Sosyal Medya

Makale

Düşüncenin ontolojik yapısı: Tevhit, Adalet ve Aşk?

Her düşüncenin kendi içyapısı açısından bir bütünlük arayışı önemli iken, bu düşüncenin dışsal âlemde bir karşılığının oluşunun da temel bir değere sahip olduğu gerçeği önemini ortaya koyacaktır. Çünkü uygulamada bir karşılığı olmayan düşüncenin, düşünce olma vasfı tartışmalı hale gelecektir

Bir düşüncenin enfüsten afaka yönelik bir tekabüliyet esasına göre işlevsel olabilmesinin şartları, birlik üzerinden bütünlüğün oluşturulması, düşünceyi oluşturan veya uygulamaya konu edinilen her şeyin adalet üzere tanzimi ve bütün bu süreçleri aşk üzere; yani beklentisizliği şiar edinmiş bir zihni yapıyla gerçekleştirmektir.

Her düşüncenin kendi içyapısı açısından bir bütünlük arayışı önemli iken, bu düşüncenin dışsal âlemde bir karşılığının oluşunun da temel bir değere sahip olduğu gerçeği önemini ortaya koyacaktır. Çünkü uygulamada bir karşılığı olmayan düşüncenin, düşünce olma vasfı tartışmalı hale gelecektir.

Tevhit, düşüncenin hem içsel harmonisi bağlamında hem dışsal karşılığı bağlamında ciddi bir katkısı olacaktır. Çünkü tevhit; düşüncenin, içsel ve dışsal birliğini sağlayacağı gibi onun ritmini ve hareket kabiliyetinin sağlıklı bir şekilde yürütülmesine de zemin oluşturur. Bu temel gerçekliğin izah edilebilmesi için iki temel bakışı öne çıkarmakta yarar vardır:

İlki, düşüncede bir makuliyet ve tutarlılığı sağlayan şey olarak tevhit düşüncesi ve bunun sağlayacağı meşruiyet zeminidir. Düşüncede tutarlılık ve makuliyet arayışı düşüncenin kendi sistematiği içindeki korelâsyonunda sağlıklı bir işleyişi içerir. Ve dışarıdan bakan birinin bu tutarlılığı ve makuliyyeti anlamasının kolaylaşması anlamına gelecektir. Birlik ve bütünlük vurgusu tevhit düşüncesinin kendi zemininde ve dinamiğinde saklıdır. Düşüncede meşruiyetin vicdana tekabül eden boyutunu göz ardı etmeden düşüncede yol almalıyız. Farklı nedenlerden dolayı meşru görülmeler, meşruiyeti sağlamaz. Bir şeyin meşruiyeti onun doğal yapısına uygun ve uyumlu oluşuna yapılan göndermedir. Bu yüzden düşüncenin meşruiyet zeminini kurması önemli ve dikkate değer bir bakışı da içermektedir.

İkincisi, bir düşüncenin derinliğinin kendini hissettirmesi ve bunu başaracak bir düşünsel derinliğe ve kavramsal güce sahip olmasıdır. Sanırım, bu basiret kavramının içselleştirilmesi ve işlevsel hale getirilmesi ile ilişkili bir durumu içerir. Düşünce tevhidi konumunu muhafaza ederken derinliğini işaret eder ve bu derinlik üzerinden kullanıma aktardığı her kavramın anlam katmanlarını da içerir. İşte derinliğin bu düzeyinde anlaşılabilmesi içsel bir yolculuğun sonunda elde edilen derin bakış/basiret üzere bakanların görmeyi derinleştirerek hayata dair anlam arayışını sürdürmelerinden elde edilir.

Tevhit, her düşüncenin temel aks’ını oluşturan temel bir kavram ve diğer bütün kavramların da üzerine bina edileceği zemini gösterir. Bu yüzden her düşüncenin tevhidi kendine has bir kavramı öne çıkartarak düşüncenin birlik ve bütünlüğünü oluşturur. Bu tercih edilen kavram ile o düşüncenin bütün zati özellikleri öne çıkartılabilir hale gelir.

Örneğin batı düşüncesinin tevhide tekabül eden kavramı özne’dir. Bütün modern düşünce bu özne kavramı üzerine bina edilmiştir. Batı düşüncesinin bütün farklı akımları özneye hangi anlamı yüklediklerine göre birbirlerinden farklılaşmışlardır. Bu temel gerçeği dikkate alalım…

İslam düşüncesinde ise düşüncenin temelini kuran kavram tevhit kavramıdır. Bu Allah cc’nün tek, kahredici güç, bilgi ve her şeyden haberdar olan ve her şeyin künhünü/hakikatini bilen Zat/ İrade sahibi özne olan yoktan var eden Yaratıcı Rabb’dir.

Varlığı, oluşu ve var olanların hepsinin doğasını bilen ve buna uygun bir şekilde insana teklifte bulunan ve bu teklifin yerine getirilmesi için ona bilgi gönderen bir Zat’ın bölünmez bütünlüğüne göndermedir tevhit…

İslam düşüncesi bu birlik ve bütünlük üzerinden kendi meşruiyet zeminini kurar ve kendi makuliyet ve tutarlılığını inşa eder. Bunu gerçekleştirirken sabit ve değişken olan varlığın farklı boyutlarını da basiret üzerinden kavrayarak hem kendi müntesiplerinin derinleşmesini ve daha muttaki bir kul olmalarını sağlarken, birlikte hayatı paylaşarak adalet üzere bir yaşamı da sürdürebilmelerinin garantisini verir.

Adalet, tevhit üzerinden elde edilen ahenk ve dengenin korunması ve ilişkiler ağının sağlıklı bir şekilde yürütülmesinin zeminini kurarak tevhidin süreklileştirilerek varlığını sürdürmesini kolaylaştırır.

Adalet, bu bütünlüğün her parçasının kendi varlığının doğasına uygun ve uyumlu bir şekilde varlığını idame etmesinin adıdır. Bu yüzden tevhidin gerçekleşmesi ve kalıcı hale gelmesi adaletin ikame edilmesi ve her işin, eylemin ve düşünüşün adalet üzere oluşunun sağlanmasına bağlıdır. Adalet bu çerçeve içinde aynı zamanda düşüncenin meşruiyet zeminini güçlendiren bir özellik ortaya koyar.

Adalet bu zeminde ilişkilerde uygulama ve teori arasındaki bağı sağlıklı bir şekilde kurarak bu düşüncenin uygulayıcısı olan öznelerin birbirlerine karşı güvenini temin ederek varlık sahasını güçlendirir. Yani ideal olan ile reel olan arasındaki denge adalet üzere doğru bir zeminde kurulur.

İslam düşüncesinde adalet, kişinin kendi nefsi ile yüzleşmesinin gerçekleşmesi ve yapılan hataların ortadan kaldırılmasının zemini olarak inşa edildiği için düşünce ile eylem arasındaki veya iman ile amel arasındaki temeli sağlam hale getirir. Düşüncenin gücü eyleme dönük boyutunun gerçeklik zemini ile buluşmasına bağlıdır. İşte bu güç adalet üzere bir davranışta tecelli eder/ortaya çıkar.

Adalet düşüncenin gücünü artırdığı gibi varlığın üzerine bina edilen aksiyomun sağlıklı bir şekilde hayatiyet kazanmasının da zemini kurar. Bu temel çerçeve içinde İslam düşüncesi aynı zamanda bir adalet düşüncesini zımnen içerir. Çünkü adalet olmadan İslam düşüncesi kendi meşruiyet krizini aşamaz. Tevhit ancak adalet üzere meşruiyetini sağlayarak varlık sahasının anlam dünyasını zenginleştirebilir. Yani Allah adalet ile hükmeder, kulu bu adalet üzere yaşamını sürdürür. Ve kullar kendi aralarında da adalet ile hükmetmeyi imanlarının şiarı olarak kabul ederler. Ayrıca bu kullar, kendi dışındaki yaratılmış varlıklara da adaletle davranarak adaletin yaşamın bel kemiğini oluşturmasını ve düşüncenin bu zeminde neşvünema bulmasına zemin kazandırırlar.

Temel soru: o zaman niçin bugün İslam dünyasında adalet bulunmamaktadır?

Çünkü İslam dünyasında adaletin kaybı, aşkın kaybı ile eşdeğerdir, ondan… Eğer bir yerden aşk kaybolmuşsa bu adaletin dengesinin kaybolduğu duruma tekabül eder. Aşk, karşılıksız bir yaşamın varlığının mucizevî karakteri anlamına gelecektir. Aşk, ilişkide beklentiye girmeden adalet üzere ve tevhidi eksene alan bir bakışla eylemde bulunmaktır.

Sevgi, muhabbet ve karşılıksız verici bir özellik kazanmak ancak aşk üzere bir yaşamı tercih etmekle sağlanabilir bir şeydir. Bu yüzden karşılıksız sevenlere verilir bu ad… Beklentisizliğin varlığı bir şeyin hakikatinin neliğinin açıklığa kavuşturulmasının da zeminidir. Ayrıca adaletin tecelli ederken iki kişiden birinin haksızlığının ayan beyan ortaya konabilmesinin de zeminidir. Demek ki aşk; tevhit ve adaletin gerçekleştirilmesini kolaylaştıran ve bunu zorunlu kılan bir özellik kazanıyor.

Birlik ve bütünlüğün devasa yapısının korkutucu boyutunun sevgiyle kucaklanmasını beraberinde getirdiği gibi ilişkilerde her türlü sapmayı engelleyecek beklentisizliği devreye koyarak adaletin ikamesinin temel şartını oluşturuyor aşk…

Aşk, insanın kendisini gerçekleştirirken bütün etkenlerden ve engellerden kurtulmanın nirengi noktasını oluşturur. Aşk öyle bir güç kazandırır ki kişiye; neyle karşı karşıya kalırsa kalsın, onu aşmanın bir imkânının varlığının yaratılmasının nedeni olur. Bu temel gerçekliği rasyonel bulmayan düşünceler, kendi sapmalarını meşruiyet düzleminde kotarma eyleminden başkasına talip olmayanlardır. Aşk, olmazsa bütünlük hissi de kaybolur, birlik hissinin gerilemesine de neden olur.

İnsan yaşamını sürdürürken sürekli yeni bir durumla karşı karşıya kaldığı zaman onu şartları içinde anlama çabasına girişir. Bu anlama çabasını ise sürekli yeni etkenler devreye girerek onu bir davranışa sürükler. İşte aşk tam da bu noktada kişinin, etkenlerden azade ve en önemlisi de kendi arzu ve tutkularından beslenen etkenlerin etkisini de dışlayarak tevhidi doğru anlayabilir ve adaleti ikame konusunda güçlü bir isteğin varlığını duyumsayabilir.

Tevhidi, düşüncenin mihenk noktası kıldığımız gibi bu mihenk noktanın da adalet üzere kaim olması gerektiği düşüncesini öne çıkartırken aşkın, hem tevhidi hem de adaleti ikame noktasında beklentisizlik üzerinden doğru bir zeminde kurulmasında ve kurgulanmasındaki başat öğesi olduğu gerçeği yadsınamaz bir hakikattir.

İşte bu hakikati ancak basireti kuşanmış ve hikmeti kendine ışık kılmış insanlar algılayabilir. Zaten düşüncenin bu sırlı varlığını kendini adamış, aşkla varlığını ortaya koymuş az sayıda insan tarafından keşfedilebilir ve tecrübeye konu edinilerek varlık sahasına çıkması sağlanabilir. Bu düşüncenin eyleme dönük boyutu ise şahitlik üzerinden gerçekleşir ve diğer insanların gündemine düşer. İşte bu gündem oluşta adalet ve aşk, yani beklentisizlik ana umdeler olarak öne çıkar.

Düşünce için bu üç kavram vazgeçilmez özelliklere sahipler ve birbirlerini bütünleyen bir durum içerirler. Bütünsellik birbirinin omzuna yaslanan sağlam karaktere sahip kavramlar üzerinden inşa edilebilir…

 

ŞARKUL AWAST

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');
window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');