Sosyal Medya

Makale

Yeni Bir Devlet Tahayyülü: Patagonya Devlet Başkanı İle Yapılan Röportaj

Bugün dünyada Kapitalizm ve diktatörlük dışında anılmaya değer bir yönetim sistemi kalmadı.

Mevcut sistemler, insanlığa hizmet etmek yerine insandan alıp kendi kurucu bir avuç seçkine veriyor.

Bu durum acıyı, gözyaşını, mutsuzluğu, yoksulluğu beraberinde getiriyor.

Aşağıdaki hayali röportajda, (İslami düşünceye daha yakın) alternatif bir devlet modelini sunmaya çalıştım.

Bu röportaj yazısı, olabilecek bir model için bir kıvılcım olması düşüncesiyle yazıldı. Konuşulacak çok şey var. Özellikle kendi alanlarında uzman olup yeni bir düzenin sancılarını çeken kişilerin mutlaka ciddi katkılar yapacağına inanıyor ve bekliyorum.

Yazının altında kişisel mailimi yazdım ( [email protected] ). Bu konuyla ilgili katkı yapmak isteyenleri heyecanla bekliyorum.

                         PATAGONYA DEVLET BAŞKANI İLE YAPILAN RÖPORTAJ

Sayın Başkan, gerek şahsınız gerekse Patagonya olarak büyük bir mucizeye imza attınız. Bu denli kısa sürede vasat bir ülkeyi dünyanın sayılı devleri arasına sokmanızı tüm dünya takdir ve şaşkınlıkla izliyor. Bu mucizenin sırrı nedir? 

Öncelikle, bunu benim şahsi başarım olarak adlandırırsak bu başarıda payı olan onca arkadaşımıza haksızlık etmiş oluruz.

Evet, ortada bir başarı var ama bu başarı benim değil tüm ekibin ortak başarısıdır. Bu mucizenin sırrı da zaten burada yatıyor yani bir ekip olmakta, kolektif çalışmakta yatıyor. “Ben” değil, “Biz” olduğumuz için bu başarı geldi.

Haklısınız Sayın Başkan. Ortaya konan kolektif çalışma, dünya siyasetinde de büyük takdir görüyor. Oysaki ülkenizde şimdiye kadar lidere dayalı bir hükümet yönetimi vardı. Tek başınıza ülkeyi yönetecek desteğe sahiptiniz ama yetkilerinizi çok geniş bir kitleyle paylaşmayı tercih ettiniz. Neden?

Söz konusu benim ikbalim ve egomun tatmini olsaydı, tek başıma yönetmeyi tercih ederdim elbet ama söz konusu, ülkemin ve insanların ikbali olunca kolektif yönetimden başka alternatif yoktu.

Ülkenin kaderinin tek kişinin iki dudağı arasında olduğu bir sistemde; lider çok iyi niyetli bir insan olsa bile o ülkenin çapı, vizyonu, kalitesi o liderden daha büyük olamaz.

Bir kişinin dümende olduğu ama yüzlerce belki binlerce insanın ciddi inisiyatif aldığı yönetimlerde ülkenin vizyonu, yönetimsel kalitesini tek kişi ile kıyaslayabilir misiniz?

Ben diktatörlüğü kast etmiyordum ama.

Biliyorum onu kast etmediğinizi ama ne fark eder? İster silah zoruyla/darbeyle ülkenin başına geçmişsiniz isterse sözüm ona demokratik teamüllerle, meclis kararıyla gelmişsiniz; sonuçta ülkenin kaderi sizin iki dudağınız arasında değil mi?

Geçmişte bunun sıkıntılarını çokça yaşamadık mı?

O koltuğa oturan, kendi koltuğunu garantiye almak için etrafında lider/rakip olabilecek ne kadar kişi varsa devlet yönetiminden uzak tutuyordu. Bu yetmezmiş gibi koltuğunu güçlendirmek/garantiye almak için de yetersiz, ehliyetsiz insanları yönetime alıyordu. Daha işe başlarken kendi yönetimini bu şekilde güdük bırakan bir zihniyet ülkeye ne verebilir ki?

Gün geldi tek adamlığa oynayanlar, oturdukları koltuktan ancak ya ölerek ya da kovularak/zor kullanılarak kaldırıldılar.

Ülkesini ve halkını düşünen bir siyasetçi, ülkeyi ehil insanlardan oluşan bir ekiple yönetir ve yarınlar için kendi yerine birden fazla insan eğitip hazırlar.

Biliyor musunuz; biz yöneticiler olarak yazılı olmayan 2 maddelik bir kararımız/ahdimiz var:

1- İşimizi en iyi şekilde yapmaya çalışmak yani alanımızın en iyisi olmak.

2- Yarınlar için bizden daha iyi, en az 1 insan yetiştirmek.

Sayın Başkan, ülke yönetimi açısından farklı alanlarda çok fazla sıra dışı uygulamalarınız var. İsterseniz yönetimle başladık yönetimle devam edelim: Başkanlık sistemi var ve klasik milletvekili ve meclis dışında farklı bir sistem getirdiniz. Bize bu sistemin özelliklerini biraz anlatır mısınız?

Eskiden parası olan, çevresi olan ya da üst düzey siyasetçi bir yakını olan herkes milletvekili olabiliyordu. Bu konuda popülizm o kadar ileri gitti ki milletvekili olma şartını 18 yaşına kadar indirdik. 

Düşünsenize, 18 yaşında bir insan evlenmek istese, evi idare edemez diye kimse kız vermez, öğretmen olsa toy diye çocuğumuzu teslim etmekte çekiniriz, otobüs şoförü olsa otobüsüne binmekte tereddüt ederiz ama bu insana ülkenin kaderini teslim edebiliyorduk.

Aynı şekilde basit bir devlet memurluğu için üniversite, sınav, mülakat şartı arıyoruz ama o memurun kaderini tayin edecek milletvekili için okuma yazmayı bilmesi yeterli kriterdi.

Popülaritesi, tanınmışlığı fazla diye önceki siyasi partiler topçu, popçu, sinema artisti ne kadar kişi varsa aday gösterdiler. 

Bu insanlar popüler olabilir ama büyük kısmı halktan kopuk insanlar. Hizmet etmeye değil hizmet edilmeye, ilgi görmeye alışmışlar.

Bir ülkenin kaderini belirleyecek insanların özel insanlar olması gerekmez mi?

Bu ülkenin en özel insanlarının önünü açtık.

Köy/mahalle, ilçe, şehir ve ülke meclisi (Büyük Meclis) olmak üzere 4 meclisli bir sistemimiz var.

Büyük Ülke Meclisini Şehir Meclis üyelerinden; Şehir Meclis üyelerini İlçe Meclis üyelerinden; İlçe Meclis üyelerini ise Köy/Mahalle meclis üyelerinden seçiyoruz. Köy/Mahalle üyelerini o köy veya mahalleden aday olanlardan seçiyoruz.

Büyük Meclise girmek isteyen biri öncelikle köy veya mahalle meclisine girmek zorunda; mahallelinin itibar etmediği bir kişiyi direkt ülke meclisine almak doğru değil.

Ülke yönetimi üzerindeki Büyük Meclisi halk seçemiyor, sizce bu demokratik mi?

2 bin yıldan fazladır dünyanın farklı yerlerinde dar veya yaygın bölgelerde demokratik yönetimler hep oluverdi.

Demokrasinin teorik tanımı bir olsa da pratik tanımı ülkeden ülkeye ve kişiden kişiye sürekli değişkenlik gösterdi:

Tek partili yönetimler, diktatörler, birçok monarşik yapı da kendi yönetimlerine demokrasi adı verdi.

Mesele halkın iradesinin ülke yönetimine yansımasıdır, değil mi?

Elbette.

O zaman bizim yönetim modeline bakalım; halkın iradesi yönetime yansıyor mu?

Köy ve mahalle meclisini halk seçiyor.

Uzakta kırsalda bir köyde veya taşra kasabasında yaşayan biri başkentte milyonlar içinden önüne konan ismi ne kadar tanıyabilir?

Medyanın tanıdığından daha fazlası mümkün mü?

Hayır, sanmıyorum.

Medyanın belirleyici olduğu, algının/algıyı yönlendirmenin bu kadar etkin olduğu ortamda para ve medya desteğine sahip kişiler yeterli olmasalar da kendilerini seçtirdiklerine geçmiş dönemlerde sıkça şahit olduk.

İnsanlar kendi mahallesinde veya köyünde yaşayan insanları çok daha iyi tanırlar. Sadece etiket ve ehliyet olarak değil; kişilik ve ahlaki kalitesini de bilip ona göre seçerler.

Böylece en alt meclisi, halk bilerek ve tanıyarak oluşturuyor. Daha sonra halkın oluşturduğu bu meclis diğer üst meclislerin seçimini yapıyor. 

Mahalle/Köy Meclisi için adayları kim belirliyor?

Kişilerin kendileri aday adayı oluyor. Şehir Meclisi bu kişilerin kriterlerine bakarak aday olup olmayacaklarına karar veriyor. Uygun gördükleri seçime giriyor, halkın seçtikleri meclise giriyor.

Bu Meclislerin Devletin İcrasına Katılımı Yok Değil mi?

Evet, meclislerin yönetmek gibi bir görevi yok. Yöneticileri denetlemek, gerek görürse görevden almak, temsil ettiği alanda yöneticilerin hazırladığı büyük projeleri/bütçeyi onaylamak veya iptal etmek gibi yetkileri var.

Yönetimi, seçilen/atanan yöneticiler yapar. Yöneticiler kendi iradelerini ve becerilerini rahatça ortaya koyacak yetki ve imkânlara sahipler. İlgili meclis olağan üstü bir zarar veya yanlış bir uygulama görmediği müddetçe yöneticilerin icraatlarına müdahil olmazlar. Yöneticinin art niyetli tavırları veya yönetsel yeteneğinin yetersiz kalması durumunda yöneticiyi görevden alma yetkisine sahipler.

Yani Meclisleri ülke yönetimi için bir nevi “Acil Fren Sistemi” gibi görebiliriz?

Tam öyle olmasa da ona benzetebiliriz.

Meclis Üyeliği için, diğer çoğu ülkede olmayan kriter ve şartlarınız var.

Eskiden meclis üyelikleri bir rant kapısı, saltanat, mevki olarak görülüyordu.

Biz, bunu ortadan kaldırmayı hedefledik. Meclis üyeliklerini bir rant/geçim kaynağı değil, bir fedakarlık, vatanseverlik vazifesi olduğuna inanıyoruz.

Bu nedenle meclis üyeliğine gelen biri birçok fedakârlık yapmak zorunda:

Meclis üyesi olduktan sonra ticaret veya gelir getirici bir işle uğraşmamak ve takipçiliğini yapmamak zorunda. Meclis üyeliği bittikten sonra bile en az 5 yıl daha bunu devam ettirmez. 

Tabii ki devlet de bu süre içinde o meclis üyesinin gündelik hayatını rahatça idame etmesini/geçimini sağlayacak bir ücret öder.

Meclis üyesi olduğu andan itibaren kendi ailesinden hiçbiri devlet kademesine memur/yönetici olamaz, devlet ihalelerine katılamazlar.

O zaman her insan Meclis Üyesi olmak istemez. 

Aynen öyle oluyor, çıkar beklentisi olanlar aday olmuyor; ülkesi ve insanı için bir şeyler yapmak isteyen idealist insanlar tercih ediyor/aday oluyor.

Bizim de istediğimiz bu aslında. Şuan hırsızlık, yolsuzluk ve suiistimallerden uzak kafa ve vicdan rahatlığıyla çalışıyoruz.

İdeal yönetim sistemi bu mudur sizce?

Her şeyiyle ideal bir sistem olduğuna/olacağına inanmıyorum. Her sistemin kendince artı ve eksi yanları vardır.

Ayrıca tarihsel dönemlere, gelenek ve inançlara, toplumsal yapıya, beklentilere ve hatta coğrafyalara göre toplumdan topluma ideal yönetim şekilleri farklılık gösterebilir.

Yeter ki içindeki ana düşünce art niyetten ve kişisel çıkar hesaplarından uzak, insanlığa hizmet amacı taşısın.

Biz, kendi düşünce şeklimize, hedeflerimize, zaaf ve yeteneklerimize göre bu sistemde karar kıldık ve bundan da çok memnunuz. İleriki zamanlarda mutlaka ihtiyaç duyacağımız revizeler olacağına inanıyorum. 

Yeni bir anayasa yaptınız, içerik olarak diğer anayasalardan çok farklı olmasa da yasa ve yönetime bakışı biraz farklı gibi?

Hangi yönetim biçimi olursa olsun ve yöneticiler istedikleri kadar iyi niyetli olsunlar bir noktadan sonra devlet otoritesinin keyfiliğe hatta zorbalığa dönüşmesi kaçınılmaz oluyor.

Devlet yönetiminin, büyük iktisadi işletmelerin, bürokratik kurumların keyfiliğe/zorbalığa dönüşmemesi için yasal bir prosedür ortaya koymak zorundasınız. 

Biz de bu bağlamda anayasaya bu gözle bakıyoruz; hem çıkarılacak yasalara bir temel/dayanak oluştursun hem de bireyi devletin ve özel işletmelerin keyfi uygulamalarından korusun. 

Bu doğrultuda insanı/bireyi koruma altına alan bir anayasa hazırladık.

İçerik olarak diğer ülke anayasalarından çok farklı olmasa da spesifik maddelerimiz de var elbet:

Mesela; hükümetler en çok vergi konusunu suiistimal ederler. Bütçe olarak sıkıştıklarında ya yeni vergiler ortaya korlar ya da mevcut vergi oranlarını artırırlar.

Biz anayasaya “reel hizmet karşılığı olmayan hiçbir şeyden vergi alınamaz” maddesini koyduk. Devlet veya yerel yönetimler ancak hizmetini verdikleri şeyin vergisini talep edebilecekler.

Verilmeyen hizmetlerin vergisi mi vardı?

Çok örneği var. Mesela tabela vergisi diye bir vergi vardı, Esnaf para vererek dükkânına bir tabela asardı, yerel yönetimler bundan vergi alırlardı. Kimi yerde neredeyse solunan havadan bile vergi alınıyordu.

Sadece bunun önüne geçmedik; alınan vergiye de bir sınır koyduk. Hiçbir vergi, üreticinin kazancının %20’sinden fazla olamaz.

Tabii istisna ürünler ve vergiler var; bunları Büyük Meclis, toplumun menfaatini gözeterek belirler.

Gümrük vergilerinde de düzenlemeye gitmiştiniz galiba?

Doğrudur. Bizden önceki gümrük vergileri halkı korumaktan çok ülkedeki belli sermaye sahiplerini ve oluşturdukları tekellerini korumak üzere hazırlanmıştı.

Bu bir avuç sermaye sahibinin ticaretini sekteye uğratacak ürün ve malların ülkeye girişi engelleniyordu. Ama bunların, engelledikleri mallara ihtiyaç duymaları halinde bu mallara uygulanan gümrük vergileri birkaç günlüğüne askıya alınırdı; onlar malları tedarik ettikten sonra gümrük vergileri tekrar uygulamaya sokulurdu. 

Bunda ülke insanının bir faydası olmazdı. Hatta tersine ülke insanı dışarıdan çok daha ucuza ithal edeceği çoğu ürünün ithalatına izin verilmezdi. Bu bir avuç zenginin kalitesiz ve fahiş fiyatlı malına mahkûm edilirdi.

Ama yapılan değişiklik ile hem tüketicinin hakları hem de üreticinin ticaretini koruma altına aldık. 

Memur ve Yönetici maaşlarını da anayasada belirttiniz

Miktar olarak değil, oran olarak belirttik.

Devletin verdiği tüm maaşları ve rutin aldığı harç ve vergileri asgari ücretle orantılandırdık. Mesela Devlet Başkanının maaşı 8 asgari ücretli maaşı kadardır. Belediyelerin alacağı yıllık çevre temizlik vergisi bir asgari ücretin 1/15’i kadardır.

 Asgari ücretlinin aldığı arttıkça devlet memurları/yöneticileri ve devletin kendisi de fazla alır, onlar eksik alırsa diğerleri de eksik alır. Yani bir yönetici maaşının fazla olmasını istiyorsa en alttaki adamın maaşını artırmak zorunda.

Özel mülkiyette de değişiklikler yaptınız.

Özel mülkiyete saygımız var. Bunun yanında “Kamusal Mülkiyet Hakkı” kavramını getirdik:

Bir ülkenin yer altı ve yer üstü kaynaklarının kişisel mülkiyete çevrilmesine karşıyız. Bunlar o ülkede yaşayan tüm insanların ortak malıdır.

Bu kaynaklar, kişisel işletmelere ücret karşılığı kiralanabilir ama kişisel mülkiyete ve tasarrufa izin verilmez.

Madenler, su kaynakları, meralar, ormanlar, hazine arazilerini vs. bu ülkenin vatandaşı olan herhangi biri kişisel kullanımı veya ticari amaçla kiralayabilir. Aynı yere birden fazla talep olursa açık artırma usulü ile kiraya veriyoruz.

Tabii burada, doğa dengesinin/ekolojik hayatın zarar görmemesi şartı var.

Ayriyeten, gerekçesiz/mazeretsiz olarak üst üste 2 yıl işletilmeyen toprak, maden, kaynak gibi yerlerin tahsisi otomatikman iptal ediliyor. 

Maddi durumu düşük vatandaşlarımıza ücretsiz olarak kamuya ait maden ve toprakları veriyoruz ve ölünceye kadar o kişinin tasarruf hakkı var. Biraz önce belirttiğim şart bunlar için de geçerli 2 yıl üst üste haklı bir gerekçe sunmadan üretim yapmazlarsa verilen yer geri alınır.

Kişinin vefatı durumunda birinci dereceden yakınına bu hak geçer. İsterse aynı şartlarda devam eder isterse vazgeçer.

Hazine arazilerinde nasıl bir uygulama var?

Hazine arazilerini satmıyoruz. Vatandaşın önceden sahip olduğu arazilere karışmıyoruz; ölünceye kadar kullanabilir, miras bırakabilir ve mirasçıları da kullanıp sonrakilere miras bırakabilir. Ama kendi varislerinden başkasına satması yasak; satacak olursa değeri üzerinden devlet satın alır.

Niçin satılmasına yasak getirdiniz?

Amaç tüm arazileri devletin elinde toplayıp milli araziler haline getirmek. Kişinin bu yasaktan bir zararı yok; satmak istediği zaman normal değerini veriyoruz zaten.

Niçin arazileri geri topluyorsunuz?

Biraz önce dediğimiz gibi; yer, yeraltı ve yer üstü tüm varlıklar o ülkede yaşayan insanların ortak malı olduğuna inanıyoruz. 

Tüm bunları kamu malı olarak devlet uhdesinde tutup talep eden ve ihtiyacı olan vatandaşımıza kira olarak veriyoruz.

İhtiyacı olup parası olmayan ne yapacak?

Önce şunu belirtelim, ülkenin yüzölçümü ve bu yüzölçümü üstünde yaşayan nüfusun sayısı belli. Yüzölçümünü nüfusa böldüğünüzde kişi başına düşen metrekare de belli. Zengin veya fakir olsun herkesin kendi başına düşen metrekarenin yarısı kadar araziye ücretsiz sahip olma hakkı vardır.

Niye yarısı da tamamı değil?

Tamamı olursa devlet kamu adına ekonomik ve stratejik hamleler, yarına dönük projeler yapamaz. Yine kamunun yararına kullanmak üzere yarısını elinde tutması önemlidir.

Bu belirttiğiniz miktardan daha fazlasına sahip olanların arazisini geri mi alıyorsunuz?

Hayır, geri almıyoruz; önceden kazanılmış bir hak olduğu için geri almak adil olmaz. Devlet olarak ederini ödeyerek geri almak için her zaman hazırız. İsterse bize satar isterse kendi kullanır ve varislerine miras bırakır. İsterse de devlete vakfeder. Ama nihai hedefimiz toplumun payına düşen arazinin yarısını daime devlet kontrolünde tutmaktır.

Bir nevi komünist sistem gibi. 

Hayır, komün sisteme benzetmek yanlış olur. Bir defa özel mülkiyet var. Sadece kamuya ait varlıklarda kişisel mülkiyet yoktur. Aslında onda da bir mülkiyet söz konusudur; işlediği müddetçe oranın sahibidir, bir tek farkla; sahip olduğunu satamaz ve miras bırakamaz ama hayatı boyunca kendine verilen yeri kullanır.

Bu tahsislerden gelen gelir devlet giderleri için mi kullanılıyor?

Hayır, bunlar devletin malı değil toplumun malı. Bunları bir fonda toplayıp toplum yararına kullanıyoruz. Bu havuzu, daha çok istihdam/işletme ve barınma üzerine insanlara uzun süreli faizsiz kredi için kullanıyoruz.

Mesela son başladığımız uygulama ile her evlenen çifte ücretsiz bir ev veriyoruz.

Yani devlet gerçekten “Devlet Baba” oldu.

Evet, bizde kadim bir “Devlet Baba” olgusu var. 

Lakin 2 çeşit “Baba” var:

Birincisi; çocuklarını düşünmeyen, bencil ve gaddar baba;

Sabahtan çocuklarını para getirsinler diye her birini bir yere gönderir, kimi ışıkta su satar, kimi simit satar, kimi amelelik yapar. Kendisi ise kahveye gider yer içer ve keyfine bakar; akşam eve döndüğünde çocukların elindeki avucundakini alır, çocuklar açmış çıplakmış umurunda olmaz.

Diğer baba modeli ise; kendini çocuklarına adamıştır. Onların mutluluğu, huzuru için her şeyini ortaya koyar. Gece gündüz çalışır didinir; kendi aç kalır ama çocuklarını aç bırakmaz; kendi çıplak kalır ama çocuklarına en güzel kıyafetleri alır; her gece uykusunda uyanır çocuklarının üstünü örter; çocuklarını kanatlarının altına alır.

Bizden önce devlet, birinci şıkta tarif ettiğimiz baba modundaydı. Bir türlü doymak bilmez, israf ve lüks içinde yaşarken her yıl artan vergi yükü altında vatandaşlar inim inim inliyordu.

Allah’a şükürler olsun ki o sorumsuz yöneticilerden kurtulduk. Devlet şimdi de “Devlet Baba” ama ikinci şıkta anlattığımız baba gibi; varlığının gerekçesi olarak halkına hizmet etmek olduğuna inanıyor.

Büyük bir ekonomik sıçrama yaptınız. Bunu nasıl başardınız?

Bunun birçok nedeni var ama önce bir noktaya dikkat çekmek istiyorum:

Çoğu insan farkında değil ama uzun yıllardır (en azından 100 yıldan fazladır) tüm dünyayı örümcek ağı gibi sarmış bir sömürü ağı/çarkı var. Bu çarka Anglisakson Yahudi Çarkı diyebiliriz.

Fiili sömürüyle beraber oluşturulan bir finans çarkı ve ekonomi olgusu/algısı var ki tüm dünyayı hipnoz etmiş gibi etkisi altına almış.

Önünüze “makro ekonomi, mikro ekonomi, finans döngüleri vs” bir sürü kavram, teoremler koyarak kurguladığı ekonomik sömürü çarkını size dikte ediyorlar.

Üniversitelerde, medyada, TV ekranlarında bilerek veya bilmeyerek koca koca etiketli insanlar bize bu çarkı övüp duruyorlar. Yetişen ekonomist ve iktisatçılar robot gibi bunları tekrarlayıp uyguluyorlar.

Sonuçta bu çarkı kuranlar hariç kim bu ekonomik öğretiyi hayata geçiriyorsa krizden kurtulamıyor.

Bize sürekli parayla para alım satımını, para spekülasyonunu, borsayı, bankacılığı telkin edip ekonomiyi onun üzerine kurduruyorlar.

Soyut şeyler/varlıklar üzerine kurulu ekonomiler, para trafiğini kontrol altında tutan bu küresel ekonomi çetelerinin kontrolü altında olmaya mahkûmlar. 

Biz öncelikle bu ağı yırttık. Mevcut ekonomik doktrinlere iman eden ekonomistler yerine farklı düşünen, akleden, sorgulayanlarla oturup kendimize özgü yeni ekonomik kavramlar, yeni yol haritaları çıkardık.

Para hareketi/sirkülasyonu üzerine kurulu ekonomiden üretime dayalı ve mal sirkülasyonu üzerine kurulu bir model oluşturduk.

Para alıp satmanın (borsa, tahvil, faiz vs) cazibesini ortadan kaldırdık, daha önce neredeyse sıfır vergisi olan bu işlemler için ciddi vergiler getirdik. Nakit para spekülasyonu cazip değil artık. Kazanmak isteyen üretim çarkına katılmak zorunda.

Üreticinin sırtındaki vergi yükünü aldık, temel üretim girdilerini düşürdük; daha önce dünyanın en pahalı petrolünü, elektriğini satıyorduk şimdi dünyanın en ucuzu bizde, akaryakıtta üreticilere vergiyi sıfıra indirdik.

Daha önce hazine gelirinin büyük kısmı bu vergilerden geliyordu bunları düşürünce bütçe açık vermedi mi?

Doğru, buradan gelen gelir düştü ama üretip sattığımız ürünlerden gelen vergilerle daha fazlasını kazandık.

Vergiler ve üretim maliyetleri düşünce haliyle ürünleri ucuza üretip uygun fiyata pazara sunduk. Fiyatlar uygun olunca dünyanın dört bir yanından talep patlaması yaşıyoruz.

İşsizlik sıfıra yakın, ihracat her geçen gün daha da artıyor. 

Dün yalvar yakar ülkemize davet ederken bize burun kıvıran global sermaye sahipleri bugün devlet yetkililerinden yer tahsisi için yalvarıyor.

Ama biz de artık seçiciyiz; teknolojisini bizimle paylaşmayan, kullandığı malzemenin en az %50’sini ülkemizden temin etmeyen firmalara biz de kapıyı kapatıyoruz.

Bu firmalar yarın fabrikalarını kapatıp gittiklerinde, biz en az onların kalitesinde üretime devam edebilecek kapasitedeyiz.

Onca vergi indirimine rağmen devlet hizmetleri eskisinden daha güçlü ve daha fazla devam ediyor. Bu bizi şaşırtıyor.

Aslında eskiden de bu hizmet verilebilirdi ama israf ve sorumsuzluk o kadar had safhaya ulaşmıştı ki bütçe buna yetişemiyordu. Oysaki toplanan vergilerle (abartısız söylüyorum) bizim gibi 3 ülkenin daha giderleri karşılanırdı.

Düşünün bir müdüre bir araç tahsis ediyorsunuz. Aracın maliyeti (ki son yıllarda lüks markalardan aşağısı alınmıyordu), aracın yakıtı, bakımı, şoförün maaşı, sigortası ve özlük haklarını alt alta eklediğinizde korkunç rakamlar ortaya çıkıyordu.

Bunların hepsinden tasarrufa gittik, bakan ve dengi kişiler haricinde herkes kendi aracını kendisi kullanmaya başladı. Maaşına ekstra olarak cüzi bir yakıt desteği veriyoruz. İşler sorunsuz gidiyor ve buraya ayırdığımız bütçeden büyük tasarruf yaptık.

Örneğin milli eğitimde sadece özel araç tahsisinin iptali ile ülkenin tüm derslik açığını kapattık.

Kamudaki israf, hayal edemeyeceğiniz kadar fazlaydı. Bu israfı engelleyince vergileri yarı yarıya düşürmemize rağmen bütçe her yıl fazla veriyor.

Ayrıca, eskiden vergi oranı bugünkünün en az 2 katı olmasına rağmen eskiden topladığımız vergi ile bugün (yarı yarıya düşmüş oranla) topladığımız vergi miktarı aynı.

Anlayamadım, nasıl oluyor bu?

Basit; eskiden vergiler fahiş olduğu için mükelleflerin yarısı ya iflas ettiği ya da vergi kaçırdığı için vergi vermiyordu/veremiyordu. Ama biz vergileri yarı yarıdan daha fazla indirince vergi toplama oranımız %100’e yaklaştı. İnsanlar zarar edip kapatmıyor, vergi kaçırmaya da ihtiyaç duymuyor artık.

Durum böyle olunca da şuan topladığımız ile eskiden toplanan rakam aynı oluyor. 

Gerçekten şaşırtıcı.

Eğitime gelirsek. Eğitimde tüm ezberleri bozdunuz. Tüm dünyada eğitim süresi ortalama 16-17 iken siz bu süreyi 11 yıla düşürdünüz. Ve yaklaşık 5-6 yıl daha az eğitime rağmen sonuçlara baktığımızda çok başarılı bir eğitimin var. Bu işte bir sihir mi var?

(Gülerek) Sihir falan yok. Ekonomide olduğu gibi eğitimde de bize doğru diye öğretilmiş yanlışlar var.

Hepimiz eğitim süresi arttıkça alınan eğitim kalitesinin ve sonuçlarının da buna paralel artacağını sanıyor.

Oysaki eğitim çok hassas bir şey; süre ilaç gibidir, eksik olursa fayda vermez fazla olursa da zehirler, konsantrasyon kaybına neden olur.

İyi bir eğitimin olmazsa olmazı “Eğitim Açlığıdır”. İstemeyen, merak etmeyen bir insana hiçbir şey veremez/öğretemezsiniz.

Eskiden çocuk daha aklı ermeden, merak etmeden eğitim çarkına itiliyordu. Kreş, anaokulu, ilk, orta, lise ve üniversite derken ancak 30’una doğru hayata gözünü açıyordu.

İstediği değil kendine verilen bilgilere (ki verilenin de çok az kısmına) sahipti. Yarı robot bir insan veya (affınıza sığınarak) eğitilmiş bir hayvan gibi hayatın çarkları arasına katılıyordu.

Çoğu ruhsuz, yeteneksiz veya yarı yetenekli, ahlaktan ve erdemden bihaber yarı sosyal birey gibi yaşıyordu.

Eğitimin ve bilginin insanı insan yaptığının bilincindeyiz ve bunu önemsiyoruz. Ve eğitimin bir ömür boyu sürmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Bir ömür boyu sürmeli diyorsunuz ama dünyadaki en kısa eğitim sisteminiz var. Bu çelişki değil mi?

Hayır değil.

Bir insanın ömrü ihtiyaç duyduğu tüm bilgiyi öğrenmeye yeter mi?

Hayır, yetmez.

O zaman bir ömür bilgilenmeye yetmeyecekse ve okul eğitimi de bir ömür boyu sürmeyecekse, bu okul eğitimine bir yerde nokta koymak gerekmez mi?

Evet, haklısınız.

İşte biz okul eğitimine bir yerde nokta koyuyoruz ama isteyenin bir ömür bilgilenmesinin önünü açıyoruz.

Yani özetle söyleyecek olursak; bir kişinin hayatı boyunca çok sık ihtiyaç duyacağı zaruri bilgileri verip diğer kişisel ihtiyaç ve talepleri doğrultusunda da istedi zaman ve istediği yerde bilgi ve eğitime ulaşmasına imkân sağlıyoruz.

Zaruri bilgiden kastınız?

Her insan, okumaya, yazmaya, toplamaya, çıkarmaya, ülkesinin haritadaki yerini ve komşularını bilmeye, biyolojik özelliklerini ve vücudunun genel işleyiş şeklini vs bilmeye ihtiyacı var mı?

Elbette, bunlarsız olmaz.

İşte bu tip olmazsa olmaz bilgileri okullarda veriyoruz. Ama kişinin hayatında kullanmayacağı veya nadiren ihtiyaç duyabileceği bilgileri okullarda öğretmeyi zaman kaybı olarak görüyoruz.

Mesela siz hayatınızda trigonometri, logaritma, integral, aynalar veya organik kimya bilgilerini kaç defa kullanmak zorunda kaldınız?

Hiç hatırlamıyorum?

Belki hayatında bir sefer bile kullanmayacağı bilgiler için insanların yıllarını niye çalarız?

Hiç bu açıdan bakmamıştım.

Tabi yine de bu bilgileri öğrenmek isteyenlere seçmeli olarak bu dersleri veriyoruz; ama yıllarını çalmadan.

Eğitim sistemimizde 6 yaşına kadar çocuğa bilgi vermiyoruz. 6-7 yaşına kadar ana okullarda sadece oyun ve davranış şekli üzerinde bir eğitim var. Tabii bir de yabancı dil öğretimi var ama tamamen konuşma pratiği üzerine.

İlkokul 7 yaşında başlıyor. İlk 2 yıl ahlaki öğretiler, nezaket kuralları, vatandaşlık ödevlerimiz, okuma yazma, basit matematik işlemleri dışında başka bir eğitim yok. 

3 ve 4’te biraz daha karmaşık matematik, hayat bilgisi,  temel düzeyde coğrafya, fizik, kimya ve biyoloji ile sosyal ve hukuki hak ve sorumlulukların eğitimi veriliyor. 

İlkokulda en az, eğitim saatinin yarısı kadar (15 saat) oyun olmak zorunda. Oyun en az eğitim kadar önemlidir.

İlkokul 4 ile beraber (10-11 yaşında) zorunlu eğitim bitiyor. İsteyen eğitimine devam ediyor isteyen mesleki eğitime başlıyor.

Ortaokul yok. İlkokuldan sonra 4 yıllık lise eğitimi devam ediyor. İstisna birkaç üniversite haricinde üniversitelerimiz 3 yıllık. 

Sonuç olarak 18 yaşına gelen biri eğitimini tamamlayıp hayata atılıyor.

Eski sistemde nereden bakarsanız bir kişinin hayatının 10 yılı gereksiz yere çalınıyordu. Şimdi bu 10 yılı geri verdiğimiz gibi kişinin devlete ve ailesine olan 10 yıllık yükünü de atmış oluyoruz. Fiziksel ve mental olarak hayatının en önemli döneminde 10 yılı üretmeye/inşaya yönlendirmiş oluyoruz.

Eğitim demişken; öğretmenlik mesleğine apayrı bir önem verdiniz?

Ah elbet; eskiden en zekilerimizi tıbba, mühendisliklere yönlendiriyorduk. Oysaki insandan daha önemli bir şey olabilir mi?

Hatırlar mısınız bilmem; çok değil bundan 20-25 yıl önce öğretmenlik fakülteleri en düşük puanla öğrenci alırdı. Tabiri caizse üniversite sınavlarında elek altı diyeceğimiz öğrenciler öğretmenlik mesleğini yazardı.

Öğretmenlik mesleğini cazip hale getirince insanlar uçak mühendisliğinden, tıptan önce öğretmenlik fakültelerine girmek istiyor. Haliyle ülkenin en zekileri bugün öğretmen oluyor. 

Daha yeni başladık; bu öğretmenlerin yetiştirdiği nesil büyüyüp iş başına gelince asıl gelişimi o zaman göreceksiniz.

Herkes öğretmen maaşlarını konuşuyor?

İnsan yetiştirmekten daha önemli bir şey düşünmüyoruz. Madem bu insanlar (öğretmenler) bu kadar önemli bir iş yapıyor o zaman da bu ülkedeki en yüksek maaşı almaları lazım gelir.

Ama her öğretmenlik fakültesini bitireni direkt öğretmenliğe atamıyorsunuz?

Öğretmenlik sadece bilgi vermek üzere kurulu değil ki; hem iyi bir eğitmen hem iyi bir rehber, hem de iyi bir örnek olmak zorunda.

Öğrenciyi, öğrenme psikolojisini bilmeyen, ahlaki olarak örnek gösterilmeyen, öğretme aşkı olmayan bir iyi öğretmen olamaz.

Bu nedenle bilgi ve beceri yanında öğretmen olacak kişinin ahlaki örnekliği, mesleğine olan ilgisi, entelektüel yapısı, mümkünse sanatkâr bir ruha sahip olması aradığımız kriterlerdir.

Sadece öğretmenlik için değil diğer mesleklerde de farklı uygulamalara gittiniz değil mi?

Evet. “Mesleki Yeterlilik Sınavı” diye bir uygulama getirdik. Tüm meslek erbaplarına kendi alanlarında iş yapmaları için çalışma ruhsatı veriyoruz. 

Çalışma ruhsatı olmayan özelde veya kamuda çalışamıyor. Bu ruhsatı almak için de kendi mesleğiyle ilgili “Mesleki Yeterlilik Sınavını” geçmesi gerekiyor.

Bir sefere mahsus yapılmıyor diye biliyorum?

Bu sınav yılda 4 defa yani 3 ayda bir yapılıyor. Sınavı başarıyla geçen kişi 5 yıllık çalışma ruhsatı kazanıyor. İsterse her yıl sınava girer ve her sınavı başardığında başardığı tarihten itibaren 5 yıllık çalışma ruhsatı olur.

Niçin bu sınava ihtiyaç duydunuz?

Siz de sıkça rastlamışsınızdır; özellikle devlet memurlarında memuriyeti kazandıktan sonra kendi alanında kendini yetiştirmeyi/geliştirmeyi bırakıyor. Öğretmen olduktan sonra hayatında neredeyse tek kitap okumamışları bilirim. Oysaki hayat sürekli akıyor ve gelişiyor, bu doğrultuda bilgi de gelişiyor. Kendinizi, bilginizi yenilemeyince haliyle çağın gerisinde kalıyorsunuz. 

Topluma hizmet verenlerin, bilgilerini muhafaza edip yeni gelişmeleri de öğrenmeleri gerekiyor. Bunu sağlamak için de bu sınavı yapıyoruz.

Nitekim buna başlayalı çok olmadı ama şimdiden memur ve meslek erbaplarının bilgi ve becerilerinde ciddi gelişme ve farklar görüyoruz.

Tarımda da katı kurallar getirdiniz?

Bir iki konu dışında katı denecek kural olmadı onlarda da tüm ülkenin iyiliği için mecburduk:

Birincisi bir tarım arazisinin 100 dönümden daha aşağısına bölünmesini engelledik. Miras yoluyla tarım arazileri bölüne bölüne en sonunda işlenmeyecek ya da işlenmeye değmeyecek kadar küçülüyordu. Bunu engellemek için bu yasayı çıkardık.

Diğer bir katı kuralımız da tarım arazileri üstüne (yapılması zaruri olan kısım hariç) tek bir çivi çakılmasını/imara açılmasını yasakladık. Evi, dükkanı, AVM’yi her yere yaparsınız; hatta denizi doldurup denize bile yaparsınız ama tarımı her yerde yapamazsınız.

Yeri gelmişken Milli Tarım projesini de açabilir misiniz?

Ülkede hangi ürünün nerede ve ne kadar ekileceğini belirleyen bir tarım projesidir.

Ziraat mühendislerimiz ve ziraat fakültesi hocalarından oluşmuş akademik komisyon; ülke nüfusunun ihtiyaç ve taleplerine, ekonomik getirisine, stratejik önemine ve toprağın yapısına bakarak, ayrıca dünyadaki ekim dengesine de bakarak hangi üründen nerede ve ne kadar ekileceğine karar veriyor. 

Bu projeye dâhil olan çiftçiler itirazsız bu program doğrultusunda kendilerinden istenen ürünü ekiyor.

Zorlama değil mi bu?

Hayır, isteyen çifti bu projeye dâhil olur istemeyen dâhil olmaz; bunda bir zorlama yok.

Dâhil olanların ve olmayanların avantajı /dezavantajı ne oluyor bu durumda?

Sisteme dâhil olan çiftçinin avantajı şu:

Ürününe mutlak alım garantisi veriyoruz ve ürününü dünya piyasaları ortalamasında bir değerle satın alıyoruz.

Her ürünün karlılığı farklı; bu eşitsizliğe nasıl bir çözüm üretiyorsunuz?

Eskiden çiftçiye verilen destekler vardı. Hazineden bunun için ciddi rakamlar çıkardı. Şimdi biz bu destekleri projeye dâhil olan çiftçiler için kullanıyoruz. Ekmek zorunda olduğu üründen dolayı kârdan zarar eden çiftçinin açığını bu desteklemeyle gidermeye çalışıyoruz.

Sağlıkta da sıra dışı uygulamalarınız var?

Maalesef dünyadaki sağlık sistemi insanların/insanlığın ihtiyacı olduğu şekil yerine küresel ilaç ve sağlık kartellerinin çıkarına hizmet edecek şekilde dizayn edilmiş.

Biz bunu kırdık.

Sağlık alanında akademisyen, doktor, eczacı ve araştırmacılardan büyük bir komisyon kurduk.

Önce ülkemizden başlayarak dünyada ulaşabileceğimiz her noktada bir tarama yaptık. Yerel/genel kadim sağlık uygulamalarını, tedavide kullanılan bitki ve materyalleri tek tek not ederek bir araya getirdik.

Komisyonda alt komisyonlar kendi alanıyla ilgili bu tedavi uygulamalarını ve ilaçları bir dizi testten geçirdi. Bazı uygulamaları birleştirerek yeni uygulamalar ortaya koydular.

Daha çalışmanın ortasındayız ama inanılmaz tedavi yöntemleri ve tedavi materyalleri ortaya koyduk. Çözümü olmayan birçok hastalığın tedavisini bulduk. Sadece bulmakla kalmadık mevcut tedavi maliyetlerinde de ciddi fiyat indirimi sağladık. 

Yakın bir zamanda sadece sağlık turizminden devasa gelirler elde edeceğiz.

Yanlış anlamayın ama biz bunları hep kocakarı ilaçları, şarlatanlık/üfürükçülük bilip karşı olduk. Şimdi devlet eliyle böyle bir çalışma yapılması bana biraz garip/şaşırtıcı geldi?

(Gülerek) Dünya silah sektörü ile başa baş giden küresel ilaç kartellerinin bu uygulamaları güzel tanımlamasını beklemiyordunuz herhalde.

Doğrudur; topladığımız bilgi, belge ve usullerin belki yarısından fazlasını daha işin başında çöpe attık. Kocakarı ilacı diye niteleyebileceğimiz ve şarlatanlığa varan usul ve uygulamalara sıkça rastladık. Ama arada bugünkü modern tıbbın ulaşmadığı çok ilaç ve tedavi yöntemine de şahitlik ettik.

İnsanoğlunun binlerce yıllık tecrübesini küçümsemeyin.

Yeni bir tıp anlayışı ortaya koyduk. Tıp fakültelerimizi bu bilgi ve tecrübeler doğrultusunda yeniden dizayn ettik. Yeni müfredatlar koyduk.

Tıpta çok başarılı bildiğiniz Batıdan binlerce akademisyen ve doktorun fakültelerimize öğrenci/araştırmacı olmak için yaptığı başvuruları görseniz şaşarsınız.

Biraz alakasız olacak ama sormadan da duramayacağım: Yetimhaneler ile Huzurevlerini niçin birleştirdiniz?

Sormaya gerek var mı? Yetim çocukların anne-baba hasreti var; huzurevlerindeki yaşlıların da evlat-torun hasreti var. Onları bir araya getirdik; iki taraf da çok mutlu.

Medya veya banka sahiplerinin bu işten başka ticari bir iş yapmalarına niçin müsaade etmiyorsunuz?

Geçmişte ülkemizde medya sahiplerinin, medya güçlerini bir şantaj aracı olarak kullanarak haksız ihale ve kazanç peşinde koştuklarına sıkça şahit olduk. 

Ya da sermaye sahiplerinin medya araçları satın alarak medya gücüyle kendilerine tekel ve haksız rekabet oluşturduklarını da biliriz.

Medya, Bankacılık, bakanlık ve üst düzey devlet yöneticilikleri stratejik konuma sahiptir. Buralarda oturanların kendi konum ve imkânlarını kişisel çıkarları doğrultusunda kullanmamaları için meşgul oldukları iş dışında başka ticari işlerle uğraşmalarını yasakladık. 

 

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.