Sosyal Medya

Makale

Müslüman Şahsiyet...

Bir Müslüman Şahsiyeti üç bakımdan tartışmamız gereklidir. Müslüman şahsiyetin tanımı, ilişkisi ve sıfatları üzerinden değerlendirilmesi bize Müslüman insanı açıklığa kavuşturacaktır. Türkiye’de yeterince düşünülmeyen konuların başında insan gelmektedir. Hâlbuki insanı tanımlamadan yapılacak bütün siyasi, sosyal ve felsefi mülahazalar eksik kalacaktır. Bu konuda yapılacak yeterli bir düşünüş zemini bize insanı biraz daha yakından tanıma imkânı elde etmeyi sağlar.

İnsan üzerine düşünülmediği gibi Müslüman kavramının kendisi ve bu sıfatı taşıyan insanın neliği meselesi de yeterli düzeyde bir tartışma zemini bulamamıştır. Değiniler çerçevesinde yapılan açıklamalar, tartışmalar işin özünü geride bıraktığı için sorun alanı oluşturmaktadır. Bu yüzden meseleyi biraz dar da olsa ele almak ve müzakere zeminine taşımak elzem olmuştur…

Müslüman şahsiyetin tanımı…

Hayatını ‘ilahi rehberliğe’/vahiy-nübüvvet teslim etmiş, emir ve nehiyleri kendisine rehber edinmiş ve hayatının bir imtihan oluşunun şuuru içinde karşılaştığı her olay, olgu ve durum ile ilişkisini bu ilahi rehberliğin ekseninde belirlemeye çalışan mümin kişidir…

Bu tanımda dikkate alınması gereken durum; mümin insanın aklını, ilahi rehberliğin kendisine tevdi ederek yola çıktığı ve vahyin rehberliğine tabi kılınmış bu akıl üzerinden Elçinin örnekliğini içselleştirerek varlık kazanmaya çalışması gerektiğidir. Bir imtihan olgusunu şuur düzeyinde kavrayarak karşılaşabileceği her şeyi karşılarken bu mümin akıl ile karşılamak ve her adımda imanını mücessem bir biçime kavuşturarak ilahi rızaya uygun yaşama iradesine sahip olmasıdır.

Bu tanım gereği örneği seçilmiş elçi olan mümin kişinin kendisi de diğer müminler için örnek olmaya aday bir şahsiyetin varlığına sahip olmaya çalışmasına bir göndermedir.

Ontolojisi…

Müslüman bir şahsiyet ontolojisini ‘hilafet’ üzerine kurmalıdır. Hilafet, ilahi muradın yeryüzünde gerçekleştirilmesini sağlayacak bir konumu ihtiva etmektir. Ayrıca ilahi teklife muhatap olmanın sağladığı bir sorumluluğu taşıma gibi bir zorunluluğu da kabullenmiş olmalıdır. Yani Yaratılmışlar içinde ‘teklif’e muhatap olan yegâne varlıktır. Ontolojisinin ikinci temel özelliği ise bir ‘imtihan’ içinde varlığını sürdürmeye ‘yazgılı’ olmasıdır. Yaratılmışlar içinde varlık hiyerarşisinin tepesinde olduğu gerçeğini de unutmamak elzemdir. Bu özelliği sayesinde bütün yaratılmışlar kendisine musahhar kılınmıştır. Yani boyun eğdirilmiştir. İnsan bu özelliği ile sorumluluğunu artırdığının farkındalığını da taşımakla yükümlüdür. 

Varlığın içinde akıl gibi temel bir düşünce istidadına sahiptir. Bu onun ontolojisinin temelini oluşturmaktadır. Teklife muhatap oluşu ve hilafeti de bu özelliği sayesinde kazanmıştır. Elbette ki bu özelliği yaratılıştandır. Yani Allah tarafından kendisine bir lütuf olarak verilmiştir. Yaptığı her eylemin bir karşılığının oluşunu da bu özelliğine borçludur. Bu yüzden irade sahibi ve güç elde etme istidadına sahiptir. 

Kimlik, kişilik ve duruşu…

Bu şahsiyetin bir kimliği ve buna bağlı olarak bir kişiliği, hayat karşısında da bir duruşu olması elzemdir. Kimliğini ilahi rehberliğin verilerinden elde eder. Teslim olmuş bir akıl ve kalp birlikteliği üzerinden iman ederek ilahi rehberliğe olan güvenini sürekli tazeleyerek her an gözetildiğinin bilinci ile hareket etme iradesini gösterdiğinde karakteristiği açığa çıkacaktır. Kimliği; Müslüman olma… İlahi emir ve nehiylere ittiba ederek, tam bir güvenle teslim olma, ilahi iradeye boyun eğmeyi, kulluğunun temeli kılma hali… Kişiliği, hamd ve tevazu ile varlık kazanarak yaşama ve barışı ikame etme iradesi üzerine kurulu olan mümin… Duruşu ise her olay, olgu ve durumda ilahi rızaya matuf bir hareketin sahibi olma…

Şuur ve farkındalığı…

Yeryüzünün fesada düşürülmesinin ardından ıslaha matuf bir şuuru diri tutma ve tek başına da kalsa mutlaka ilahi rızayı gözeten bir yaklaşımı önceleyerek başka insanların iyi ve kötü ile doğru ve yanlışın neye tekabül ettiğini anlamlandıracak bir farkındalığa ulaşmalarına tanıklık üzerinden aracılık etmedir. Şuur, yaratılışın sahibinin iradesinin tecellisi olma arzusunun tetiklediği bir örnek yaşamı tezahür ettirerek hakikatin aşikâr kılınmasına zemin oluşturmadır. Farkındalığı ise gerçek ile sahtenin, hakikat ile yalanın arasındaki derin fay hatlarını gözler önüne sermenin çabası içinde olan eylemlere sahip olmaktır. Müslüman şahsiyet attığı her adımda ilahi yardımı gözeten bir şuura sahip olma, yanılgıya ve sehven yanlış yaptığında hemen bunun farkındalığına sahip olup tevbe/dönüş sağlayarak yeniden o şuuru elde etmeyi başarandır.

Tanıklık ve tecrübesi…

İyiliğin, erdemin ve ahlaki duruşun mücessem biçimi olarak tanıklık etme ve bu tanıklığı oluştururken elde ettiği tecrübeyi bir başkasının da iyiliğe, güzelliğe ve doğruya ulaşmasına zemin oluşturmasının nedeni kılmadır. Kendisi, güzelliği yaşamayan birinin güzelliğe davet etmesinin bir karşılığı yoktur. Şahsiyetin tamlığı açısından söz ile eylemin bütünlüğü esasa taalluk eder. Bu çerçeve içinde mümin tanıklığını tecrübe ile taçlandırarak elde ettiği birikimi başkalarının da bu tanıklığa ve tecrübeye ortak olması için kullanmasıdır. 

İnsan, iyi ve kötü, güzel ve çirkin, doğru ve yanlış ile hesaplaşarak varlığını, tanıklık düzeyinde süreklileşerek açığa çıkartır. Her tecrübe, yeni bir tecrübe imkânı ile kemale doğru harekete devam eder. Sürekli bir devinim ile süreklileşen bir imanın amele yansıması sayesinde süreklileşen bir kemale yolculuk hem tanıklığı hem de tecrübeyi derinleştirir… İşte bu deneyim ve tecrübe tanıklığı örneklik seviyesine çıkartır…

Eğitim ve bilgisi

Eğitimi, Resul’ün örnekliğini ve Elçi’nin attığı adımları takip ederek kendi ahlaki yetisini geliştirmek, bunu sağlayacak olan vahyin bilgisine açık olup her şeyin başını ise bu vahyi bilgiye muttali olmanın heyecanı ile beslemektir. Kendinden vazgeçerek aşkınlık ile yüzleşen mümin, aşkınlığın bilgisine yaslanarak kendini de aşkınlaştırmanın imkânını elde eder. Böylece aşkınlaşan bir ahlaki yapı üzerinden meselelerini de aşkınlığı dikkate alan bir yaklaşımla inşa etmenin imkânlarını ortaya çıkartır. Mümin kişi, Resul’ün mektebinde yetişme arzusunu amele dönüştürerek o ocaktan yetişmenin sağladığı ahlaki güç ile bu mektebin varlık kazanmasına da zemin oluşturur.

Müslüman şahsiyetin ilişkileri…

Müslüman, ilişkileri ile varlık sahasına ışık salar. Her ilişki biçimi Müslüman şahsiyetin varlığının neye tekabül edeceğinin de ölçüsünü gösterir. Bu yüzden kurulacak ilişkilerdeki ölçü ve ilkeler şahsiyetin temelini kuracaktır. İlişki, idealin reel olana yönelik ilgisini ve kurucu özelliğini belirgin kılar.

Fert/fert, iç dünyası

İlişkinin neşvünema bulduğu ilk yer kişinin kendisi ile kuracağı ilişkidir. Kişinin hem olgunlaşmasının hem de gelişim çizgisini doğrusal bir zeminde sürdürmesinin yolu; sürekli kendisi ile hesaplaşma ve kendisi ile kurduğu ilişkinin niteliğine bağlıdır. Bu belirli bir idrak ve muhayyileyi zorunlu kılar. İlahi rızaya matuf bir bakışın amele yansıması, öncelikle kişinin kendi yaşantısında açığa çıkmalıdır. Bu da kişinin kendisinin yapıp etmelerini sürekli eleştirel bir gözle dikkatle ilkelerinin denetiminden geçirmesi anlamına gelecektir. Sağlam bir karakterin oluşumu, kişinin kendisini sürekli murakabe altına almasına bağlıdır.

Fert – toplum

Müslüman, Müslüman veya Müslüman olmayan ama içinde yaşadığı toplumla bir ilişkisi vardır. Bu ilişkiyi, barış ve adalet üzere kurmayı öncelemelidir. Hak ve hukuka riayet ile adab ve edebe mugayir davranışlardan uzak durmayı içermelidir. Müslüman, toplumla, cemaatle ilişkisini güzellik üzerine kurmalıdır. Merhamet ve şefkati öne çıkartmalı, küçüklerine şefkatle davranırken, büyüklerine ise saygılı olmayı başarmalıdır. Aynı zamanda iyiyi, güzeli, doğruyu temsil edecek bir liyakati önceleyerek sosyalleşmeyi sağlamalıdır. Sürekli onarıcı olmayı öncelerken, bozgunculuğu ise hem onaylamamalı ve hem de karşı durmalıdır. Bir yanlış yaptığı zamanda hemen o yanlışı telafi edecek adımı atarak yeni yanlışlara kapıyı aralamamalıdır.

Fert – dış dünya (çevre-kozmos)

Ferdin ilişkisinin netlik kazandığı yer ise kâinat ve içindekileri ile kurduğu ilişkidir. Bu ilişkide, varlığa yönelik ilgisi ve eylemi açığa çıkar. İsraf ve zarar kavramlarının içeriklerinin tam olarak algılanması ve bu iki temel kavram eşliğinde doğa ile ilişkisini kurmalıdır. Yani kendisine sunulan ikram olan, meyve, sebze, yenebilecek eti ihtiva eden hayvanlar, kendisinin hayatını kolaylaştıran hava, su, ağaç, deniz, dağ vesaire ile kuracağı ilişkide fazla, kaba ve hoyratça kullanmaması, israfa kaçmaması, ayrıca zarar vermemek için sadece hayatiyeti açısından lüzumlu olan dışında kullanmamaya gayret etmesidir. Dolayısıyla doğa ile ilişkisi rahmet ilişkisi içinde olmalı, doğayı bir canlı olarak düşünüp ona göre davranmalı ve adaleti elden bırakmamalı, zulme düşmemelidir.

Kendisine yönelik her hangi bir etkisi olmayan doğa ile doğru ve adil bir ilişki kuran kişi, karşılıklılık ilişkisinde adil olmayı başarabilir. Ama belki ilişkilerdeki en temel vasıf; merhamet ile davranabilmektir. Hata, yanlış ve kötü şeye karşı dahi merhameti kuşatarak kötülüğün yaygınlaşmasına engel olabilmektir. Hem kişinin kendi kötülüğüne yönelik merhameti, böylece vazgeçebilme zeminini kurmaya imkân hazırlaması, hem başkalarının kötü davranışlarını merhametle karşılayarak onların bu kötü davranışlarından kurtulmalarının imkânlarını oluşturmayı sağlamak mümkündür…

Müslüman şahsiyetin sıfatları...

Sıfat, kişinin kendisini dışa sunumudur. Kişinin içindekinin dışavurumunu sağlayan yegâne özelliği taşıdığı sıfatlarıdır. Böylece mümin kişi de kendi sıfatları üzerinden benliğini dışarı çıkartırken kendi ilkelerinin dışsallaşmasını sağlayarak güzel görünecek bir görüntüye sahip olabilir. İnsanın içi görülmez, yaptıkları üzerinden içinin dışa vuruşu gözlenir. Sıfatlar, kişinin içinin güzelliğinin veya çirkinliğinin dışa vurduğu zemindir. Mümin, sıfatları ile birlikte kendi iç güzelliğini dış güzelliği ile bütünleştirerek örnekliğini inşa eder.

Müslim; teslim olan, İlahi rızaya matuf emir ve nehiylere teslim olan, kulluğun gereğini düşünmeden teslim olarak yapan kişi… Muti, boyun eğen, ilahi irade ve varlık için oluşturulan kurallara tam bağlılıkla hareket eden kişi… 

Mümin; tam bir güven ile emir ve nehiylere bağlılık gösteren, teslimiyetini güven ile perçinleyerek derinleştiren kişi, teslimiyetinin sonucunda da güveninin artarak çıkışını tecrübesine katan ve gönüllülüğü karakteristik özelliği haline getirendir…

Muhsin; teslimiyetini ve güvenini ilişkisinin niteliği haline getiren kişinin ilahi gözetimde olduğu şuurunu kazanmasıdır. Bu şuur ile sürekli hareket ederek hem teslimiyetini hem de güvenini artırarak ilahi gözetimde olduğu şuurunu derinleştiren kişidir.

Muhlis; teslimiyet, güven ve ilahi gözetimde olma şuuru üzerinden katıksız bir karakter inşa ederek en saf hali ile Allah’a yakın olan ve yakınlaştırılan ve her türlü şeytani hileye karşı koruma kalkanına sahip kişidir.

Müslüman, bu sıfatları ile hilafet misyonunu yerine getirme konusunda ciddi bir imkân kazanarak varlığının anlamını deruhte eder. Bu sıfatların kalıcı hale dönüştürülmesi için sürekli bir teyakkuz hali üzere olmayı da bir sorumluluk olarak kendisine tevdi eder…

Dünya görüşü… 

Müslüman şahsiyetin varlık kazanması, içinde yaşayabileceği bir dünya görüşünün varlığına bağımlıdır. Bu dünya görüşü üzerinden inançlarını, kulluk edimlerini ve ahlakını inşa edecektir. Bu yüzden Müslüman kendi dünya görüşünün ne olduğu konusunda açık bir fikre sahip olmalıdır. Hayatı kendi bütünlüğü içinde anlamlı bir şekilde ortaya koymanın temel bir imkânı bir dünya görüşü sahibi olmaktan geçer…

Bu dünya görüşü, Allah’ın varlığı, Yaratıcılığı ve Kudretinin sonsuzluğu ile birlikte imtihan olgusu, vahiy ve nübüvvet ile birlikte Ahiret inancı ve hesap vericiliği üzerinden kişinin anlam dünyasının kurulmasına zemin oluşturacak temel bakışı içermektedir.

Akide, mümin kişinin inançlarının toplamına verilen tanımlamadır. Varlık, var olma hali ve var oluşun imkânlarının sağlanması bağlamında yaratılışın oluşumunun yegâne sahibinin Allah olduğunun temel gerçeği oluşu… Allah’ın insanlara rahmet üzere Elçi seçmesi, bu Elçiye vahiy göndermesi ve Elçi’nin örnekliğini de ilke olarak kabul ederek akidesini ortaya koymasıdır. Emir ve nehiylerin kişinin hem dünyası için hem de ahireti için gerekli kurtuluşu sağlayacak oluşuna kesin inançta akideye dâhildir. Sonuç itibarı ile akide bir dünya görüşünün inanç manzumelerini oluşturur.

 İbadet, mümin kişinin hayatını Allah’a adaması ve her eylemde ve düşüncede Allah’a olan bağlılığını izhar ederek varlık kazanmasıdır. Kişinin, düşünce ve eylemlerinin tümünün ilahi rızaya matuf bir şekilde eyleme geçirilmesine verilen tanımlamadır. Kişinin her davranışının ibadete taalluk eden bir boyutu olduğu bilinci, kişilik açısından dünya görüşünün kaçınılmazlığını işaret eder.

 Ahlak, mümin kişinin kendisine çizilen sınırlar içinde davranma biçimidir. Bu sınırlar, Allah’ın Elçi aracılığı ile gönderdiği ve örnekliğini gösterdiği bütün bir yaşam biçimini içerir. Böylece mümin kişi, kendi dünya görüşünün anlam alanı içinde hareket ettiği sürece ahlaki bir tavır içinde olduğu kabul edilir.

Psikolojisi

Mümin kişinin kendine has bir psikolojisi olması gerektiği açıktır. Kendi sınırları içinde kalmayı reddederek aşkınlığı deneyimliyen kişinin kendi sınırlarını aşarak varlık alanına çıkacak olması doğal olarak onda yeni bir psikolojik haller oluşturur. İşte bu psikolojik hallerin ne olduğu kişiliğinin neliğini de izhar eder. Bu yüzden kişi, psikolojisini sağlam bir zemine taşır. Zaten mümin, teslimiyet, güven duyma ve gözetilme ile birlikte yeni bir psikolojiye yönelmiştir. Saflığın sağladığı bu yeni psikoloji sağlam bir zemine yaslanır.

Özgüven, ilahi murakabe altında oluşunun şuuru içinde bilinmeyene yönelik seyrüseferde herhangi bir endişe taşımayan bir karakteristik yapıdır. Endişesi ise sadece bu seyrüseferde ayağının tökezlemesi ve yanlış yapması ile sınırlı kişinin psikolojik halidir.

 Endişe, mümin kişinin hayatı boyunca ve ölüm sonrası içinde kendisine verili olan hilafet sorumluluğunu yerine getirememe kaygısıyla sınırlı bir özelliğidir. Elbette ki endişe kişinin hayatı boyunca kendisine eşlik eden en önemli halidir kişinin; ancak bu endişe tek bir şarta bağımlı olmakla yükümlü; o da günaha düşme ve dolayısıyla Allah’tan uzaklaşmadır.

Mutluluğu, sürekli ilahi huzurda bulunmanın derin hazzıdır. Yaptığı her iyilik, güzellik ve kulluk edimi kendisinde bir huzur oluşturur. İşte bu huzur onun mutluluğunun temelini oluşturur. Huzur ise gözetilme şuurunun diri tutulmasıdır. Yani ‘Sen Allah’ı görmesen de O seni görüyor’ şuurudur. Mutluluğunun devamlılığını ise varlıkta sürekli bir temaşa halinde olmaya başlayacak bir psikolojik vasatı kazanabilmektir.

Sosyolojisi

Mümin kişi, kendi sosyolojisini kendi dünya görüşü bağlamında inşa eder. Nerede olursa olsun, kendi sosyolojisini kurarak kendi inanç yargılarına göre davranışlar göstermeyi temel bir ilke olarak görür. Bu yüzden, o başka inançlara saygılı iken kendi inançlarına ise tam bir bağımlılığa sahiptir. Böylece kendi sosyolojisini de bu zeminde kurmayı temel bir sorumluluk alanı olarak belirler…

Sorumluluğu, yeryüzünde barışı ikame etmek ve hak/adalet üzere yaşamayı kolaylaştırmaktır. Önce kendisi bu sorumluluğa uygun davranacak ve sonra diğer insanların da bu sorumluluğu yerine getirmesi için gerekli olan şartların oluşturulmasına ön ayak olarak zeminin kurulmasına bütün gücüyle destek olmasıdır.

Sorgulayıcılığı, sorumluluğunu yerine getirirken yapılan işlerin yanlış olmaması için her detayı sorgulamak ve sadece iş ile sınırlı değil, niyeti, yönelimi ve ufkunu da sorgulamaya alarak sorumluluğu yerine getirirken sorumluluğu tevdi edilecek kişilerin yetişmesine de imkân tanımaktır.

Pedagojisi…

Eğitiminin temel ilkesi önce kendi şahsında örneklemektir. Örnekliğin eksene alındığı bir pedagojiden söz etmek yerinde olacaktır. Öğretmekten çok eğitmeyi öncelemek, öğrenmek isteyene de kapıyı açık tutmak… En önemlisi de sürekli iyiliğin, güzelliğin, erdemin ve bilginin varlık kazandığı bir zemin olmasıdır… Yanlışlar giderilir, doğrular gösterilir, davranışlar ödüllendirilir; mükâfat veya ceza olarak… Çünkü tecrübe, pedagoji için kaçınılmaz olandır…

Örnekliği, insanın yegâne öğrenme ve eğitilme metodu görerek ve uygulayarak öğrenmedir. Bu temel gerçeği dikkate alan mümin, ilkelerinin canlı göstergesi olarak örneklik teşkil eder. Yani ilke ile eylem arasındaki korelâsyonu göstererek öğretmenlik yapar…

Etkileme, ahlaki edimleri bir elbise gibi karakteri haline getiren kişinin etkilememesi gibi bir durum oluşamaz… Yaşayarak yaşamaya davet etmek etkilemeyi garanti eder…

 Etkilenmesi, kişinin kendi ilke ve değerlerinden etkilenerek davranışlarını ortaya koymasıdır. Kendisi heyecanlanmayan kişi, başkasını heyecanlandıramaz! Heyecan duyan kişi, heyecanını aktarır. O zaman önce kendisi heyecanlanacak, Allah’ın adını duyması heyecan duyması için yeterli olmalı ki o da Allah dediğinde başkası heyecanlansın… 

Sonuç olarak Müslüman şahsiyetin kurucu unsurlarının bütünlük açısından değeri kısacada olsa değinilmiş oldu. Bu şahsiyetin kurucu unsurları kavramlaştırıldı. Böylece Müslüman şahsiyetli olarak davasına sahip çıktığı gibi davasının görünürlük kazanması için örneklik gösterecektir. Önce kendisi inancına teslim olacak, inancına güven duyacak ve inancını yakin düzeyde kavrayacak ki kendisini inancından uzaklaştıracak her şeyden kurtulmuş olsun. Bu kurtuluş onu hem şahsında, hem toplumda hem eğitimde hem de toplumsallığında ve hem de kendi psikolojik zemininde kursun/inşa etsin… Şahsiyetini bu inşa üzerine kuran kişi Müslüman’dır... 

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');
window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');