Sosyal Medya

Makale

İsa (as)’nın Ölümü

İsa (as) ile ilgili şu ayet, evrensel ilkenin buharlaştırıldığı iyi bir örnektir:
“Ehl-i kitaptan her biri, ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir. (1) Kıyâmet gününde de o, onlara şahit olacaktır.” (2)

Bu ‘ölümünden önce’ tabiri, açıkça kişinin vefatından önceki son saf sarhoşluğunu, yani sekerât anını resmeder. (3) Ölüm anındaki bu özüne/aslına dönüş, insanın yaratılışına tanıklık eden içsel (fıtrî) yapısı marifetiyle onu gerçeği kabul etmeye, yani tek bir yaratıcı bulunduğunu ya da hesap gününün var olduğunu tasdik etmeye götürür. (4) Bu kabiliyeti, aynı zamanda kişinin hakikate eşlik/şahitlik eden tarafıdır. (5) Bilindiği gibi kibir, haset, gurur gibi insanın kişiliğini örten ya da fısk, günah veya tuğyan gibi şahsiyetini parçalayan pek çok olumsuz etki vardır. Ama ölüm, insanın fıtratını örtüp gerçeği olduğu gibi açık bir şekilde görmesini engelleyen hemen hemen bütün bu kötü etkileri bir anda yok eder. Ölüm korkusu, öyle sarsıcıdır ki insanın kendisini kandırma işine son verir. Kişiyi cezbeden ve kandıran bütün tesirli yaklaşımların büyüsünü bozar. Maskeleri kaldırır. İnsanların zor zamanlarda gerçeği hatırlamaları bundandır. Ayet, bütün Ehl-i Kitab’ın ölümü anında İsa’nın Allah’ın oğlu olamayacağı ile ilgili hakikati anlayacağını söyler. Nitekim Kitap Ehli ve aklı başında herkes için Allah’ın bir oğul sahibi olması, insan hayatında kişiyi çelişkiye düşüren ve pek çok kez tartışma konusu olması gereken ciddi bir şüphe taşır. Bu şüphe, bir önceki ayette belirtildiği üzere bu bilgilerinin zanna dayalı olduğunu gösterir. Zanna dayalı bilgiler, ölüm anında kaybolup gider ve yerlerini gerçeğe bırakırlar. Aslında ayet, bu muhasebenin ölmeden önce yapılması gerektiğini hatırlatıp uyarır. Çünkü İsa (as) kıyâmet gününde bu tutarsız düşünceleri ve imkânsız kabulleri yüzünden onlar aleyhine şahitlik edecektir. (6) Yani ölüm anından önce İsa (as) hakkındaki doğru bilgiye ulaşılamazsa, bu ölüm anında ve öldükten sonra bu, muhatap açısından kendi aleyhine gerçekleşecek bir kanıta dönüşecektir. (7)

Yanarak, boğularak veya düşerek ölmek bu konuda örnek olmaz. Çünkü ölüm korkusu için düşünmek esastır. Bu durumlarda düşünmeye fırsat bulunamaz. Düşünmeye fırsatı olmayanlar da bu ibretlik durumun dışında kalır. Dolayısıyla ani ölüm şekilleri bu örneğin dışında tutulmalıdır. Nitekim ister düşünsün isterse buna fırsat bulamasın ölüm korkusuyla iman etmenin bir faydası da dokunmaz. Buna binaen ayet, insanların çoğunu ilgilendirdiği şekliyle genel anlamda düşünmeye, ölümden korkmaya ve gerçeği bu şekilde görmeye doğru yol kateden kişileri ilgilendirir. (8) Çünkü buradaki amaç bütünüyle gerçeğin ortaya çıkması, hakikatin zihne hücum etmesi ve ölmeden önce bu bilgiyle doğru yolu seçmektir.

Hâl böyleyken ayetin konusu İsa (as)’nın kıyâmetten önce geleceğiyle ilişkilendirilmiştir. Hâlbuki gerek ayetin siyak-sibakı gerekse surenin içeriği, bu konuyla ilgili bir temaya sahip değildir. Tam tersi İsa (as)’nın İlah olarak algılanmasının yanlışlığı üzerinde durularak bunun ahirette sorgulama konusu olacağı vurgulanır. İsa (as)’nın gökte beklemesi ya da gökten gelmesi onu insan konumundan çıkarma çabasının bir sonucudur. Bu çaba bilindiği gibi Hıristiyanlara aittir. (9)

Söz konusu 159. ayete gelmeden önce Nisa suresinin ilgili ayetleri şu şekildedir:
“Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve (inanma hususunda) Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyip ‘Bir kısmına iman ederiz ama bir kısmına inanmayız.’ diyenler ve bunlar (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu; İşte gerçekten kâfirler bunlardır. Ve biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” [150, 151. ayet] (10) “Allah’a ve peygamberlerine iman eden ve onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara (gelince) işte Allah onlara bir gün mükâfatlarını verecektir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” [152. ayet] (11)

Burada Allah ile elçilerinin arasını ayırmak kınanmaktadır. Zira tutarlı yaklaşıma göre Musa (as) veya İsa (as) için geçerli olanın Muhammed (as) için de geçerli sayılması gerekir. Allah’ın insanlarla ilişki kurduğu ve vahiy gönderdiği bilindiğine göre Peygamber/Elçi/Resul/Nebi iddiasında bulunan kişilerin söylemlerine bakılması yeterli olacaktır. Çünkü daha önce vahye muhatap olanlar, ortak pek çok ilkeden hareketle ortaya konan iddiaların doğruluğunu rahatlıkla anlarlar. (12) Buna göre İsa (as)’ya ya da Musa (as)’ya inandığını söyleyenlerin Muhammed (sav)’e inanmakta güçlük çekmemeleri gerekir.

“Ehl-i kitap senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyor. Onlar Musa’dan, bunun daha büyüğünü istemişler de, ‘Bize Allah’ı apaçık göster.’ demişlerdi. Zulümleri sebebiyle hemen onları yıldırım çarptı. Bilâhare kendilerine açık deliller geldikten sonra buzağıyı (tanrı) edindiler. Biz bunu da affettik. Ve Musa’ya apaçık delil (ve yetki) verdik.” [153. ayet] “Söz vermeleri(ni takviye) için Tûr’u başlarına diktik de onlara, ‘Baş eğerek kapıdan girin.’ dedik, ‘Cumartesi günü sınırı aşmayın.’ dedik. Kendilerinden sağlam söz aldık.” [154. ayet]

İşte şu an önlerinde duran Muhammed (sav)’in elinde bu vahyin örnekleri durmaktadır. Eğer dürüst davranacaklarsa iman etmelidirler.

“Sözlerinden dönmeleri, Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve ‘Kalplerimiz kılıflanmıştır.’ demeleri sebebiyle (onları lânetledik, türlü belâlar verdik. Onların kalpleri kılıflı değildir;) tam aksine küfürleri sebebiyle Allah o kalpler üzerine mühür vurmuştur; pek azı müstesna artık iman etmezler.” [155. ayet] (13)

Sözlerini tutmamakta, ayetleri inkâr etmekte, haksız yere peygamberleri öldürmekte ve üstelik anlamak istemediklerini de böbürlenerek açık bir küstahlıkla ilan etmektedirler. Bu nedenle önlerinde duranı görememektedirler.

“Bir de inkâr etmelerinden ve Meryem’in üzerine büyük bir iftira atmalarından Ve ‘Allah elçisi Meryem oğlu İsa’yı öldürdük.’ demeleri yüzünden (onları lânetledik). Hâlbuki onu ne öldürdüler, ne de astılar; fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilâfa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler; bu hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler.(14) Bilâkis Allah onu (İsa’yı) kendi nezdine kaldırmıştır. (15) Allah izzet ve hikmet sahibidir.” (16) [156-158. ayetler] (17)

Allah ile peygamberlerin arasını ayırmak…
Bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak…
Muhammed (sav)’den gökten kitap indirmesini istemek…
Musa (as)’dan Allah’ı göstermesini istemek…
Buzağıyı tanrı edinmek…
Cumartesi gününün hürmetini ihlal etmek…
Sözünden dönmek…
Ayetleri inkâr etmek…
Haksız yere peygamberleri öldürmek…
Kalplerini kapatarak anlamak istemediğini küstahça ilan etmek…
Meryem (as)’in üzerine iftira atmak…
İsa’yı öldürmeye teşebbüs edip bunu çekinmeden ifşa etmek…
Bütün bunlar, onların inkârlarının ve bühtanlarının zirvesidir artık.
Bu kadar günahı bir arada işlemek; açık bir meydan okuma, kirli bir isyan, cahilce bir başkaldırı, kibir kokan küstahça bir aymazlıktır.
Bu ayetler inerken şu anda karşılarında duran kişiye de aynı şekilde davranmaktadırlar.
Bu nedenle ayet onların bu kabadayılıklarını reddedecek şekilde;
İsa (as)’yı öldüremediklerinden ve çarmıha da geremediklerinden bahseder.
Yani,
Tamamen beceriksiz ve bütünüyle başarısızdırlar.
Acizdirler.
Sadece zannederek konuşurlar.
Gerçeği yansıtan hiçbir bilgileri de yoktur.
O, Allah katına yükseltilmiştir. İsa bütün manevi şahsiyeti ile Allah katındadır.

Yani;
O ve annesi, bu cahil insanların söylediklerinden binlerce kere uzaktır.
Şimdi karşılarında Muhammed (sav) vardır.
Pek çoğu benzer iftiralara sarılıp eski küfürlerini sergilemektedirler.
Bunlar İsa (as)’ya da ancak ölürken iman ederler.
Ayetin tam burada anlatmak istediği şey onların yalan söyledikleridir.

Öyleyse şu an onun ölüp ölmediğinin ya da geri gelip gelmeyeceğinin tartışılması gereksizdir. Asıl mesele onların ahireti inkâr etmesidir. Çünkü suçludurlar. Hesap vermek istememektedirler.

Eğer samimi iseler Allah ile elçileri arasında ayrım yapmaksızın Musa (as)’nın da İsa (as)’nın da anlattıklarının gerçek izlerini vahyin bu son temsilinde/temsilcisinde bulabilirler.

Ama onların hesap vermek gibi bir düşünceleri yoktur.

Kur’an’da رفع (rafea) yükselme/yükseltme fiili kullanıldığında; insanların birbirleri üzerine yükseltilmesinden (18) elçilerin birinin diğerinin üstüne yükseltilmesinden (19) Peygamber (sav)’in şanının yükseltilmesinden (20) bir de açıkça İdris (as)’in manevi açıdan makam/mevki/itibar şeklinde yükseltilmesinden (21) bahseder. Söz konusu İsa (as) olduğunda bu yükseltme fiili, yanına bir ek almadan Nisa suresinde (… بَلْ رَفَعَهُ اللّٰهُ اِلَيْهِ) “Fakat Allah onu kendisine yükseltmiştir…” şeklinde ortaya çıkar. Fakat aynı fiil Âl-i İmran suresinde yanına başka bir fiil daha alarak (… يَا عٖيسٰى اِنّٖى مُتَوَفّٖيكَ وَرَافِعُكَ اِلَیَّ…) “…Ey İsa! Şüphesiz, senin hayatına ben son vereceğim. Seni kendime yükselteceğim…” cümlesiyle ifade edilir. Yani bu sefer İsa (as)’nın yükseltilmeden önce öldüğü de dile getirilir. (22) Ölerek yükselmek/yükseltilmek ise bu işin manevi şekilde gerçekleştiğini açık-seçik gösterir.

Normal şartlar altında İsa (as)’nın da diğerleri gibi önce ve öncelikle bir kul/insan/beşer olduğunu bilmek, bütün meseleyi kendi içinde halleder. Nitekim O da herkes gibi ölümlüdür. (23) O’nun ölmediğini söylemek (hâşâ) O’na İlah vasfı yükleyenlerin ekmeğine yağ sürer. Zira Allah dışında herkes ölümlüdür ve ölmesi gerekir. (24)

İsa (as)’nın çarmıha gerilme teşebbüsünden sonra ne olduğu bilinmemektedir. Onlara göre bu asılma olayıyla her şey biter. Ama Kur’an bu asılma olayının gerçek olmadığını söylediğine ve göğe yükselmesinin de o anda değil daha sonra gerçekleştiği düşünüldüğüne göre -ki bu manevi şekilde gerçekleşmiştir- İsa (as)’nın bundan sonra nereye gittiği ve ne yaptığı meçhuldür. Eğer bu bilinseydi ölümü ile ilgili bu kadar karışıklığa mahal kalmayacaktı. İşte imtihan burada başlamaktadır. Sağlam bir akide, doğru bir vicdan ve temyiz kabiliyetini kaybetmemiş bir akıl, İsa (as)’nın dünyada belli bir yere çekildiğini ve hayatının sonuna kadar orada yaşadığını düşünür. Çünkü İsrailoğulları ve onların yaptıklarına göz yuman diğerleri, sure içinde sıralanan bunca kötülük, günah ve suçlardan sonra, bir elçi vesilesiyle kendilerine yapılan lütfu, yani rehberliği artık kaybetmişlerdir. Bu öldürme teşebbüsüyle birlikte onlar imtihanı kaybederler. Elçinin Allah katına yükseltilmesinin muhtemel anlamı budur. Çünkü elçiyle beraber bütün iyi ve güzel şeyler de Allah katına yükselmiş onlar da alçak tutum ve tavırlarıyla baş başa bırakılmışlardır. Yani fiilin bu şekilde seçilmesinin hikmeti, önce İsa (as)’nın yaşadığı dönemin muhataplarının sonra bu surenin indiği aşamada Muhammed (sav)’in muhataplarının Allah’ın ayetlerine karşı takındıkları kibirli tutuma karşılık aslında ne kadar aşağılık olduklarını anlatmaya yaramasıdır. (25) İsa (as), Allah katına yükseltilince, yani doğruluk ve güzellik katına, onlar süfli ve sefil davranışlarıyla kalakalırlar. O hâlde İsa (as)’dan sonrası açısından bu yükseliş, ona reva gördükleriyle birlikte bu insanların ne kadar alçaldıklarını da ifade etmektedir. (26) Aynı şekilde Mekkelilere verilen mesaj şudur: “Muhammed (sav), ölse veya öldürülse (hâşâ) ne olur ki? O da taşıdığı en güzel vasıflarla daha önce olduğu gibi (27) Allah katına yükselir/yükseltilir. Şükrettiği için mükâfatını alır. (28) Ama O’na bunu reva görenler, alçalmış şekilde kılavuzsuz kalacaklardır.”

İsa (as), öldürülmemiş ama öldürüldüğü zannedilecek şekilde bir olay gerçekleşmiştir. Onun gerek doğumu gerekse ölümü hakkında insanlar peygamber tasavvuruna dair doğru düşünmeye davet edilir. (29) İşte evrensel bilginin işe yaradığı en önemli yerlerden biri tam burasıdır. Bu bilgi elbette Allah’tan başka ilah olmadığıdır. Buna göre bütün nefisler ölümü tadar. O hâlde her ne olursa olsun İsa (as)’yı beşer/insanlık dairesinden çıkaracak yorumlardan kaçınmak gerekir. Söz konusu Allah olduğunda ona denk/eş bulunmadığı için herkes hakkında geçerli olan genel ölçü budur. Dolayısıyla Allah dışında herkes sorgulanır ve hiç kimse dokunulmaz değildir. Bu arada yaratılışın herkesi eşit kıldığı da unutulmamalıdır. İsa (as) örneğinde olduğu gibi meselenin bu şekilde ele alınışı; vahyin rehberliği, genel ölçüler, aklın ve vicdanın hakemliği olmadan hiçbir konunun gelişigüzel halledilemeyeceği ortaya çıkar. Bu vahiy ve aklın ortak hareketinin sonucudur ve her ikisi de İsa (as) hakkında ona kul ve elçi olmaktan başka bir misyon yüklemez. Eğer yükler ve tabiatı beşer olan biri bu yolla üstünlük kazanırsa bu teşebbüs sadece Tanrı’ya şirk koşmakla yetinmez. İnsanın kendi dünyasında da ayrıcalıklı, dokunulmaz, masum tipler peyda eder. Böylece Allah hakkında yapılan suizan insanın kendisine döner ve ona zarar vermeye başlar. (30)

Bütün peygamberler insandır. Onların örnekliği/rehberliği çok önemli bulunduğu için insanlardan seçilmişlerdir. (31) Bu seçim dinin yaşanabilir tarafını kanıtlar. Binaenaleyh onlar hakkında ne düşünüldüğü çok önemlidir. Çünkü hemen her konu onların çevresinde yürür/yürütülür.

İsa (as) denildiğinde hatırlanması gereken en önemli şey, O’nun kıyâmetten haber veren bir elçi olduğudur. Onun görevi insanlara sorumluluk aşılamak ve şahitlik etmektir.

Bu anlamda yukarıdaki konuyu destekleyecek şekilde İsa (as) hakkında bilgi veren şu ayetlere de göz atmak yerinde olur:
“Meryem oğlu İsa bir örnek olarak anlatılınca bir de ne göresin, senin kavmin (seni susturacak bir delil buldukları zannıyla) hemen şamata etmeye başlar. (32) “Bizim tanrılarımız mı hayırlı, yoksa İsa mı?” dediler. Bunu sadece seninle tartışmak için ortaya attılar. Şüphesiz onlar kavgacı bir toplumdur. İsa, sadece, kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına örnek kıldığımız bir kuldur. Eğer dileseydik, içinizden yeryüzünde sizin yerinize geçecek melekler yaratırdık.” (33)

Bu ayetlerden hemen sonra şu ayet gelir:
“Şüphesiz o Kıyâmetin (kopacağının) bir bilgisidir. Artık onun hakkında asla şüphe etmeyin, bana uyun, bu doğru bir yoldur.” (34)

Ayette İsa (as) hakkında bir tespit yapılır. Bu tespit, onun Ehl-i Kitab ve müşrikler nezdinde kıyâmeti haber veren bir bilgi olduğudur. Ayet, böylece İsa (as) ile müşriklerin melek algısı arasındaki mukayesenin yersizliğini dile getirmiş olur. Yani müşrikler melekleri Allah’ın kızları yaparken nasıl bir tuzak peşindelerse Ehl-i Kitap da İsa’yı Allah’ın oğlu veya insanların kurtarıcısı ya da günahların affedicisi yaparken benzer bir tuzak peşindedir. Tuzakların ortak noktası, her iki kesimin de dinin kendilerine yüklediği sorumluluktan kaçmalarıdır. Ayrıca gayba dair bu tür tasavvurlar bir zaman sonra sorumlulukların askıya alınıp yok edildiği batıl/sahte/sanal dinler türetir. Oysa önemli olan insanın yaptıklarının hesabının sorulacağı kıyâmete hazır olmasıdır. Kur’an anlatımında insanın bu hesap bilincini ve sorumluluklarını unutarak bilgisi olmadığı konularda tartışmaya girmesi doğru bulunmamıştır.

Peygamber (sav)’e inen ayetler onun bir zincirin son halkası olduğunu, ifade eder. (35) Kur’an bu şekilde daha önce gönderilmiş pek çok elçiden bahsederek hak-batıl mücadelesinin uzun tarihi seyrini gözler önüne serer. İsa (as) da bu mücadelenin bir parçasıdır. Ama bu surenin indiği çevrede Hıristiyanlar İsa (as)’ya Allah’ın oğlu demektedirler. Mekke müşrikleri bu yaklaşımdaki tutarsızlığı dile getirerek Peygamber (sav) ile tartışmış ve arka planının O’nun sözünü ettiği gibi tevhid ile alâkası olmadığını ve bu açıdan yalnız olduğunu iddia etmişlerdir. Yani müşrikler, Hıristiyanların İsa (as)’yı (hâşâ) Allah yapan görüşlerine karşı “Bizim tanrılarımız mı hayırlı, yoksa İsa mı?..” diyerek tartışma başlatmışlardır. (36) Böylesi bir ortamda Peygamber (sav)’in içinde bulunduğu durumun zorluğu açıktır. O, İsa (as)’ya Allah’ın kulu ve benim de kardeşim derken O’na tabi olduğunu söyleyen Ehl-i Kitab’ın bu şirk kokan tavrı müşrikler karşısında O’nu zor durumda bırakmıştır. Bu nedenle Ehl-i Kitab’a inkâr edenlerin ilki olmamaları tavsiye edilir. (37) Zira müşrikler için kötü bir örnek konumundadırlar. (38)

Zuhruf suresinin 59. ayetinde “O sadece kendisine ni’met verdiğimiz ve İsrail oğullarına örnek kıldığımız bir kuldur.” denilerek İsa’nın kul olduğu özellikle vurgulanır. İlginç olan 60. ayettir. Bu ayette, “Eğer dileseydik, sizden şu dünyada yerinize geçen melekler yapardık.” denilir. Oysa bu sözün söylenmesini gerektirecek bir gerekçe yoktur. Bilindiği gibi bu söz başka surelerde müşriklerin, “Bize bir melek indirilmeli değil miydi?” sorusuna cevap olarak gelir. (39) Hâlbuki bu soru burada yoktur. Demek ki arka planda bu soruya temel teşkil eden bir yaklaşım/anlayış vardır. Bu anlayış, İsa (as)’nın meleğe benzer bir şekilde insanüstü algılanmasına karşı verilen bir cevaptır. (40) Bu durumda hemen arkasından gelen ayette İsa (as)’nın kıyâmet alâmeti şeklinde değerlendirilerek onun için “O Şüphesiz o Kıyâmet’in (kopacağının) bir bilgisidir.” denilmesi bir çelişki oluşturur. (41) Yani kıyâmetin bir bilgisi/işareti sayılarak İsa (as)’ın gökten yere indirileceği ifade edildiğinde bu olağanüstü yaklaşım, müşriklerin melek algısının olağanüstülüğüyle benzeşir. Örnek konumunu kaybeder. Oysa burada bilhassa karşı çıkılan algı budur. (42) Hıristiyanların ve Mekke müşriklerinin itiraz ve iddialarına karşı İsa’nın bir kul olduğu üzerinde ısrarla duran ve tevhid anlayışını savunan Kur’an’ın müşrik bakış açısını haklı çıkaracak böyle bir şey söylemesi nasıl düşünülebilir? Mekke müşriklerinin melek algısı nasıl, insan bir peygamberi yok edip dinin hayata müdahalesini yani elçilerin örnekliğini, yani rehberliği ortadan kaldırıyorsa, İsa (as)’ın kıyâmetten önce gökten inmesi de aynı şekilde, olağan sayılması gereken pek çok şeyi buharlaştırmaktadır.

İsa (as)’yı göğe çıkaran ve kıyâmet kopmadan önce tekrar indiren Hıristiyanlardır. Onlara göre İsa (as) ölmemiş ve geri gelecektir. Bu iddia, Kur’an’dan destek görmez. Nitekim onun her kul gibi öldüğüne dair bilgi de verilir. (43) Bu yaklaşım son peygamberi yok sayar. Yani Allah ile elçisinin arasını bir kez daha açar. (44) Ayrıca adaleti gerçekleştirmeyi sürekli erteleyerek insanların umutlarını askıya alır. Bütün bu sebeplerden hareketle bu ayetteki “hu” zamiri İsa (as)’ya teşmil edildiğinde mananın şöyle verilmesi bir zarurettir:
“Şüphesiz o kıyâmetin (kopacağının) bir bilgisidir. Artık onun hakkında asla şüphe etmeyin, bana uyun, bu doğru bir yoldur.” (45) Ayetin doğru anlaşılabilmesi açısından bazı açıklamalar eklemek gerekirse meal şu şekilde daha da anlaşılır kılınabilir:
“O (İsa) son saati(n geleceğini ve herkesin hesap vereceğini) bildiren bir (elçi)dir; o hâlde (son saat) hakkında hiçbir şüpheye kapılmayın ve bana uyun, dosdoğru yol budur.”

Burada kastedilen müşriklerin ya da bir başkasının ilahlarının hangisinin hayırlı olduğuna dair başlatılmaya çalışılan tartışmayı, insanların hesap vereceklerine dair farklı ve doğru bir zemine kaydırmaktır. Çünkü Peygamber (sav)’in böyle bir tartışmada taraf olabileceği doğru bir yön yoktur. Bütün peygamberler, insanları kıyâmet ile uyarmıştır. Ayetin Muhammed (sav)’e indiği de gözden uzak tutulmamalıdır. Buna göre ayette geçen “…bana uyun…” ifadesi İsa’nın da bildirdiği/duyurduğu gibi kıyâmetten, yani hesap günü gelmeden önce insanları doğru yola sevk etmeyi amaçlar. Nitekim Muhammed (sav) de diğer elçiler gibi insanlara kıyâmeti/hesabı/ahiret gününü haber verip bildiren bir elçidir. Burada İsa (as)’nın dile getirilmesindeki amaçlardan biri kıyâmet saatinin kesinliğini belirtmektir. O kadar ki bu saatin geleceği bütün elçiler tarafından bildirilmiştir. Bu kadar çok elçinin bildirdiği ortak bilgi, artık katıksız bir gerçek olarak tarihe, kültüre, yeryüzüne ve insanların ortak mirası olarak zihinlere nakşetmiştir. İsa (as) da peygamberlerden biridir. Bunun anlamı, peygamberlerin arka arkaya süreklilik ifade eden bildirileri içinde insanlarda hesap verme bilinci oluşturmaktır. (46) Böylece herkesin sorumluluk duyması ve doğru eylemler geliştirmesi hedeflenmektedir.

Bağlamın genel anlamda Kur’an bütününden çıkarılacak ilkelerle de desteklenmesi bir zarurettir. Yani Kur’an bütününden çıkarılacak ilkeler de bir bağlam oluşturur ve bu bağlam bütün sureler için koruyucu bir kalkandır. Bu genel ilkelerden biri “Her can, ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.” (47) ayetinin verdiği mesajdır. Buna göre her canlı ayrıcalıksız mutlaka ölür. Bir diğeri “Göklerdeki ve yerdeki herkes Rahman’a kul olarak gelecektir.” ayetidir. O hâlde Allah dışında herkes ancak kul olarak değerlendirilebilir. Bu anlamda hiç kimse yaratılmış olmanın zaaflarından ve eksikliklerinden ayrılamaz. Terbiye, tecrübe ve ahlak bir insanı elbette son derece üstün meziyetlerle donatabilir. Ancak kazanılmış veya kazanılacak hiçbir vasıf veya özellik kişiyi beşer olmaktan daha yukarıya çıkaramaz. Nitekim Kur’an anlatımında ortaya çıkan hiçbir bağlam, tevhid fikrinden asla taviz vermez/veremez. Bilakis peygamber dahi olsalar bireyler öylesine beşeri vasıflarla şekillenir, öylesine insani vurgularla çevrelenir ki Allah dışında hiç kimsenin olağanüstü ve benzersiz vasıflarla anılması mümkün olamaz. Buradan hareketle Allah katına yükselmek bir taltif ve takdir ifadesidir. Fiili bir varoluş ve kemâle erme efsanesi değil.

Not: Bu makale “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Dipnotlar:

1. Bu ayet için M. Esed’in alıntıladığı yorum şu şekildedir: “Lafzen, ‘ölümünden önce o’na inanmamış olsun’. Bu ayete göre bütün Yahudiler ve Hristiyanlar, ölümleri anında Hz. İsa’nın Allah’ın bir peygamberi olduğunu -ve ne bir sahtekâr ne de ‘Allah’ın oğlu’ olmadığını- anlarlar.” (Zemahşerî). (M. Esed, Kur’an Mesajı, Nisa suresi, 159. ayet, dipnot; 173.).
2. Nisa suresi, 159. ayet. (Diyânet Vakfı Meali); Ayetin farklı meallerde karşılığı şu şekildedir: “Nitekim geçmiş vahyin izleyicilerinden hiç kimse yoktur ki, ölümü anında, İsa ile ilgili hakikati kavramamış olsun ve Kıyâmet Günü İsa, (bizzat) onların aleyhine hakikate şahitlik yapacaktır.” (M. Esed Meali); “Andolsun, kitap ehlinden hiç kimse yoktur ki, ölümünden önce ona inanacak olmasın. Kıyâmet günü de O, (İsa) onların aleyhine şahit olacaktır.” (S. Ateş Meali); “Ehl-i kitaptan hiç biri hariç olmamak üzere, ölümünden evvel, andolsun, ona (İsa’ya) mutlaka iman edecek, o da kıyâmet günü kendileri aleyhine bir şahit olacaktır.” (H. B. Çantay Meali); “Yahudi ve Hristiyanlardan hiç kimse yoktur ki, ölümünden önce (can çekişirken) İsa’ya iman etmiş olmasın. (Fakat hayattan ümit kesme zamanında iman etmek bir fayda vermez). İsa ise kıyâmet gününde küfürlerinden dolayı aleyhlerine şahit olacaktır.” (A. F. Yavuz Meali); “Andolsun, Kitap ehlinden, ölmeden önce ona inanmayacak kimse yoktur. Kıyâmet günü, o da onların aleyhine şahit olacaktır.” (A. Bulaç Meali); Ayrıca farklı bir yaklaşım için bknz.: “Kitap ehlinden, ölmeden önce ona kesin olarak inanan olursa, O, kıyâmet günü onlara şahitlik eder .” (Ş. Piriş Meali).
3. Fakat bu an itibariyle kişinin ne hissedip düşündüğü veya gördüğü test edilip anlaşılamadığından ayetteki ‘ölümünden önce’ ifadesi, bizim göremediğimiz ancak kişinin karşılaştığı varsayılan melek/melekler itibariyle âdeta ‘ölümünden hemen sonra’ ya uyarlanmıştır. Bu konuda Şehr b. Havşeb’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Haccac, ‘Ben bu ayeti okuduğumda, bu ayetten ötürü gönlümde/zihnimde bir istifham kalmıştı. Çünkü ben, Yahudilerin (savaşta) boynunu vuruyor, ama onlardan böyle bir şey duyamıyordum.’ demişti. Bunun üzerine, ben de, ‘Yahudi’ye ölüm gelip çattığında, melekler onun yüzüne ve dübürüne vurarak şöyle derler: ‘Ey Allah’ın düşmanı, Hz. İsa sana peygamber olarak geldi de, sen onu tekzip ettin.’ Bunun üzerine ölen o Yahudi de, ‘Ben, O’nun Allah’ın kulu olduğuna iman ettim.’ der. Yine melekler ölmek üzere olan Hristiyan’a, ‘Hz. İsa, sana peygamber olarak geldi, ama sen onun Allah ve Allah’ın oğlu olduğunu iddia ettin.’ derler. O Hristiyan da, ‘O’nun, Allah’ın kulu olduğuna (şimdi) iman ettim.’ der. Böylece Ehl-i Kitap, Hz. İsa’ya iman etmiş olurlar, ama onlara bu imanları fayda vermez.’ dedim. Bunun üzerine Haccac doğrulup oturdu ve ‘Bunu kimden naklettin?’ deyince, ‘Bana, bunu Muhammed İbn Ali İbn el-Hanefiyye anlattı.’ dedim. Haccac da, bir dal ile toprağı çizmeye başlayarak, ‘Yemin olsun ki sen bunu, saf ve temiz bir kaynaktan almışsın.’ dedi.” İbn Abbas (ra)’ın, bu ayeti bu şekilde tefsir ettiği ve İkrime’nin ona şöyle dediği rivayet edilmiştir: ‘Eğer Ehl-i Kitap, damdan düşse veya yansa veyahut da yırtıcı bir hayvan tarafından yenilse de mi, böyle olur?’ Bunun üzerine İbn Abbas (ra)’ın, ‘O, bunları düşerken, havada iken söyler ve canı çıkmadan ona iman eder.’ dediği nakledilir. Mücahid’den de şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kitap ehlinden olup da ölü¬münden önce Hz. İsa’ya iman etmeyecek hiçbir kimse yoktur. Ona şöyle de¬nildi: Peki, ya suda boğulur yahut yanar veya yırtıcı bir hayvan onu yiyecek olursa, yine İsa’ya iman eder mi? O, ‘Evet.’ diye cevap vermiştir.” (Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 8, s. 409, 410; Kurtubî, El-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’an, c. 5, s. 552-554.).
4. Bu fıtrî açı, sadece Ehl-i Kitap için değil, gönderilen kitaplara iman eden herkes için geçerlidir. Ancak kitap ehli olmak, bu kabiliyeti bilgiyle desteklemek anlamında kişiye çok ciddi bir avantaj sağlamaktadır. Buna göre gerçekten kitap ehli olup da ölümü anında iman etmeyen hiç kimse bulunmaz. Çünkü bütün kitapların ortak noktası, ahiretin ve hesabın mutlaka gerçekleşeceğini bildirmeleridir.
5. Bu anlamda suçluluk hissetmek bile hesap vermeyi gerektiren yeterince dikkat çekici bir beklentidir.
6. “Ehl-i kitaptan her biri, ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir.”ifadesi, olumsuz bir cümledir. Dolayısıyla devamı “Kıyâmet gününde de o, onlara şahit olacaktır.” şeklinde olumlu anlamda verilmemelidir. Doğru mana “Kıyâmet gününde de o, onların aleyhine şahit olacaktır.” anlamında olumsuz şekilde tamamlanmalıdır.
7. Hakikati, yani gerçeği, yani ahireti, yani hesap vermeyi reddeden kişinin, ölmek üzereyken duyduğu korku, onu ahiretin varlığı hususunda duyduğu bütün şüpheleri izale eder. İşte bu an iman etme anıdır. Ehl-i kitaptan her biri, ölümünden önce iman eder. Çünkü o daha önce kâfirdir. Bu ayeti duyan bir Yahudi veya Hristiyan’ın “Hayır biz kâfir değiliz.” dediği, duyulabilir. Oysa İsa’ya iman etmemişlerdir. Yahudiler zaten ona inanmazlar. Dolaysıyla yukarıdaki ayette özellikle Ehl-i Kitap’tan kastedilen Hristiyanlar ise İsa’yı bir elçi olarak görmezler. Ama burada asıl olan bir Hristiyan’ın ölmek üzereyken bu ayrıntılar arasından düşünerek doğruyu bulması değildir. Burada İsa’ya inanmaktan kasıt, onun bildirdiği kıyâmet, ahiret, hesap gününü kabul etmektir. Her insan biriktirdiği söz ve amellerle bir kişilik oluşturur ve sonuçta suçlu ise bunu bilir. Buna göre ölüm anında hesap vermeyi inkâr etmenin ve buna hazırlıklı olmamanın nasıl bir şey olduğunu fark eder. İşte buna hesap gününe iman denir. Fakat bu son aşamada bunu fark etmenin elbette hiçbir faydası yoktur.
8. Hakikat, doğru yol arayışı, ölüm ve sonrası gibi insanda sorumluluk doğuran bir talep yoksa kişinin Kitap ehli olması veya olmaması arasında da bir fark kalmaz. Dolayısıyla ayetin muhatabı, Allah’ın vasıfları ve kulları üzerindeki tasarrufları hususunda bir fikri olanlardır. Böylece sadece zevkleri peşinde koşanlar, nasıl ölürse ölsünler kendiliğinden bahis dışı kalır.
9. Buradaki konu İsa (as)’nın tekrar dünyaya gelmesi ile ilgili değildir. Zira mesele bu çerçevede değerlendirildiğinde evrensel mesaj buharlaşmaktadır. Asıl olan kişide kıyâmet, ahiret ve hesap düşüncesi uyandırmaktır. Böylece kişinin davranışlarında olumlu yönde bir değişiklik veya gelişme beklenir.
10. M. Esed’in bu ayet hakkında yaptığı açıklama şu şekildedir: “Yahut: ‘Bazılarına inanır, diğerlerini inkâr ederiz’ -yani, onlar Allah’a inanırlar ama peygamberlere inanmazlar (Zemahşerî), yahut bazı peygamberlere inanırlar ama diğerlerini inkâr ederler (Taberî ve Zemahşerî). Bana göre bu iki yorumdan ilki daha tercihe şayandır; çünkü o sadece bazı peygamberlerin inkâr edilmesini kapsamaz, ama aynı zamanda, Allah’ın kendi iradesini seçtiği elçiler aracılığıyla gösterebileceği fikrinin toptan reddini de ifade eder. İslam’a göre, Allah’ın peygamberlerinden birinin veya tümünün reddi, bizzat Allah’ın inkâr edilmesi kadar şiddetli bir günah teşkil eder. (M. Esed, Kur’an Mesajı, Nisa suresi, 150. ayet, dipnot; 162.).
11. Bu yazıda ana metin olarak Diyânet Vakfı Meali kullanılmıştır.
12. Bu durumda Allah’ın elçileri arasında onları bahane ederek kendi ırkını/milletini öne çıkaracak bir teşebbüste bulunmamak, yani Allah’ın elçileri arasında bir ayrım gözetmemek ve en önemlisi Yaratıcının kullarıyla girdiği diyaloğun adil, eşit ve özgür bir ortam doğurmasına karşı durmamak lazımdır. Çünkü buna muhalefet etmek için ancak gizli bir menfaat sahibi olmak gerekir.
13. Bu ayetin bazı farklı meallerdeki karşılığı şu şekildedir: “Böylece, taahhütlerini çiğnedikleri, Allah’ın mesajlarını reddettikleri, peygamberleri haksız yere öldürdükleri ve ‘Kalplerimiz zaten bilgi ile doludur.’ diye böbürlendikleri için (onları cezalandırdık), hayır, aslında Allah, hakikati inkâr etmelerinden dolayı onların kalplerini mühürlemiştir ve (şimdi) artık çok az şeye inanırlar.” (M. Esed Meali); “(Fakat) onların (verdikleri) o sağlam sözleri bozmaları, Allah’ın âyetlerini inkâr ederek kâfir olmaları, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve ‘Kalblerimiz perdelidir.’ demeleri sebebiyle (dir ki biz kendilerine lanet etdik.) Hayır, Allah onların kalbleri üzerine, küfürleri yüzünden, mühür basmışdır. Artık onlar, birazı müstesna olmak üzere, îman etmezler.” (H B. Çantay Meali); “Verdikleri sağlam sözü bozmalarından, Allah’ın âyetlerini inkâr etmelerinden, peygamberleri haksız yere öldürmelerinden ve ‘Kalplerimiz muhafazalıdır.’ demelerinden dolayı (başlarına türlü belâlar verdik. Onların kalpleri muhafazalı değildir), tam aksine inkârları sebebiyle Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Artık onlar inanmazlar.” (Diyânet Meali);
14. 157. ayet onların İsa (as)’yı öldüremediklerini ve asamadıklarını ifade eder. Âl-i İmran suresinin 55. ayetinde ise İsa (as)’nın açıkça öldüğü dile getirilir.
15. Burada “Bilâkis Allah onu (İsa’yı) kendi nezdine kaldırmıştır.” yaklaşımı, meale yansıtılan anlam açısından doğru bir karşılık değildir. “Allah buyurmuştu ki: Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyâmete kadar kâfirlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz bana olacak. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim.” (Âl-i İmran suresi, 55. ayet. Diyânet Vakfı Meali); Bu ayet, اِنّٖى مُتَوَفّٖيكَ وَرَافِعُكَ اِلَیَّ “Seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim.” şeklinde İsa (as)’nın önce öldüğünü sonra Allah katına yükseldiğini izah eder. Yani önce öldüğüne göre bu yükselmenin onun manevi şahsiyeti açısından gerçekleştiğinden şüphe edilemez. Nitekim aynı ayet içinde yer verilen وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذٖينَ كَفَرُوا kâfirlerden arındırma,وَجَاعِلُ الَّذٖينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذٖينَ كَفَرُوا kendisine tabi olanları küfredenlerin üstüne çıkarma ifadeleri de üslup açısından benzer özellikler göstermektedir. Yani dil açısından ‘arındırma’ ya da ‘üstüne çıkarma’ derken ne anlaşılıyorsa ‘yükseltme’ derken de aynı şey anlaşılmalıdır.
16. Nisa suresi, 150-158. ayetler. (Diyânet Vakfı Meali).
17. M. Esed’in 158. ayet hakkında yaptığı açıklama şu şekildedir: “Karş. 3:55. O ayette Allah, Hz. İsa’ya ‘Seni ölüme yollayacağım ve katıma yücelteceğim.’ buyurur. Rafeahû (lafzen, ‘o’nu yüceltti’ yahut ‘O’nu yukarı çıkarttı’), bir insanın raf edilmesi (‘yukarı çıkartma/yükseltme’) fiili ne zaman Allah’a atfedilmişse, her zaman ‘onurlandırma’ yahut ‘yüceltme’ anlamlarına gelir. Kur’an’ın hiçbir yerinde, Allah’ın Hz. İsa’yı yaşadığı sırada bedensel olarak cennete ‘yükselttiği’ şeklindeki yaygın inancı destekleyen bir beyan yoktur. Yukarıdaki ayetteki ‘Allah o’nu kendi katına yüceltti’ ibaresi, Hz. İsa’nın Allah’ın özel rahmeti mertebesine yükseltildiğini gösterir; rafeâhu ‘O’nu yücelttik’ fiilinin İdris Peygamber ile bağlantılı olarak kullanıldığı 19:57’den açıkça anlaşılacağı gibi, bu bütün peygamberlerin yararlandıkları bir lütuftur. (Bkz. ayrıca Menâr III, 316 ve VI, 20’de Muhammed Abduh.) Cümlenin başındaki ‘hayır’ (bel) vurgusu, Yahudilerin Hz. İsa’yı haç üzerinde korkunç bir ölüme mahkûm ettiklerine inanmaları ile Allah’ın ‘O’nu kendi katına yücelttiği’ gerçeği arasındaki zıtlığı vurgulamayı amaçlar.” (M. Esed, Kur’an Mesajı, Nisa suresi, 158. ayet, dipnot; 172.).
18. “O, sizi yeryüzünde halifeler (oraya hâkim kimseler) yapan, size verdiği nimetler konusunda sizi sınamak için bazınızı bazınıza derece derece üstün kılandır. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır. Şüphe yok ki O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (En’am suresi, 165. ayet. Diyânet Meali); “Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, (çeşitli alanlarda) kimini kimine, derece derece üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri (dünyalık) şeylerden daha hayırlıdır.” (Zuhruf suresi, 32. ayet. Diyânet Meali).
19. “İşte peygamberler! Biz, onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. İçlerinden, Allah’ın konuştukları vardır. Bir kısmının da derecelerini yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya ise açık deliller verdik…” (Bakara suresi, 253. ayet. Diyânet Meali); Bu üstün kılmalar bilindiği gibi insanın sahip olduğu kabiliyetler açısındandır.
20. “Senin şânını yükseltmedik mi?” (İnşirah suresi, 4. ayet. Diyânet Meali).
21. “Onu yüce bir makama yükselttik.” (Meryem suresi, 57. ayet. Diyânet Meali).
22. Bu ayetler sadece lafzen (literal) değil de anlamı dikkate alınarak okunduğunda aslında hiçbir sorun yoktur. Fakat Nisa suresinde kelimeyi tek başına gören zihin Kur’an bütünlüğünden faydalanmayı bilmiyor ve İsa (as)’nın şahsı etrafında özellikle İsrailiyat denilen spekülatif kaynakların verdiği bilgilerden de etkileniyorsa O’nu ölmeden göğe yükseltip tekrar geri getirmenin yollarını arayabilmektedir.
23. Burada şu ayetler hatırlanmalıdır: “(Ey Muhammed!) Şüphesiz sen öleceksin ve şüphesiz onlar da öleceklerdir.” (Zümer suresi, 30. ayet. Diyânet Meali); “Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.” (Ankebut suresi, 57. ayet. Diyânet Meali) (Ayrıca bknz.: Âl-i İmran suresi, 185. ayet; Enbiya suresi, 35. ayet.).
24. Bu mevzuda şu ayetler hatırlanmalıdır: “Yer üzerinde bulunan her canlı yok olacaktır. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacaktır.”(Rahman suresi, 26, 27. ayetler. Diyânet Meali).
25. Yahudiler İsa (as)’yı öldürdüklerini iddia etmektedirler. Böylece kendilerine göre hem onun elçi olmadığını göstermiş hem de Allah’ın seçkin/üstün/ayrıcalıklı halkı olarak risâlete dair hakkın kendilerinde olup güya kimseye ait bulunmadığını kanıtlamışlardır. Oysa onların İsa (as)’yı öldürmelerine izin verilmemiştir. Nitekim bu konunun Medine’de geçtiği düşünülerse aynı şekilde Ehl-i Kitab’ın Muhammed (sav)’i de yenmelerine ve özellikle öldürmelerine müsaade edilmeyecektir.
26. Kur’an üslubunun insan idraki açısından sorun çıkaran bu farklı yapısının, ilah-kul ilişkisi gibi genel ilkeleri bilmeyen ve onlara tutunmayanlar elinde ciddi imtihanlara dönüştüğünü görmek gerekir. Neticede çarmıha germe ve öldürme olayıyla berber onlar için İsa (as) gerçekten değilse de manen ölmüştür. Yani öldürme teşebbüsü ile onu ebediyen kaybetmişlerdir. Artık Ehl-i Kitap’tan biri O’nun gerçek hüviyetini ancak ölümü anında anlayabilir. İşte ilk planda bir insanın gerçekten ölmediği ama manen öldüğü yani artık kendisine verilen görevin sona erdirildiği ancak bu şekilde yükseltme ifadesiyle anlatılmıştır.
27. İnşirah suresi, 4. ayet.
28. Burada şu ayetler hatırlanmalıdır: “Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim gerisin geriye dönerse, Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır. Hiçbir kimse Allah’ın izni olmadan ölmez. Ölüm belirli bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünya menfaatini isterse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret mükâfatını isterse, ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız.” (Âl-i İmran suresi, 144, 145. ayetler. Diyânet Meali).
29. Bir peygamberin doğumunun ve ölümünün batıl yorumlara sapan bir toplum açısından nasıl imtihana dönüştüğünü ve yanlış bir peygamber algısının insanı nerelere götüreceğini görmek son derece ibret vericidir.
30. Bu konuda şu ayet hatırlanmalıdır: “Bir de, Allah’ın, hakkında kötü zanda bulunan münafık erkeklere ve münafık kadınlara, Allah’a ortak koşan erkeklere ve Allah’a ortak koşan kadınlara azap etmesi içindir. Kötülük girdabı onların başına olsun! Allah onlara gazap etmiş, onları lânetlemiş ve kendilerine cehennemi hazırlamıştır. Orası ne kötü bir varış yeridir!” (Fetih suresi, 6. ayet. Diyânet Meali).
31. Bu hususta şu ayetler hatırlanmalıdır: “İnsanlara hidayet (Kur’an) geldikten sonra onların iman etmelerine ancak, ‘Allah, bir beşeri mi peygamber olarak gönderdi?’ demeleri engel olmuştur. De ki: ‘Eğer yeryüzünde, (insanlar yerine) yerleşip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir melek peygamber indirirdik.’ ” (İsrâ suresi, 94, 95. ayetler. Diyânet Meali).
32. “Şimdi, ne zaman Meryem’in oğlu(nun tabiatı) örnek olarak ortaya getirilse, (ey Muhammed,) senin kavmin bu yüzden yaygarayı basar.” (M. Esed Meali).
33. Zuhruf suresi, 57-60. ayetler (Diyânet Meali).
34. Zuhruf suresi, 61. ayet. (Diyânet Meali); “Şüphesiz ki o (İsa), kıyâmetin (ne zaman kopacağının) bilgisidir. Ondan hiç şüphe etmeyin ve bana uyun; çünkü bu, dosdoğru yoldur.” (Diyânet Vakfı Meali).
35. Bu konuda şu ayet hatırlanmalıdır: “De ki: ‘Ben türedi bir peygamber değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.’ ” (Ahkaf suresi, 9. ayet. Diyânet Meali).
36. “ ‘Bizim tanrılarımız mı hayırlı, yoksa İsa mı?’ dediler. Bunu sadece seninle tartışmak için ortaya attılar. Şüphesiz onlar kavgacı bir toplumdur.”(Zuhruf suresi, 58. ayet. Diyânet Meali).
37. Mekke müşriklerinin Ehl-i Kitab ile ilgili olarak yaptıkları mukayeselerde kendilerini onlardan daha üstün ve tutarlı görmeleri gerçekten üzücüdür. Bu garabet durum, Kitap Ehli’nin yanlış ve tahrif edilmiş tasavvurlarının bir sonucudur. Bu nedenle Ehl-i Kitab’ı uyarmak maksadıyla şu ayet indirilerek onların şiddetle dikkatleri çekilmiştir: “Nezdinizdekini (Tevrat’ı) tasdik edici (ve doğrultucu) olarak indirdiğim (Kur’an) a iman edin, onu inkâr edenlerin ilki siz olmayın, ayetlerimi az bir bahâ ile (bayağı bir menfaat mukabilinde) değişmeyin. Ancak benden korkun.” (Bakara suresi, 41. ayet. H. B. Çantay Meali) Burada “Mekke müşrikleri sizi örnek gösterip benim elçime karşı çıkıyor.” denilerek Ehl-i Kitab uyarılır. Peygamber (sav)’in bu iki kesim arasında bir yandan İsa (as)’nın bir kul olduğunu savunurken diğer yandan Hıristiyanların bu asılsız görüşlerinin Mekke müşriklerinin saçmalıklarına delil/temel teşkil etmesine karşı çıktığı görülmektedir.
38. Müşrikler, İsa (as)’nın Ehl-i Kitab tarafından iddia edilen kabul şeklini tartışmaya açarlar. Ama Ehl-i Kitab’ın İsa tasavvuru ile kendi aracı melek/cin tasavvurları arasında çok fark yoktur. Üstelik onlar bir insanı değil melekleri aracı kılmışlardır. Onlar, kabullerinin Ehl-i Kitab’dan daha tutarlı ve daha milli gözüktüğünü iddia ederler. Böylece Muhammed (sav)’in Ehl-i Kitab’a yaptığı atıfları da eleştirerek O’nun dayandığı zeminin çürük olduğunu ileri sürerler. Bu tartışmada müşriklere verilen cevap, önce İsa (as)’nın İsrailoğullarına “örnek” kılınan bir “kul” olduğu sonra da yeryüzünde insanlar yaşadığı için insan bir peygamber gönderildiğine dairdir. Çünkü “örnek” almak ancak böyle mümkündür. Dolayısıyla hem İsa (as)’nın bir insan/beşer/kul olduğu vurgulanmış hem de böylelikle Muhammed (sav)’in de bir beşer/insan/kul peygamber olarak risâleti tasdik edilmiş olmaktadır.
39. En’am suresi, 8, 9. ayetler; Furkan suresi, 7. ayet.
40. Bilindiği gibi müşrikler Allah’ın elçilerinin meleklerden seçilmesi gerektiğini iddia etmektedirler. Bu şekilde kutsal, yüce, insanların ulaşamayacağı bir din anlayışı meydan gelmekte dolayısıyla kendileri de sorumluluktan kurtulmaktadırlar. Onların zihninde “Bir meleğe nasıl tabi olalım.” diyebilmek için tasarlanmış bir tuzaktır bu. Aynı durum İsa için de geçerlidir. Beşer konumundan soyutlanmış ve güya ilahi vasıflarla donatılmış bir figür olarak O’nun takip edilecek, örnek alınacak bir yanı kalmaz. Böylece kişiler sorumluluktan kurtulmuş olurlar.
41. “Ehl-i kitaptan hiç kimse yoktur ki, ölmeden ona inanacak olmasın.”ayeti, bütün Ehl-i Kitab’ı kapsar. Buna göre hepsi kimsenin yardıma gelmediği o zor anda bu hakikati bir şekilde fark eder. Yani işe yaramayan bu imanın gerçekleştiği yer ölüm anıdır. Öbür türlü İsa (as)’nın kıyâmetten önce geleceği ve bu şekilde ona iman edileceği kabul edilirse, o gelmeden önce ölen Hristiyanlar açıkta kalır. Kıyâmete kadar gelenler hariç tutulduğunda ise geriye kayda değer bir güruh kalmaz. Tutarlı olmak adına ortaya konan bu yaklaşım bile İsa (as)’nın sadece bir kul ve elçi olarak kıyâmetten haber vererek insanları sorumluluğa davet ettiğini göstermeye yeter.
42. İsa (as), melek değil, bir insandır. Dolayısıyla evrensel açıdan mesaj taşıyan biri olarak ondan bir insanın yapamayacağı şeyler beklenmemelidir.
43. Mâide suresi, 117. ayet.
44. Allah ile elçilerinin arasının açılması, beraberinde toplumları da böler.
45. Zuhruf suresi, 61. ayet. (Diyânet Meali); Bazı açıklamalarda ayetin mealinde bu zamir Kur’an’a da gönderilmiştir. “Bakın, bu (ilahi kelam) son saati(n geleceğini) bildiren bir araçtır; o hâlde (son saat) hakkında hiçbir şüpheye kapılmayın ve bana uyun; dosdoğru yol (yalnız) budur.” (M. Esed Meali).
46. Bu yaklaşım tersinden bu kadar uzun süre bildirilmesine rağmen insanların hesap vermeye hazırlanma hususundaki isteksizliklerinin derecesini de yansıtır.
47. Ankebut suresi, 57. ayet. (Diyânet Meali).
48. Meryem suresi, 93. ayet. (Diyânet Meali).

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.