Sosyal Medya

Makale

İbrahim (as)’in Kuşları

-Kuşun sana alışması, yaratmanın en özel çeşitlerindendir-

İbrahim (as) ve kuşlarına gelinceye kadar Bakara suresinin anlam dünyasının kendisini belli eden bir düzen içerisinde ilerlediği görülür.(1) Bakara suresi, vahyin rehberliğine vurgu yaparak başlar. Kendisinden asla şüphe edilmeyen bu kitap, inanan ve kötülüklerden sakınıp iyilik yapmak isteyen (takva sahibi) kişiler için bir rehberdir. Bu rehberliğin özeti şu şekilde verilir:

Bu kitap, korunmak isteyenleri doğru yola iletmesi konusunda kendisinde şüphe bulunmayan gerçek bir rehberdir. Bu rehberlikle ancak gayba iman eden, namaz kılan ve sahip olduklarını infak edenler kurtulacaktır. Zira onlar, vahyin gelmiş geçmiş bütün örneklerine saygı duyar ve ahiretin varlığına yakinen/gerçekten inanırlar. İşte Rablerinin gösterdiği yolda yürüyen de umduklarına erecek kişiler de bunlardır. Bakara suresinde ilk beş ayetin anlamı bu özeti verir. Bu mana, son iki ayette de yaklaşık olarak tekrarlanır. (2) Ve sonunda sure, şu dua cümleleri ile biter: “Ve günahlarımızı affet, bizi bağışla ve rahmetini yağdır üstümüze! Sen Yüce Mevlamızsın, hakikati inkâr eden topluma karşı bize yardım et!” (3) Böylece bütün bir surenin, hakikat arayışı ve mücadelesi/savunması için gerekli olan donanımla ilgili olduğu açıkça ilan edilir.

Bakara suresinin içinde, üzerinde fikir beyan edilebilecek veya insana gerçekleri birebir gösterecek yüzlerce öğüt bulunabilir. Bu ayrıntılar dışında, genel hatları itibariyle bakıldığında surede müminler için hayati öneme sahip bir çerçeve çizildiği görülür. Bu çerçeve, özellikle geçmiş vahyin izleyicilerini, yani Ehl-i Kitab’ı da içinde barındırır. Onlara defalarca verilen destek ve yardımlardan bahsedilir. İşledikleri suçların affedilmesinden, peygamberlerini öldürme teşebbüslerine rağmen tekrar tekrar nasıl vahye muhatap kılındıklarından söz edilir. Ve vahye muhatap kılındıkları bu dönemlerde, çevrelerinde bulunan herkese karşı bir üstünlük elde ettikleri hatırlatılır. Fakat onlar, her seferinde isyan etmiş, kendi arzularının sınır tanımayan isteklerini vahyin rehberliğine tercih etmişlerdir. Gönderilen son peygamberi de kabul etmemektedirler. Hâlbuki geçmişte vahyin izleyicisi olmaları hasebiyle O’nun söylediklerinin gerçekten Allah’ın ayetleri olduğu konusunda yeterince bilgiye ve tecrübeye sahiptirler. Ne yazık ki kıskançlıkları onları tuğyana sürüklemekte ve gerçeği kabul etmeye bir türlü yanaşmamaktadırlar. (4)

Âdem (as)’den beri devam eden süreçte asıl mesele, vahyin rehberliğinden ayrılmamaktır. Buna rağmen Ehl-i Kitap, ilahi kelamın bir kısmına inanıyor, diğer kısmını inkâr ediyormuş gibi davranmaktadır. Onların çelişkili ve tutarsız tavırları, son Peygamber (sav) ile olan ilişkilerinde de geçerlidir. Bir zamanlar Süleyman (as)’ın hükümdarlığını büyüyle ele geçirdiğini söyleyenler, aynı şeyi şimdi Muhammed (sav)’e söylemektedirler. Oysa elçiye karşı çıkarak satın alabilecekleri değerli hiçbir şey yoktur. Hakikatten yüz çevirip karşılığında ruhlarını sattıkları her ne varsa bunlar, onları korkunç bir azaba sürüklemektedir.

Ehl-i Kitab’ın hakikati bir türlü kabul etmeyen bu anlaşılmaz tavırları yüzünden artık kıble değişmeli ve inananların zihninde ve gönlünde tahrif olmamış temiz bir din anlayışı hâkim olmalıdır. Aksi hâlde onların izinden giden herkesi saptırmaya devam edeceklerdir. Bir şeyi Allah’tan veya gerçeğin bizzat kendisinden daha değerli görmek nasıl mümkün olabilir ki? Elbette kişinin kendi arzu ve hevesini Allah gibi sevmesi ya da birilerinin peşinden körü körüne gitmesi kabul edilemez. Bu anlamda atalara ve geçmişe saygı duymakla onlara/ona tabi olmak arasındaki önemli farka da dikkat edilmesi gerekmektedir.

İnsanlar arasındaki ilişki ve özellikle yöneten-yönetilen ilişkisi, çoban ile koyunları arasındaki münasebetten farklı olmalıdır. Oysa inkâra şartlanmış olanların durumu, çobanın haykırışını işiten ama onu yalnız bir ses ve çağrı şeklinde algılayan sürünün durumuna benzer. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; zira akıllarını kullanmazlar. (5)

İbrahim (as) ile ilgili örnekler de yine Ehl-i Kitab içinde aklı başında kimseler kaldıysa onları ikna etmek ve tarih boyunca değişmeyen gerçekleri onun dilinden bir kez daha ifade etmek için gündeme getirilir. (6) Buna göre vahyin taşıdığı ve tarih boyunca değişmeyen gerçek şudur:

“Ey imana ermiş olanlar! Size rızk olarak sağladığımız iyi şeylerden nasiplenin ve Allah’a şükredin, eğer gerçekten O’na kulluk ediyorsanız.” (7)

Bu ayet, kulluğun Allah’a şükretmekle gerçekleştiğine dair hârikulâde bir ölçü koyar. Yiyip içmek ve şükretmek insan yaşamının çok önemli bir parçasıdır. Bu anlamda bütün insanlar yiyip içmeli ve şükretmelidir. Sadece Allah’a kulluk etmek, herkesin O’nun rızık olarak yarattığı şeylerden yemesi ve şükretmesine imkân tanımak demektir. Burada kulluğun şükretme şartına bağlanması, herkes adına yaşam hakkı, yani adalet istemektir. Başka bir ifade ile eğer bir yerde gerçekten Allah’a kulluk ediliyorsa orada herkesin karnını doyurabilmesi ve şükredebilmesi gerekir. Ahiret, hesap, cennet ve cehennem gibi vahyin bütün ana temaları bu gerçek için seferber edilir.

Bütün insanlık, bir zamanlar tek bir topluluktu. İhtilafa düşmeye başladıklarında Allah, müjdeci ve uyarıcı olarak peygamberler göndermiş ve onlar aracılığıyla hakikati ortaya sermiştir. Fakat kendilerine hakikatin bütün kanıtları geldikten sonra bile, aralarındaki kıskançlıktan dolayı ihtilafa düşenler, bizzat vahyin tevdi edildiği Kitap Ehli olmuştur. (8) Ne yazık ki onlar, hayattan herkes kadar bir avuç su içmeleri gerekirken daha fazlasını talep ederler. (9) Fakat kana kana su içenler, başkalarını düşünmek, gerçeği savunmak ve bu uğurda bedel ödemek istemeyeceklerdir. Bu nedenle pazarlığın, dostluğun ve şefaatin, yani hiçbir yardımın geçerli olmayacağı hesap günü zalim olarak niteleneceklerdir.

Dinde hiçbir şekilde zorlama yoktur. Artık doğru ile yanlış, birbirinden ayrılmıştır: O hâlde, kişiyi yoldan çıkaran her türlü şeytani gücü, yani tağutu reddetmek gerekir. (10) Tağutlar, insanları aydınlıktan karanlıklara götürürler. Örneğin Nemrut böyle biridir. Kendisine hükümdarlık bağışlandığı hâlde buna şükretmeyip Allah hakkında ileri geri konuşmaktadır. (11) İbrahim (as), ‘Rabbim hayat veren ve öldürendir!’ dediğinde; ‘Hayat veren de öldüren de benim.’ der. (12) İbrahim (as), ‘Allah güneşi doğudan doğdurur; öyleyse sen de batıdan doğdur bakalım!’ dediğinde ise kâfir, afallayıp kalır. (13)

Bu soru-cevap kısmı çok önemlidir. Çünkü devam eden ayetler, bu soruların cevapları niteliğinde gelir. Nemrut’un ilk cevabı, yani inkârı, öldüren ve diriltenin kendisi olduğuna dairdir. Bu söz, insan yaşamında bir değer ve anlam ifade eden bütün etkilerin, yine insan eliyle meydana geldiğini dile getirir. Allah’ı hayatın dışında bırakır. Nemrut’un ‘Hayat veren de öldüren de benim.’ sözüyle ne kastettiği, devamında şu ayetle açıklığa kavuşur:

“Yoksa (ey insanoğlu, sen,) halkının terk ettiği, çatıları yıkılıp harap olmuş (virane) bir kasabadan geçen (ve): ‘Allah bütün bunları öldükten sonra nasıl diriltebilirmiş?’ diyen o kişi (ile aynı fikirde) misin? Bunun üzerine Allah, onu yüzyıl süre ile ölü bırakmış ve sonra tekrar hayata döndürerek sormuştu: ‘Bu hâlde ne kadar kaldın?’ O da: ‘Bu hâlde bir gün veya bir günden biraz daha az bir süre kaldım.’ diye cevap vermişti. (Allah): ‘Hayır.’ dedi, ‘bu hâlde bir yüzyıl kaldın! Yiyeceğine ve içeceğine bak -geçen yıllar onları bozmamış- ve eşeğine bak! (Biz bütün bunları) insanlara bir ibret olman için (yaptık). Birde şu (insanların ve hayvanların) kemiklerine bak -onları nasıl birleştirip et ile örttüğümüzü düşün!’ (Bütün bunlar) ona açıklanınca, ‘(Şimdi) öğrendim ki’ dedi, ‘Allah her şeye kadirdir!’ ” (14)

Bu ayet, sönmüş veya yok olmuş bir ülkenin, kültürün veya bir medeniyetin tekrar nasıl ayağa kalktığını anlatır. Herkes bunun gibi yıkılmış enkazlar üzerinde tekrar hayat bulan pek çok örnek hatırlayabilir. İşte bu şekilde insanların yaptığı, inşa ettiği, yeniden üretip hayata kattığı bütün araç gerecin bilgisi, Allah’ın onlara sunduğu bir nimet gözüyle bakılır. (15) Yani gelişmenin her türü, Allah’ın verdiği imkânlarla gerçekleşir. Yeryüzünü kullanışlı bir şekilde insana musahhar kılan O’dur. Eğer O vermeseydi, insanlar hiçbir konuda gelişmeye ve ilerlemeye yaklaşamazlardı. (16) Fakat Nemrut bunu kabul etmez ve yaşama dair bütün güçlerin kendi insiyatifinde bulunduğunu söyler. Bu yaklaşımın içinde, yönetici olmanın verdiği bir belirleyicilik vardır. Hayata dair alınan bütün kararlarda insanın tartışmasız belirleyiciliği söz konusudur. Ancak bunun altında yatan sâikler dikkate alındığında kaynağı beşerî olan bu kararların, yaratmayı ve meydana getirmeyi asla beceremeyen basit bir yönlendirmeden veya kuru bir sözden ibaret kaldığı açıktır. Yüzyıl önce ölü olan ama sonra tekrar inşa edilen memleket örneği, yaşatan, yaratan, inşa eden Rabb’in bilgisi ve iznini konuya dâhil eder. Yeryüzündeki bütün gelişmeler, Allah’ın bilgisi dâhilinde ve izniyle gerçekleşir. (17) Maalesef Nemrut gibi pek çok insan bu tür bir ilerlemenin Allah’ın elinden çıktığını, yani O’nun sağladığı imkânlarla meydana geldiğini kabul etmemektedir. (18)

Buradaki en önemli konu, en geniş anlamıyla öldüren ve diriltenin kim olduğudur. Öldüren ve dirilten elbette Allah’tır. İnsanları, yaratan ve onlara hayat veren ve yine onları öldüren odur.

Allah’ın yaşatması ve öldürmesi, âlemdeki bütün ölçüleri belirlemesi anlamındadır. Bu yaklaşım, insanları eşit kılar. Yani hiç kimse bir başkasına “Seni yaşatan benim.” diyemez. Aynı şekilde “Öldüren benim.” de diyemez. Yaşamak ve zamanı geldiğinde ölmek bir haktır. Bilindiği gibi insanca yaşamanın asgari şartları vardır. Bu şartlar herkesin doğuştan elde ettiği haklarından sayılır. Bu yüzden hiç kimse bu şartları kendi elinde bulunduramaz. Bunlarla güç kazanıp onları kendisine itaat edilmesi açısından şantaj vesilesi yapamaz. Bu vasıflar, sembolik olarak dahi olsa Nemrut gibi birilerinin şahsında sermaye ve iktidarı, yani gücü elinde bulunduranlara ait kılınırsa facia meydana gelir. Kişilerin merhametine terk edilen konular, yeryüzünü ıslah etmeye yetmemiştir ve yetmez. Dolayısıyla İbrahim (as)’in tartıştığı ve savunduğu hususlar, hayati öneme sahip kişi hak ve özgürlüklerini kapsayan temel konulardır. Bu anlamda Nemrut, ben de yaşatır ve öldürürüm, yani benim için yaşayıp benim için öleceksiniz.” dediğinde, İbrahim (as) “Allah, hayat verir ve öldürür.” demiş ve böylece “Kimse bizim yaşama ve günü geldiğinde kendi yatağında ölme hakkımızı elimizden alamaz.” demek istemiştir. Doğrusu müstekbir insanlar ve onların yol açtığı zulümler olmasa herkesin kendi yatağında ölmesi de bir nimettir. (19)

Nemrut’un cevap veremediği ikinci soru da başka bir gerçeği dile getirir. İbrahim (as)’in “Allah, güneşi doğudan doğdurur.” ifadesi, doğal olan her şey bütünüyle Allah’ın eseridir, demektir. Her şeyin tabiatı ve özelliği, mükemmel bir yaratıcının tasarrufuna işaret eder. Güneşin doğması, çiçeklerin açması gibi tabiatta bulunan her şeyde uyumlu ve ölçülü bir işleyiş hâkimdir. Eşyadaki doğal yaşam süreci, Allah’ın yaratmasındaki eşsizliğe delâlet eder. Bu benzersiz yaratışın tam merkezinde insan vardır ve her şey onun faydalanmasına uygun hâle getirilmiştir. Yani tabiattaki ölçü, yaratılışta belli bir amaç gözetildiğine işaret etmektedir. Nemrut’un cevap veremediği ikinci sorunun bu yönü, İbrahim’in kuşlarıyla açıklığa kavuşturulmaktadır.

“Hani İbrahim, ‘Ey Rabbim! Ölüye nasıl hayat verdiğini bana göster!’ demişti. O da, ‘Yoksa inancın yok mu?’ diye sormuştu. (İbrahim) cevap vermişti: ‘Hayır, ama (görmeme izin ver) ki kalbim tamamen mutmain olsun.’ ‘Öyleyse’ demişti Allah, ‘Dört kuş al ve onlara sana itaat etmeyi öğret; sonra onları (etrafındaki) her tepeye ayrı ayrı sal; sonra da çağır: uçarak sana gelecekler. Bil ki Allah her şeye kadirdir, hikmet sahibidir.’ ”(20)

Bu ayet, güneşin doğudan doğmasıyla kuşların alıştığı yere gitmesi ve insanların Rabb’ine yönelmesi arasında fark olmadığını ifade eder. Nihayet bunların hepsi ölçülü bir duruma işaret eder ve âdeta şöyle anlam kazanır:

“Ey İbrahim! Ölülere nasıl hayat verdiğimizi, tabiattaki ölçülü hâle bakarak anlayabilirsin. Birkaç kuş aldın, onları besleyerek kendine alıştırdın. Sonra bıraktığın her yerden sana gelmeye başladılar. Çünkü yiyeceklerinin orada olduğunu öğrendiler. Açlık hissi onları doğal olarak sana çekiyor. Üç-beş gün onları besleyerek elde ettiğin sonuç bu… Peki, benim size verdiklerime ne diyeceksin; yerden ve gökten bir ömür boyu rızıklandırmama! İnsanın fıtratının yaratıcısına olan ihtiyacını asla unutmamalısın. Kişilikleriniz sapmadan saptırılmadan, doğal seyri içinde bırakılsa benden başka nereye gideceksiniz! Kim sizi doyuracak, kim sahip çıkacak? Ben sizin Rabb’inizim. Hayat veren de öldüren de sonra tekrar diriltecek olan da benim. (21) O gün geldiğinde bütün kullarıma bana gelin, derim. Hepsi kabirlerinden kalkıp bu sese doğru yönelirler. Kuşları sana getiren bağlılık neyse, ölürken de öldükten sonra da kullarımı bana çekip getiren aynı şeydir. Yaratılış, ilkinde olduğu gibi işin en kolay tarafı… Asıl önemli olan hayati ihtiyaçları için bana yönelmeleri ve benim rehberliğim olmadan tam olarak düzlüğe çıkamayacaklarına dair yakîn hâsıl etmeleridir. Ölüm ve öldükten sonraki yalnızlık korkuları, onların bu imanın sesini ve beni duymaları için yeterlidir. O hâlde benden başkasına kulluk etmeyin. Sadece bana yönelin. Sonunda zaten bana döneceksiniz.”

İşte bu şekilde yeryüzünde yaşayan her şeyin hayat kaynağı Allah’tır. Dirilmek, hayat bulmak, nefes almak onun yaratmasıyla mümkün olur. Tabiatın ölçülerini koyan ve bu ölçüleri olağanüstü duygu ve düşüncelerle besleyen yine O’dur. Nerede bir his, alışkanlık, kabiliyet veya duygu varsa, orada yaratıcının imzası vardır. Gülmek, ağlamak, sevmek ve kızmak onun verdiği özelliklerle ortaya çıkar. Bir kuşu sahibine götüren saikleri yaratan da O’dur. İnsan, çevresini saran bunca işaretten, Allah’ın kendisinin de efendisi olduğunu bulabilmelidir. Kişi, fıtratında rahatlıkla bulabileceği alışkanlık ve yakınlıkla hemen ona yönelmeyi seçmelidir. Böylece açlık ve korku yok olur. Nemrut gibilerinin elinde sömürülmeye konu olmaz. Çünkü bu doğal ilişkiye karşı çıkanların hiçbiri, güneşi batıdan doğduramaz.

Güneşi batıdan doğuramayanlar kuşları da besleyemezler. İnsanlara bunca nimet verilmesinin asıl sebebi burada bir daha ortaya çıkar. Sadece Allah’a kulluk etmeleri… İnsanlar Allah’tan başkası tarafından rızıklandıklarını düşündükleri yerde onlara bağlı ve bağımlı kalırlar. Bu nedenle yiyip içip Allah’a şükretmek sadece ona kulluk etmekle aynı şeydir.

Rızık ve Hayat Verme İlişkisi

İbrahim (as)’in kuşlarından sonra gelen ayet, Allah yolunda mallarını harcayanların durumunu tasvir eder ve bu yolda harcamayı hararetle teşvik ederek över. Zaten rızık elde etmek ve şükretmek konusu, surede belli aralıklarla dile getirilen bir husustur. Hatta Allah’a yönelmek yani ona kulluk etmekle rızık edinmek arasında da sıkı bir ilişki kurulmuştur. Nitekim tağutlar, bu bozulmuş ilişkiyi kullanırlar ve insanların rızık endişelerinden yola çıkarak onlara tahakküm edebilecekleri alanlar açarlar. Bu yüzden yukarıda kulluk etmek, şükretmekle anlam olarak örtüştürülmüştür. Yani bu açıdan rızık temini, kulluğun merkezine oturur. Bu konuda hiç kimseden yardım istenmez. (22) Yaratılışın amacı da buna şahitlik eder. (23) Daha açık bir ifade ile insanların karnının doyması, doğarak kazandıkları bir haktır. Kimsenin bunu suıstimal etmesine izin verilemez.

Nemrut gibi tağutlar, Rableri ile insanların arasını bir şekilde açarlar. Doğal ve gerçek bulunanı, sun’i ve sanal olanla değiştirirler. Hayatta yaratılışa ait izleri siler ve her şeyi insanın tek başına yaptığını söylerler. Bu yaklaşımda akıllı ve kabiliyetli yöneticiler, yönettikleri halktan daha çok şeye layık olur ve bir süre sonra ayrıcalıklı hâle gelirler. Nitekim “Cahil halka dair üzerimize düşen bir sorumluluk yoktur.” yaklaşımı da Ehl-i Kitab’a aittir. (24)

Hayatın bütün veçheleri üzerinde Rabb’in yaratıcı müdahaleleri vardır. Buna göre hayat veren de öldüren de O’dur. Güldüren de ağlatan da O’dur. (25) İlerleme ve gelişmenin bütün bilgisini lütfeden de. Güneşi doğudan doğduran yine O’dur. Bunun gibi doğal olan, İbrahim (as)’e alışmış kuşların rızık elde etmek için O’na yönelmesidir. İnsanlar da rızık temini için Rablerine yönelirler. O Rabb ki herkese yetecek kadar rızık yaratmıştır. Öyleyse insanlar sahip olduklarını paylaşarak hiç kimsenin rızık endişesi taşımasına yol vermemelidirler. Bu endişeye ihtiyacı olan, yani bu korkuyu halkın aleyhine kullanma ihtiyacı duyan sadece tağutlardır. Onların korkuyu itaate dönüştüren tuzaklarından korunmak için infak etmeyi sürekli hâle getirmek gerekir. (26)

Güneşin doğudan doğması ile kuşların İbrahim (as)’e gelmesi aynı şeydir. Bu bağlam, kuşların kesilip parçalanması ile değil alışkanlıkla yani doğal yollarla ona geldiğini anlamaya yardım eder. Böylece bir yandan kulların Rablerine yönelmelerinin ne kadar doğal bir süreç olduğu/olacağı, diğer yandan bu tecrübenin İbrahim (as) dışında da hemen herkes tarafından rahatlıkla yaşanıp anlaşılabileceği ortaya çıkar. (27)

Surede İbrahim (as) ve kuşlar arasındaki ilişki, bağlam ve arka planda yer alan duygusal bağ ile anlaşılabilir. Bu duygu yüklü cevap, kişinin Rabbine olan ilgisi dikkate alınmadan verilemez. Burada insanın rızkını temin ettiğini bildiği güce karşı alışkanlığı/yakınlığı dile getirilir. Nitekim bu yönüyle konu, İbrahim (as)’in yaşadığı tecrübeyle de paralellik arz eder ve duygu yüklüdür.

Herkesi Kuşatan ve Tekrarlanabilen Bir Cevap

Ayet, pek çok kere şu şekilde anlamlandırılır:
“İbrahim Rabbine: Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster, demişti. Rabbi ona: Yoksa inanmadın mı? dedi. İbrahim: Hayır! İnandım, fakat kalbimin mutmain olması için (görmek istedim), dedi. Bunun üzerine Allah: Öyleyse dört tane kuş yakala, onları yanına al, sonra (kesip parçala), her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra da onları kendine çağır; koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azîzdir, hakîmdir, buyurdu.” (28)

Bu şekilde kuşların kesilip parçalanması ve tekrar birleştirilmesi hâlinde İbrahim (as) gibi aynı zihni tatmini yaşamak isteyenler açısından olayın tekrarı mümkün gözükmemektedir. Bu anlam verildiğinde ayet, ilk bakışta tek kişilik bir tecrübeye işaret eder. Yani pek çok tefsirde yapıldığı gibi bu olayın herkes tarafından anlaşılabilirliği ihmal edilerek olağanüstü biçimde –kes, parçala, koy dağ başlarına çağır gelsinler- şeklinde gerçekleşmesi durumunda olay, sadece İbrahim (as)’in bir defalık yaşadığı bir tecrübe olarak kalır ve mesaj yönünü kaybeder. Hedeflenen cevap, bir kişinin tatminine yönelik olunca da, evrenselliğin tekrarlanabilirlik yönü yok olur. Cevabın tek kişilik bir tecrübeye değinmesi hâlinde “Ölüleri nasıl diriltiyorsun?” sorusuna verilecek cevabın evrensel bir ilkeye dönüşmesi nasıl mümkün olabilir? (29)

İster Kur’an’ın konu seçiciliğini, isterseniz evrensel amaç hedeflemesini dikkate alın; söz konusu olayın benzer tatminsizliği yaşayanlar için de bir örnek oluşturması gerekir. Olayın gerçekleşme seyri, sonuç olarak varsaydığımız “Evet tatmin oldum.” cevabından hareketle, anlamın herkes tarafından içselleştirilebilecek objektif bir yönü olması gerektiğini gösterir. (30) Anlatımı mucizeyle izah eden bu olağan dışı yaklaşım tarzı, inanmak istemeyenlerin üslubuna yakın durur. Üstelik müşriklerin bu türden mucizeler talep ettikleri ve samimi olmadıkları ve Kur’an anlatımında bu türden soruların verilecek cevapların büyülü addedileceğinden olsa gerek genellikle yanıtlanmadığı da bellidir. Bir inanan olarak İbrahim (as)’in sorusunun sadece anlamaya yönelik ve kendisinden sonra gelenler için örnek olması gerektiği düşünüldüğünde, olası cevabı bu yönde ve doğru kavramaya çalışmak gerekir.

İbrahim (as), kuşları kendine alıştırır. Dağ başlarına koyar. Ve kuşlar, alışık oldukları yere, yani İbrahim (as)’in yanına geri döner. Kuşları geri döndüren şey, onların “alışkanlık” ve “ait olma” hissidir ki bu görünen fizikî âlem dışında şekillenen bir artı değerdir. Bu durumda, İbrahim (as)’in –bizim gibi- sorması gereken tek sorusu kalır: “Bu değer atfının nereden geldiği?” Kuşları kendisine ne getirdiyse onu da Rabbi’ne aynı şey götürecektir. O şey, insanın niçin diriltilmesi gerektiğine cevaptır. İbrahim (as), kuşları besledi, büyüttü, sahiplendi, kendisine alıştırdı. Kuşlar da rızıklandıkları bu yere ait olma hissiyle, alışık oldukları şekilde dönüp geldiler. Tekrar beslenmek için. Yeniden sevilmek için. O narin bedenlerini korkmadan kendilerinden yüz kat büyük bir insana teslim edercesine. Yeniden güvenmek adına… İnsan da kendisini rızıklandıran Rabb’ine bir teşekkür etmek bir de yaptıklarının karşılığını görmek için tekrar dönmek ister. İyi insanların ait oldukları yer; tam adaletin, saf iyiliğin ve pür güzelliğin yanıdır. İmanın mükâfata dönüştüğü yer. Bu da Rabb’inin katıdır. O daha önceden cömert Rabb’inin ikramlarına alışmıştır. Zaten ilk defa yaratanın, bir daha yaratabileceğini bilir. Tekrar rızıklanmak için. Yeniden sevilmek için. Alışık olduğu gibi… O narin bedenini, güvenle çok güçlü bir İlah’a teslim edercesine… (31)

Yeryüzündekiler onları besleyip doyuran Rablerine yönelmekte tereddüt etmezler. İkinci dirilme ânı, korkunun bütün maskeleri düşürdüğü ve ruhun çıplaklıkta insan bedenine eşlik ettiği bir andır. (32) Böylece kişi, fıtratında yer alan ve sahibini arayan sesi hiç zorluk çekmeden duyacak ve belki affedilirim ümidiyle ona doğru koşacaktır. Çünkü af, o gün insanı doyurabilecek en önemli rızıklardan biridir.

Sonuçta “Ölüleri nasıl diriltiyorsun?” sorusu; biri, “Onları ben doyuruyorum.” diğeri de “Zaten bana alışıklar.” cevabıyla karşılanır. (33) İlk olarak ölülerin diriltilmesiyle, canlıların beslenmesi arasında ortak bir yön vardır. Bu cevap herkesin bildiği gibi ilk defa yaratanın ikinci bir defa daha yaratabileceğini ve daha fazlasını anlatır. Zira duygu yüklüdür. Diriltmek yani hayat vermek de bir nevi rızıktır. Kişi bütün özellikleriyle her zaman rızkını bulacağı yere yönelir. Dolayısıyla Rabbiyle bu derece hayati bir ilişki kurmuş bir canlı için başka bir alternatif kalmaz. İbrahim (as)’in güneşin doğudan doğması gibi açık ve net bir şekilde herkese anlatabileceği ve tatmin olacağı cevap budur. İnsanın Rabbiyle olan duygusal bağı sanıldığının aksine çok güçlüdür. İnsanın Rabbine duyduğu ihtiyaç başka hiçbir şeyle mukayese edilemez. Bu yüzden kişinin kibirden sıyrılıp sadece bir kere ona yönelmeyi seçmesi, aktif ve açıkça hissedilebilir bir ilişki için yeterli olacaktır. (34) Zira ancak dirilmeyen ölüler ondan bigâne kalabilir. İkinci olarak ölüm anının zorluğu, fıtratı örten her ne varsa onu alaşağı eder. Rabbine olan yakınlık su üstüne çıkar ve kişi yaratılışta taşıdığı özelliklerle baş başa kalır. (35) Bu durumun kişiye artık faydası yoktur. Ama ruhun bedenin arzularından sıyrılmış bu hâli, çağrıldığında koşa koşa gelen bir kuş hassasiyetine bürünür. (36)

Not: Bu yazı, “Sözün Bağlamı” adlı eserden iktibas edilmiştir.

Dipnotlar:

1. Bu yazıda ana metin olarak M. Esed’in Meali kullanılmıştır.
2. “Elçi ve O’nunla birlikte olan müminler, Rabbi tarafından o’na indirilene inanırlar: Hepsi, Allah’a, meleklerine, vahiylerine ve elçilerine inanırlar; O’nun elçilerinden hiçbiri arasında ayrım yapmazlar ve: ‘İşittik ve itaat ettik. Bize mağfiret et ey Rabbimiz, zira bütün yolculukların varış yeri Sensin!’ derler. ‘Allah hiç kimseye taşıyabileceğinden daha fazlasını yüklemez: Kişinin yaptığı her iyilik kendi lehinedir, her kötülük de kendi aleyhine.’ ‘Ey Rabbimiz! Unutur veya bilmeden hata yaparsak bizi sorgulama! Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yükler yükleme! Ey Rabbimiz! Güç yetiremeyeceğimiz yükleri bize taşıtma! Ve günahlarımızı affet, bizi bağışla ve rahmetini yağdır üstümüze! Sen Yüce Mevlamızsın, hakikati inkâr eden topluma karşı bize yardım et!’ ” (Bakara suresi, 285, 286. ayetler. M. Esed Meali).
3. Bakara suresi, 286. ayet. (M. Esed Meali)
4. Leyl suresinin 6. ayeti, doğru/güzel olanın tasdik edilmesinden 9. ayeti ise yalanlanmasından söz eder. Bu anlamda içeriği dikkate alındığında son elçinin tebliğ ettiklerinin vahyin önceki mensupları tarafından kabul edilmesi gerekirdi.
5. Bakara suresi, 171. ayet.
6. Zira bilindiği gibi İbrahim (as), vahyin bütün izleyicileri tarafından paylaşılamayan çok önemli biridir. (Bknz: Bakara suresi, 140. ayet.)
7. Bakara suresi, 172. ayet. (M. Esed Meali); Bu ayetin farklı meallerdeki karşılığı şu şekildedir: “Ey inananlar, size verdiğimiz rızıkların iyilerinden yeyin, Allah’a tapıyorsanız, O’na şükredin.” (S. Ateş Meali); “Ey îman edenler, size rızk olarak verdiğimiz şeylerin (maddeten ve manen) en temiz olanlarından yeyin, Allaha şükredin, eğer (hakıykaten) ona kulluk ediyorsanız.” (H. B. Çantay Meali); “Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yeyin, eğer siz yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız O’na şükredin.” (Diyânet Vakfı Meali).
8. Bakara suresi, 213. ayet.
9. Bakara suresi, 249. ayet.
10. Bu ayetin Medine’de İslam devletinin güçlü olduğu bir dönemde inen bir surede olması dikkat çekicidir. Tağut, son peygambere ve vahyin ortaya koyduğu gerçeklere karşı gelen bütün şeytani odakları simgeler. Burada gerek hakikati teslim etmeyen Ehl-Kitap, gerekse onları hâlâ kendileri için bir kurtuluş olarak gören kişileri niteler.
11. Nemrut Kur’an’da isim olarak geçmez ama herkes onun ilgili kişi olduğunu bilir.
12. Bakara suresinde yer verilen önemli hususlardan biri de cansız iken hayat veren, öldükten sonra tekrar hayata kavuşturan ve sonunda kendisine döndürüldüğümüz Allah’ın asla inkâr edilemeyeceğidir. Allah dilemedikçe insanlar onun ilminden hiçbir şey edinemez, hiçbir şey kavrayamazlar. Dünya üzerinde ne varsa hepsini insan için yaratan odur ve her şeyin tam bilgisine sahiptir. Allah’ın her şeyin bilgisine sahip olduğunu kabul etmek insan için biri hesap vermeyi diğeri ise ortaya çıkan, meydana gelen her şeyin onun bilgisinden kaynaklandığını düşünmeyi gerektirir. Bu nedenle teknik veya teknolojik bütün veri ve ürünler, Allah’ın ilminden insana lütfettiği birer ikram olarak görülmelidir ki hayatı bu şekilde okumanın kişinin kendisine ve başkalarına zarar verecek işlerden uzak durmasına yol açacağı aşikârdır.
13. “Sırf Allah kendisine hükümdarlık bağışladığı için İbrahim ile Rabbi hakkında münakaşa eden o (hükümdar)dan haberin yok mu? Hani İbrahim: ‘Rabbim hayat veren ve ölüm dağıtandır!’ demişti. Hükümdar cevap vermişti: ‘Ben (de) hayat verir ve ölüm dağıtırım!’ İbrahim: ‘Allah güneşi doğudan doğdurur; öyleyse sen de batıdan doğdur!’ demişti. Bunun üzerine, hakikati inkâra şartlanmış olan o kişi hayretler içinde kaldı: Allah (bile bile) zulüm işleyen toplumu hidayete erdirmez.” (Bakara suresi, 258. ayet. M. Esed Meali)
14. Bakara suresi, 259. ayet. (M. Esed Meali)
15. Elde edilen nimetlerin birer lütuf olduğu hususunda şu ayet de hatırlanmalıdır: “(Buna karşılık) vahiyle bilgilendirilmiş olan kişi: ‘Bana kalırsa’ dedi, ‘ben onu, göz açıp kapayıncaya kadar sana getireceğim!’ Ve onu gerçekten önünde görünce, ‘Benim şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü göstereceğim konusunda beni denemek üzere Rabbimin bahşettiği lütf(un bir belirtisi,) bu! Bununla birlikte (Allah’a) şükreden kişi, yalnızca kendi iyiliği için şükretmiş olur; nankörlük yapan kişi ise, (bilsin ki,) Rabbim hem sınırsız cömert hem de mutlak manada kendine yeterlidir!’ ” (Neml suresi, 40.ayet. M. Esed Meali)
16. Bu konuda şu ayet de hatırlanmalıdır: “Yeri sizin için bir beşik yapan ve üzerinde (geçiminizi kazanma) yolları var eden O’dur; umulur ki doğru yolu (seçer ve onu) izlersiniz. O’dur gökten gerekli miktarda suyu tekrar tekrar indiren; işte, Biz (nasıl) onunla ölü toprağa hayat veriyorsak, siz de böyle (öldükten sonra) yeniden sahneye çıkarılacaksınız. Ve O bütün karşıtları (da) yaratandır. O’dur bütün gemileri ve hayvanları binmeniz için sizin hizmetinize veren; böyle yapar ki onlara hükmedesiniz ve ne zaman onlardan yararlanırsanız Rabbinizin nimetlerini hatırlayıp ‘(Bütün) bunları bizim hizmetimize veren O ne yücedir, çünkü (O olmasaydı) biz bunu elde edemezdik; o halde biz mutlaka O’na döneceğiz!’ diyesiniz.” (Zuhruf suresi, 10-14. Ayetler. M. Esed Meali)
17. Ayete’l-Kürsi diye bilinen ayetin bilgiye yaptığı atıf, burada hatırlanmalıdır.
18. İbrahim (as) ve Nemrut’un bu tartışmasını sonuçları açısından değerlendirmek de olayı doğru anlamaya yardım eder. Nemrut’un dediği gibi bütün insiyatif beşeri düşüncenin kendi hevasına göre şekillendiğinde hayatın birileri için nimet, diğerleri için nasıl zahmete dönüştüğü rahatlıkla görülebilir. Oysa İbrahim (as)’in dediği gibi yaratan Allah ise emreden de O olmalıdır. (A’raf suresi, 54. ayet.) O’nun emretmesi demek adil, eşit ve özgür bir dünyada bütün ayrıcalıkların yok olması demektir. Dolayısıyla bu tartışmanın odak noktası, hayatın kimler elinde nasıl şekilleneceğidir. Nemrut, Allah dediği takdirde bu anlamda neyle karşılaşacağını pek iyi bilmektedir.
19. Nemrut’un ‘Hayat veren de öldüren de benim.’ demesi, insanlar benim için yaşar ve gerektiğinde benim için ölürler, anlamına da gelebilir. Bu yaklaşım da hayatın merkezine kendisini koymasıdır ki buna şirk denir. Çünkü insan sadece Allah için yaşar ve ölür. Yani yaşam ve ölümü anlamlı/değerli kılan yalnızca O’nun belirlediği ölçülerdir. Bu anlamda insanın hayatının merkezine oturabilecek tek varlık Rabb’idir.
20. Bakara suresi, 260. ayet. (M. Esed Meali)
21. Bu hususta şu ayet hatırlanmalıdır: “Sen (yine) onlardan uzak dur. Çağrı Sesinin, (insanı) aklın tasavvur edemeyeceği bir şeye çağıracağı Gün, onlar kederli gözlerle, (rüzgârın) dağıtıp savurduğu çekirgeler gibi mezarlarından kalkacaklar, Çağrı sesine doğru şaşkınlık içinde koşacaklar (ve şimdi) hakikati inkâr edenler: ‘Bu ne felaket bir Gün’dür!’ diye haykıracaklar.” (Kamer suresi, 6-8. ayetler. M. Esed Meali).
22. Fâtiha suresi, 5. ayet.
23. “Ve (onlara söyle!) Görünmez varlıkları ve insanları yalnızca (Beni tanımaları ve) Bana kulluk etmeleri için yarattım. (Ama dikkat edin,) Ben onlardan ne bir rızık istiyorum ne de Beni gözetip beslemelerini.” (Zâriyat suresi, 56, 57. ayetler. M. Esed Meali)
24. Âl-i İmran suresi, 75. ayet.
25. Necm suresi, 43, 44. ayetler.
26. Burada yukarıda sözü edilen şu ayet tekrar hatırlanmak zorundadır: “Ey imana ermiş olanlar! Size rızk olarak sağladığımız iyi şeylerden nasiplenin ve Allah’a şükredin, eğer gerçekten O’na kulluk ediyorsanız.” (Bakara suresi, 172. ayet. M. Esed Meali); Çünkü devam eden ayetler âdeta bunun tefsiri/açıklaması mahiyetindedir.
27. “(Ve) o zaman beyaz elbiseliler, ‘Ey İsa, ey Meryem’in oğlu!’ dediler, ‘Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir miydi?’ (İsa) cevap verdi: ‘Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun, eğer (gerçek) müminler iseniz!’ Onlar, ‘Biz ondan nasiplenmek isteriz ki kalplerimiz sükûnete ulaşsın, bize hakikati söylediğini bilelim ve biz ona şahitlik yapanlardan olalım!’ dediler. İsa, Meryem’in oğlu, ‘Ey Allahım, ey Rabbimiz!’ dedi, ‘Gökten bize bir sofra gönder: o, bizim için ilkimizden sonuncumuza kadar sürekli tekrarlanan bir ziyafet ve senden bir işaret olacaktır. Ve bize rızkımızı ver, zira Sen rızık verenlerin en iyisisin!’ Allah, ‘Şüphe yok ki’ dedi, ‘Ben onu size (her zaman) gönderirim. Ve bu şekilde, hanginiz bundan sonra (bu) hakikati inkâr ederse, bilin ki onu bu dünyada benzerine (daha) hiç kimseyi çarptırmadığım bir azaba çarptıracağım!’ ” (Mâide suresi, 112-115. ayetler. M. Esed Meali); Bu ayetler, güya mümin bir topluluğun Allah’tan istediği tek mucize örneğini gösterir. Bilindiği gibi bütün mucize talepleri kâfir ve müşriklerden gelmiş ve hiçbir işe yaramamıştır. Aynı zamanda bu talepler imana dönüşmediğinde sonunda muhataplarının helakiyle sonuçlanmıştır. İsa (as) önce onları uyarır. Başa çıkamayınca olayı bayram günü yapmak hususunda yumuşatmaya çalışır. Fakat Allah öyle ağır bir cevap verir ki muhtemelen havariler, bu taleplerinden vaz geçmiş olmalıdırlar. Yani olayın bundan sonrası Kur’an’da anlatılmaz. Sofranın inip inmediği belli değildir. Fakat gerek Allah’ın ortaya koyduğu şart gerekse İsa’nın bundan sonraki hayatı, sofranın indirilmesinden vaz geçildiğini anlatır, gibidir. İbrahim (as)’in mutmain olma talebi bu yaklaşımdan farklıdır. O mucize istememektedir. Onun isteğini mucize olmaktan çıkaran birinci şey, bu hususun Nemrut’a verilen cevabın açılımı olmasında yatar. İkincisi bizzat verilen cevabın kendisidir. Cevap, herkesin anlayabileceği şekilde gelince bunun mucize ile bir ilgisinin olmadığı anlaşılmıştır.
28. Bakara suresi, 260. ayet (Diyânet Vakfı Meali)
29. İbrahim (as)’in sorusu, daha ziyade öldükten sonra diriltilmeyi başkalarına nasıl anlatabileceği ile ilgilidir. Bu anlamda o kendi mutmain olduğunda diğer insanları da ikna edebileceğini bilir. Çünkü tebliğinde O’nu zora sokan asıl konu budur. Bu nedenle cevap, tebliğinde kullanabileceği türden verilir. Yani sadece kendisinin şahit olmasıyla yetinilen ve tekrarı olmayan bir cevap verilmez. Cevabın başkalarına da anlatılabilir olması önemlidir.
30. Bu anlamda cevabın nasıllığı biyolojik bir açı da içermemelidir. Cevap, ölülerin nasıl diriltildiğine dair fizikî ya da biyolojik açıklamalar içerseydi, anlaşılmaz olurdu. Başka bir açıdan bu soru bugün sorulmuş olsaydı bile –ki buna herkesin hakkı vardır- alınan cevap yine bu şekilde laboratuvar içerikli olmazdı. Üstelik böyle kurgulanacak bir cevabın ilk muhataplarınca anlaşılması da mümkün değildir.
31. İnsanın “adalet” beklentisi, ahiretin varlığının delillerinden sayılır. Görünen maddi âlemin dışında, varlığı hissedilen farklı bir manadır bu. Buna vicdanın sesi de denilebilir. Kişinin yapıp-ettiklerinin karşılığını görememenin ümitsizliğini yok edip oluşması muhtemel bir umursamazlığı tamire yönelik bir teşebbüstür aynı zamanda. Bir nevi hesap mantığıdır. Ve şu ayetle anlam bulur: “Hepiniz topluca O’na döneceksiniz: bu Allah’ın, gerçekleşmesi kaçınılmaz olan sözüdür, çünkü O (insanı) bir kere yarattıktan sonra buna sonuna kadar devam ediyor ki, imana erişip iyi ve yararlı işler, eylemler ortaya koyanları adaletle ödüllendirsin. Hakkı inkâra yeltenenleri ise, hakkı inat ve ısrarla reddetmelerinden ötürü yakıcı bir umutsuzluk içkisi ve can yakıcı bir azap beklemektedir.” (Yunus suresi, 4. ayet. M. Esed Meali)
32. Dikkat edilirse İbrahim (as)’in sorusu yeniden dirilmeyle, yani ikinci yaratılışla ilgilidir ki bu da öldükten ve kıyâmet koptuktan sonra gerçekleşir.
33. İbrahim (as)’in ‘Ey Rabbim! Ölüye nasıl hayat verdiğini bana göster!’ifadesi, “Ben insanlara ikinci yaratılışı nasıl anlatabilirim?” anlamındadır. Yani, O, insanların nasıl yaratıldığını bilirse, onlara öldükten sonra tekrar yaratılıp hesaba çekileceklerini ve bu nedenle sorumluluk üstlenmelerinin gereğini/önemini de anlatabilecektir. O, Nemrut’a “Allah güneşi doğudan doğdurur; öyleyse sen de batıdan doğdur bakalım!” dediğinde âlemde bulunan ölçülü hâlin mutlaka bir yaratıcı ve düzenleyicinin elinden çıkması gerektiğini anlatmaya çalışmaktadır. “Bu yaklaşım “Âlemde mevcut düzenin bir yaratıcıya işaret ettiğini görmüyor musun?” demektir. Elbette Allah’ın âlemde yarattığı ölçü ve özellikle bu ilk yaratılış, O’nun tekrar yaratabileceğinin de delilidir. Bu mana da , ‘Güneşi doğudan doğduran Rabb’in gücü, ikinci bir yaratılışla senden hesap sormaya da yeter.’ anlamına gelir. Fakat Nemrut kendisini aciz bırakan sorudan yola çıkarak malum cevapları bulamamış ya da anlamasına rağmen inatla hakikatten yüz çevirmiştir. Bu sefer İbrahim (as), Rabb’inden insanlara ahireti, ikinci yaratılışı anlatabileceği daha açık bir örnek istemiştir. İşte kendisine alıştırdığı kuşların O’na geri gelmesi, bu tekrar yaratılışın bir açılımıdır. O’nun kuşlarla kurduğu bağın yüzlerce katı Allah ile kulları arasında mevcuttur. İster duygusal açıdan isterse maddi yönlerden ele alınsın Rabb’in yarattığı kullarıyla arasında var olan ilişkinin doğal uzantısı, kullarının O’na ihtiyaçları bulunduğuna dairdir. Gökten ve yerden verdiği rızıklarla onları doyuran ve yaşatan O’dur. O hâlde O çağırınca ona doğru yönelmelerinden daha doğal bir şey olamaz. Dünyada bu çağrıya cevap vermeyenler ahirette buna mecbur bırakılacaklardır.
34. Sözün gücü de buna delâlet eder. Bir kere samimi bir şekilde O’na yaklaşmak için sadece bir adım atmak, misilleme görmek adına, yeterli bir teşebbüstür.
35. İnsanların bazıları, dinlerini oyun ve eğlence hâline getirir. Onlar, belli kutlamalar ve gösteriler eşliğinde tatmin olmaktan öteye gitmeyen bir din edinirler. Adalet, özgürlük, eşitlik, yetim yoksul gibi zulme konu olan hususlarla ilgilenmez ve kendileri dışındaki insanların sorunlarını görmezler. Bu insanlar, oyun oynamayı ve eğlenmeyi, yani tatmin olup huzur peşinde koşmayı dinleri, yani gittikleri yolları hâline getirmişlerdir. (En’am suresi, 70. ayet.) Onlardan Allah dışında veya yanısıra zarar ve fayda verebileceğine inandıkları şeylerden uzaklaşmaları istenir. Çünkü hayatın zevkleri peşinde körü körüne koşmaları, onların pek çok put edinmesine, yani önünde boyun eğmek zorunda kaldıklarını düşündükleri pek çok güç gösterisine yol açmaktadır. Oysa Allah’ın dışında onları barış ve huzura götürebilecek gerçek bir rehberlik yoktur. Bu konudaki ayetler şu şekildedir: “De ki: ‘Biz, Allah’ın yerine bize ne faydası dokunan ne de zarar verebilen şeylere mi yalvaralım? Ve Allah bizi doğru yola ilettikten sonra topuklarımızın üzerinde gerisin geri mi dönelim? Tıpkı kendisini doğru yola çağıran arkadaşları (uzaktan) ‘Bizimle gel!’ diye seslendikleri halde şeytanların ayartmasına kapılıp dünyevi zevkler peşinde körü körüne koşturan kimse gibi (mi olalım?)’ De ki: ‘Şüphe yok ki Allah’ın rehberliği, yegâne rehberliktir ve biz, kendimizi bütün âlemlerin Rabbine teslim etmekle emrolunduk, namazlarımızda dikkatli ve devamlı olmakla ve kendimizi Ona karşı sorumluluk bilinci içinde tutmakla: Çünkü hepimiz sonunda Onun huzurunda toplanacağız.’ ” (En’am suresi, 71, 72. M. Esed Meali); Buna göre bu insanların dünyada ve ahirette, her şeyin Allah’ın hükmüne göre sonuçlanacağını anlamaları gerekir. Ardından gelen “Odur gökleri ve yeri (deruni) bir hakikate göre yaratmış olan. O ne zaman ‘Ol!’ dese emri derhal yerine gelir ve (mahşer) borusu çalındığı Gün hükümranlık yine O’nun olacaktır. O, yaratılmışların idraklerini aşan şeyleri de, onların duyuları veya akılları ile kavrayabileceklerini de bilir: yalnızca O’dur gerçek hikmet sahibi, her şeyden haberdar olan.” (En’am suresi, 73. ayet. M. Esed Meali) ayeti, Allah’ın sözünün belli bir amaç doğrultusunda, hikmetle ve mutlaka gerçekleşen bir gerçek olduğunu ifade eder. Önceki ayetler, gücü tamamen Allah’a ait kılar. Sonra gelen ayetler ise İbrahim (as)’in babasına ve kavmine cesaretle karşı çıkmasını dile getirir. “Ve bir zaman İbrahim babası Azer’e (şöyle) demişti: ‘Sen putları ilah mı ediniyorsun? Görüyorum ki sen ve halkın açık bir sapıklık içindesiniz!’ Böylece Biz İbrahim’e, (Allah’ın) gökler ve yer üzerindeki güçlü hükümranlığı ile ilgili (ilk) kavrayışı kazandırdık ki kalben mutmain olan kimselerden olsun.” (En’am suresi, 74, 75. ayetler. M. Esed Meali); Anlaşılan, göklerin ve yerin melekûtu denilen şey, Allah’ın sözünün mutlaka gerçekleşeceğine dair imandır. Yakîn kazanmak, bunu gözlemlemekle gerçekleşir. Nitekim devam eden ayetlerde İbrahim (as), putların ilah olamayacağı ile ilgili bir ironide bulunur ve onları kırar. Böylece kavmine ders verir. Bu ders, putların bir gücünün olmayacağına dairdir. Sonunda şu ayetler olaya açıklık kazandırırlar: “Ve (sonra) halkı onunla tartışmaya girdi. (Bunun üzerine) onlara: ‘Beni doğru yola ileten O iken benimle Allah hakkında hala tartışıyor musunuz? Ama Ondan başka ilahlık yakıştırdığınız hiçbir şeyden korkmuyorum, (zira hiçbir kötülük bana dokunmaz) Rabbim dilemedikçe. Rabbim her şeyi bilgisi ile kuşatır; peki bunu hiç düşünmüyor musunuz?’ Allah’tan başka taptıklarınızdan neden korkayım, Allah size yüce katından hakkında hiçbir şey indirmemişken Ondan başka varlıklara ilahlık yakıştırmaktan korkmuyorsanız? O hâlde (söyleyin bana,) eğer (cevabını) biliyorsanız: İki taraftan hangisi kendini daha emin hissedebilir?” (En’am suresi, 80, 81. ayetler. M. Esed Meali.); Görüldüğü gibi İbrahim (as) Rabb’inin sözünün gücünü görmüş, mutlaka gerçekleşeceğini ve kendisini asla terk etmeyeceğini anlamış ve bu şekilde onlardan korkmadığını göstermiştir. İşte Rabbin her şeyi bilgisi ile kuşatması, gücün sadece Allah’a ait olduğunu vurgular. İbrahim (as)’in kuşları da bu güce işaret ederler. Rabb’in yaratması ve emretmesindeki güce.
36. İbrahim (as)’in sorusu ve ona verilen cevabın evrensel karşılığı, burada anlatılandan farklı da olabilir. Asıl olan, kişinin yeniden yaratılışla dirilmesinin gerekçesini oluşturabilmesidir. Önemli olan, bu ve benzeri soruları sorabilecek bir gerçek arayışı içinde olmaktır. Bu arayışlar çoğu zaman iyi sonuçlar vermiştir. Niçin tekrar yaratılması gerektiğini anlayanlar, nasıl yaratılacağı ile ilgili olarak İbrahim (as)’e ait tecrübeyi kendileri için farklı şekillerde cevaplara dönüştürebilirler. Yeter ki içinde bulundukları tarihsel zemini, evrensel olanla ilişkilendirmek adına bir adım atsınlar.

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.