Sosyal Medya

Makale

Hollanda'nın Seçimi

Referandum kampanyası devam ederken özellikle Avrupa ile yaşadığımız gerilim, Hollanda’da iki Türk bakanın konuşma özgürlüklerinin engellenmesi ve protestocu Türk vatandaşlarına yaptığı akıl almaz kötü muamele ile yeni bir boyut kazandı.     

Almanya’dan sonra Hollanda’nın bu tutumu, diplomatik teamüllere aykırı olmasının ötesinde, Avrupa’nın en temel değeri kabul edilen ifade özgürlüğüne aykırıdır. 

Avrupa Birliği’nin terör örgütlerini barındırması, vize konusundaki  katı tavırları  ve son olarak referanduma dönük  ‘’Evet’’ toplantılarının engellenmesi, genel olarak Türkiye’ye karşı iyi niyetli olmadığını gösteriyor.

Avrupalı bir kısım politikacılar, kitlelerdeki korku ve nefret duygularını körükleyerek  tehlikeli çatışmalara yol açıyorlar. Tehlikelidir diyorum çünkü uluslararası hukukun en temel kuralı, diplomatların hukukuna saygıdır.

Maalesef Hollanda tüm dünyanın gözü önünde bu hukuku çiğnemiştir.

Amerika’dayken tanıştığım Hollanda asıllı Profesör Anthony J. Casey ile bu konular üzerinde konuşma fırsatı buldum.

Casey'e özelikle Hollanda’nın Türkiye’ye karşı tutumunun nedenlerini sordum.

Profesör Casey  bunu şöyle izah etti:

"Hollanda’da olanlar, seçimlere yapılan bir yatırımdır. Çünkü mevcut Başbakan Mark Rutte’nin en büyük rakibi olan Özgürlük Partisi lideri Geert Wilders, aşırı sağcı söylemleriyle biliniyor. Yapılan anketlerde Wilders’in oylarının yükseldiğini gören Rutte’nin maalesef böyle talihsiz bir karar almasına sebep olduğunu düşünüyorum.’’

 

Genel olarak Avrupa’nın Türkiye’ye karşı tutumunu da sorunca:

"Avrupa’nın Türkiye’ye karşı tutumu adil değil. Oysa Avrupa’nın güven ve istikrarı için Türkiye çok önemli bir ülkedir. Maalesef son yıllarda Avrupa’da basiretsiz idareciler yüzünden Türkiye’nin önemini anlamadıklarını görüyorum"

Sayın Case’nin anlattıklarından anlaşılıyor ki, Türkiye bakanlarının maruz kaldığı kaba ve saygısız tavrın nedeni, aşırı sağ partilerine oy kaptırmamak için merkez partilerin de popülizme kayması.

Bunun sonucu olarak da Türkiye ile  büyük krizlerin yaşanması kaçınılmaz oluyor  elbette.

Böylesi büyük krizler sırasında karar alan mekanizmalar, çok büyük bir zaman baskısı altında çalışırlar. İyi düşünülmemiş kararlar, basmakalıp algılardan beslenir ve  bu da hatalı karar alma riskini yükseltir.

Peki  bu durumda ne yapmalıyız? 

Bu soruya iki açıdan bakalım:

Birincisi; ülke olarak uluslararası arenada nasıl bir tepki ortaya koymalıyız?

İkincisi ise; kendi içimizde ne yapmalıyız?

Yapmamız gereken ilk hareket, tepkimizi gösterirken söyleyeceklerimizin hangi sonuçlara yol açacağını iyi hesap etmemiz lazım.

Nasıl ki İslam dünyası sadece İŞİD gibi terör örgütlerinden ibaret değilse, Avrupa da sadece ırkçılardan ibaret değil.

Avrupa’yı topyekun ‘Nazi’ diyerek suçlamak yerine, "Avrupa’daki bir kısım Nazi fikirli insanları"  gibi bir dil, daha doğru bir dildir kanaatimce.

Çünkü  sert bir üslup, Avrupa’daki makul düşünen insanları da rencide eder ve  bu tutumuzla da farkına varmadan ırkçıların daha da yükselmesine sebep oluruz. Avrupa’daki bir kısım ‘’Nazi’’ ruhlu kimselerle mücadele ederken, yine orada yaşayan, temel hak ve özgürlüklerden yana olanlarla dayanışmaya yol açacak bir dil geliştirmemiz de fayda vardır.

Avrupa ile yaşadığımız bu gerginlikler, Türkiye’nin tercihi değil ’Bir kısım Nazi fikirli politikacıların’’ tutumunun sonucudur. Ancak biz bu ‘’Nazi fikirli politikacıları’’ Avrupa’nın değerleri üzerinden mahkum edersek, hem daha etkili oluruz, hem de gerginliğin tırmanmasını azaltabiliriz.

Çünkü Türkiye’nin menfaati Avrupa ile çatışarak değil , onlarla iyi ilişkiler geliştirmesinde yatmaktadır.

Türkiye ile Hollanda’nın geçmişine baktığımızda ‘’Nazi’’ ruhlu Wilders’in aksine, ilişkilerimizin tıpkı diğer dünya ülkeleriyle olduğu gibi eskilere dayandığını görürüz.

İlişkiler 17.yüzyıla kadar uzanmaktadır. 1612 yılında Hollanda’nın ilk elçisi Cornelis Haga İstanbul’a atanmıştı.

Tarihte tüccarlıklarıyla bilinen Hollandalıların  Osmanlı İmparatorluğundaki faaliyetleri , diplomatik ilişkilerin tesisi ile artmıştır.

 Ayrıca, Avusturya ve Rusya ile yapılan savaşlardan sonra barış müzakerelerinde İngilizler ile Hollandalılar arabulucu olmuşlardır.

1699 Karlofça ve 1718 yılında Pasarofça Anlaşmalarında olduğu gibi.

Cumhuriyetin ilanından sonra da Hollanda ile yapılan ilk anlaşma 1924 yılında imzalanan dostluk anlaşmasıdır. Hatta 2012 yılında, Türkiye ile Hollanda arasındaki diplomatik ilişkilerin 400.Yıldönümü kutlanmıştı.

Görüldüğü üzere, Hollanda ile Türkiye ilişkileri yeni değil. Osmanlıdan başlayıp Cumhuriyetle devam eden karşılıklı iyi ilişkilere dayanan bir geçmişe sahiptir.

 

Bugünkü verilere baktığımızda, Hollanda ile ticaretimiz 6 milyar dolardır. 2015 yılında 1.2 milyon Hollandalı turist geldi. Gerek tarihte gerekse günümüzde Hollanda ile olan iyi ilişkilerimizi ’Nazi ruhlu’’ Wilders’e kurban etmememiz lazım.

Kendi içimizde takip edeceğimiz politikaya gelince:

 Avrupa’daki ’Nazi ruhlu’’ kimselerle iyi mücadele etmemiz için, kendi içimizde odaklanmamız gereken üç konu çok önemlidir.

İlki; kendi toplumsal barışımızı güçlendirmemiz hususu. Enerjimizi birbirimizle uğraşmakla tüketmemeliyiz.

İkincisi; katma değeri olan teknoloji üretimine odaklanmalıyız. Sadece batıyı eleştirerek, ama onların ürettiklerini tüketerek onlarla mücadele edemeyiz.

Üçüncüsü; dış politikamızı oluştururken, başka milletlerin imhası üzerine değil, ahlak ve merhamet eksenli, tüm insanlık ailesi ile adalet ve erdem temelinde dayanışmayı esas almalıyız.

Almanya’nın, Fransa’nın ve diğer Avrupa ülkelerin karşı karşıya kaldıkları ırkçı politikaların nereye everileceğini anlamak için tüm gözler Hollanda’nın seçiminde olacak.

Henüz yorum yapılmamış.

* İşaretli tüm alanları doldurunuz.

window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');
window.dataLayer = window.dataLayer || []; function gtag(){dataLayer.push(arguments);} gtag('js', new Date()); gtag('config', 'UA-57160306-1');