düşüncesini sosyalist doktrinlerle bütünleştirmek ve Mısır'ın kaderini batının ellerinden alarak Üçüncü Dünyanın ortak kaderine bağlamaktı. Bu dönemde halk, nefret duyduğu batılılara karşı gerçekten önemli adımlar atıldığını görmüş ve Nasır, Arap Birliği fikrini geliştirerek kitleleri ardından sürüklemeyi başarmıştır. Onun önderliğinde Mısır diğer Arap ülkeleri ile birleşme çabalarına da girişmiş, ancak bu girişimlerden sonuç alınamamıştır. Nasır dönemi, Mısır laikleşme tarihi açısından da bir dönüm noktasıdır. Bu dönemde halk yabancıların doğrudan yönetiminden kurtarılmış, ancak batılı ideolojilerin ülkeye tarihte eşi görülmemiş bir yoğunlukta girişine şahid olmuştur.’[6]

‘Sömürgecilere karşı kendini kapalı tutabilen halk, bu dönemde kendi yöneticileri tarafından İslâm-dışı düşüncelere açılmıştır. Bu bakımdan Nasır dönemi, Mısır'ın bütüncül modernleşme evresine girmesiyle nitelenir. Nitekim, Nasır dönemine kadar, Mısır İslâm düşüncesinin karakteristiği, sömürgeciliğin ülkeden atılması ve devrimci bir İslâm anlayışı çerçevesinde İslâm ülkeleri arasındaki bağların yeniden kurulması iken; Nasır döneminde daha çok batılı ideolojilerin eleştirisine ve bunların İslâm'la karşılaştırılarak islâm'ın üstünlüğünün gösterilmesine doğru bir değişim geçirmiştir. Bu değişimin temel nedeni, Avrupa sömürgeciliğinin biçim değiştirmiş olmasıdır. Batı artık Mısır'da doğrudan kuvvet bulundurmuyordu. Fakat, iletişim ve eğitim kanallarının yardımıyla batılı fikir ve ideolojilerin Mısır'da yayılmasını sağlamaya çalışıyordu. Bu bakımdan, ikinci dönem birincisinden çok daha kapsamlı sonuçlar doğurmuş ve daha geniş halk İadelerinin modernleşme eğilimine girmesine neden olmuştur.’[7]

Mısır’ın geçirmiş olduğu evrelerinin karşılığını Seyyid Kutub’un fikir dünyasında da izlemek mümkündür. ‘1906 yılında Güney Mısır'da Asyut'ta dünyaya gelen Seyyid Kutub, Bennâ gibi öğretmen okulu ve Dârululûm fakültesi mezunudur. Öğrenci hareketlerinde yer aldı ve sol fikirlere meyletti. Gençlik yıllarında Mısırlı meşhur mütefekkir ve şair Abbas Mahmud Akkâd ile tanıştı ve fikirlerinden etkilendi. Belki de bu irtibat dolayısıyla edebiyat ile yakından ilgilendi ve ülkedeki edebiyat çevrelerinde ismi hızla yükseldi. Mezuniyetinden sonra altı yıl kadar ilkokul öğretmeni olarak çalıştı. Aynı yıllarda Vefd ve Sa'diyyîn partisinde siyasetin içinde olduysa da 1945'te bu ilgisini tümüyle kesti. Eğitim araştırmaları yapmak üzere 1948 yılında ABD'ye gönderilen bir heyette yer alan Seyyid Kutub'un yaklaşık iki yıl süren seyahati, onun fikri ve siyasi dönüşümünün başlangıç noktası sayılır. Kutub keskin bir Batı karşıtı olarak Amerika'dan dönmüştür. Bu fikirleriyle birlikte sosyalist ve milliyetçi Hür Subaylar komitesi ile irtibata geçti, 1952 darbesini destekledi, Cemal Abdünnâsır'ın yakın çevresinde bulundu. Kutub, eş zamanlı olarak İhvân-ı Müslimîn ile de ilişkiye geçti. Abdünnâsır ile İhvân arasındaki sıkıntı ve ihtilafları gidermek için arabuluculuk yaptı, fakat başarılı olamadı. 1953 yılı itibarıyla safını belirleyip İhvân'a katıldı, teşkilatın basın-yayın şubesinde idarecilik yaptı. 1954'te Mısır devlet başkanı Abdünnâsır'a karşı başarısız suikast girişiminden sorumlu tutulan İhvân yöneticileriyle birlikte tutuklandı ve on yıl kadar hapis yattı. Bu sürede meşhur tefsiriFi Zılâli'l-Kur'ân'ı yazmaya başladı. 1964'teki tahliyesinden sonra kaleme aldığıYoldaki İşaretler (Me'âlim fi't-tarik) adlı radikal İslamcılığın rehber kitabı sayılan eserindeki fikirlerinden dolayı ve İhvân'ı canlandırma faaliyetinde bulunduğu suçlamasıyla 1965'te tekrar tutuklandı ve idam cezasına çarptırıldı. Ceza, İslam dünyasından gelen yoğun tepkiler hiçe sayılarak 1966 Ağustosunda infaz edildi. Naaşı bilinmeyen bir yere defnedildi.’[8]

Seyyid Kutub ve Seyyid Kutub nezdinde Mısır’ın hikâyesi, esasında genelde İslam dünyasının ve özelde ise Türkiye’nin hikâyesidir. Özelde Türkiye’nin hikâyesidir, zira Mısır ve Türkiye’nin geçirmiş oldukları evrelerin birçoğu neredeyse tıpatıp birbirinin aynısıdır.

Selam olsun Çağın Şahidi ve Şehidi Seyyid Kutub’a,

Selam olsun bütün şehidlere…

 

Not: Yazara ait bu makale ilk defa Ağustos 2018 tarihinde, Düşünce Mektebi'nde yayınlanmıştır.

_________________________________


[1] Büyükkara, Mehmet Ali, Çağdaş İslami Akımlar, Klasik Yayınları, İstanbul, 2015, s. 184.

[2] Büyükkara, a.g.e., s. 165.

[3] Erkilet, Alev, Orta Doğu’da Modernleşme ve İslamî Hareketler, Büyüyen Ay Yayınları, İstanbul, 2015, s. 221-222.

[4] Tür, Özlem, Mısır’da Ekonomik Kalkınma Çabaları, Makale, İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, No:41 (Ekim 2009)

[5] Tür, a.g.m.

[6] Erkilet, a.g.e., s. 223.

,

[7] Erkilet, a.g.e., s. 224.

[8] Büyükkara, a.g.e., s. 163-164.  

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');
window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');